Türkiye'de Çerkes Köyleri

 

KHASEYHABLE'DEN BAŞPINAR'A
YELEME KÖYÜ'NÜN SERÜVENİ

Yeleme köyü, Antalya-Korkuteli-Tefenni-Denizli karayolu üzerinde, Antalya'dan 88, Korkuteli'den 28 km. uzaklıkta bir dağ köyüdür. Korkuteli-Tefenni-Denizli karayolunun 21. kilometresinden 7 km. içeride, Varsak yaylasından sonra, Taşkesik köyünden önce gelir ve yolu asfalttır. Yeleme köyüne ayrıca Burdur-Antalya karayolunun 60. kilometresindeki Kızılkaya kavşağından da gidilebilmektedir.

AV. FAHRİ HUVAJ
NART dergisi 71. sayı
kafkasfederasyonu.org

Yeleme köyü, Antalya-Korkuteli-Tefenni-Denizli Karayolu üzerinde, Antalya’dan 88,  Korkuteli'den 28 km. Uzaklıkta bir dağ köyüdür. Korkuteli-Tefenni-Denizli karayolunun 21. kilometresinden 7 km. içeride, Varsak yaylası'ndan sonra, Taşkesik köyü'nden önce gelir ve yolu asfalttır. Yeleme Köyüne ayrıca Burdur-Antalya Karayolunun 60. km.deki Kızılkaya kavşağından da gidilebilmektedir.

Yeleme köyünün bugünkü yerinde 1890/1891 yılında kurulduğu sanılmaktadır. «Yeleme» adının ne Adıgece'de ne de Türkçe'de bir anlamı bilinmemektedir. Belki Türkçe'de yel, yele, yelleme söcükleriyle bağlantılı bir anlam taşıdığı düşünülebilir. Ne var ki, Yeleme, zaman içinde «Çerkes» kavramıyla özdeşleşmiş; çevrede «Çerkes» denilince «Yeleme», «Yeleme» denilince «Çerkes» akla gelmeye başlamıştır. Bunun üzerine 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren Yeleme adı resmen değiştirilmiş, yerine Başpınar denilmeye başlanmıştır. Ancak resmi yazışmalarda her ne kadar Başpınar adı kullanılsa da halk arasında köyün adı hala Yeleme ve Khaseyhable'dir.

Yeleme'nin eski tarihinde yani Kafkasya'daki tarihinde de, biri nisbeten daha kısa dönemli olmak üzere iki adla anıldığı bilinmektedir.

Bunlardan ilki; Abdzaxların kadim zamandan beri yerleşik oldukları Tube yöresinde iken taşıdığı Khaseyhable idi. Bu, Adıgece olup, Khasey ailesinin kurduğu veya yoğun ve etkili olarak yaşadığı köy/mahalle anlamına gelmektedir. Khaseyler esasen köklü ve büyük bir Abdzax aşireti olan «Yedıc» aşiretinin kollarından biridir, benim de dayı-sülalemdir.

İkinci adı ise; Türkiye'ye göç etmeden önce, büyük Kafkas-Rus savaşından sonra Çar 2.Aleksandr'ın emrine uyarak dağdan inip yerleştikleri ovada, daha doğrusu Şexhurac vadisi'nde aldıkları Wunerıwkhohable ismi idi. Bu da, Adıgece olup, Wunerıw ailesinin önderlik ettiği, etkili olduğu köy/mahalle anlamına gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, o sıralarda Rus ordusunda subay olarak görev yapan ve aslen Khaseyhable'den ve Wunerıw ailesinden olan biri, Abdzaxların bir kısmının, bu arada Khaseyhablelilerin, Rus Çarı'nın talimatına uyarak, ovaya inip gösterilen yere yerleşmeleri konusunda halkı ikna etmiş, yeni yerleşim yerinde bu köyün kurulmasına önayak olmuştur. Bunun üzerine o köy de Wunerıwkhohable adıyla anılmaya başlamıştır. Ne var ki, buradaki yaşam süresi fazla uzun olmadığından, bu ad, önceki Khaseyhable adını unutturacak kadar kalıcı olamamıştır. Köy, bazen Khaseyhable, bazen de Wunerıwkhohable, ama daha çok Khaseyhable adıyla anılmış ve tanınmıştır.

Şimdi pek çoğu artık yaşamayan büyüklerin, özellikle de rahmetli dayım Khaseykho Aziz Uzun'un anlatımlarına ve Adıgey Cumhuriyeti'ndeki gözlem ve duyumlara göre Khaseyhable'den Başpınar'a Yeleme köyünün serüvenini kısaca açıklamaya çalışalım.

Çerkesya'da Abdzaxya, Abdzaxlar ve Khaseyhable

Bilindiği gibi Abdzaxlar[1] bilinen en eski zamanlardan beri Kuzey-Batı Kafkasya'da Abdzaxya diyebileceğimiz kendi coğrafyalarında yaşarlardı. Abdzaxya, Karadeniz'in Kuzeyinde, Kafkas sıradağlarının batı kesiminin kuzey yamaçlarında; Abhazya'nın batısında, Ubıxların ve Hak'uçülerin kuzeyinde, Şapsığların doğusunda yer alır. Başka deyişle Abdzaxya, doğuda Abhazlar, güneyde Ubıxlar ve Hak'üçüler ve batıda Şapsığlarla sınır komşusudur.

Günümüzden 350.000 yıl öncesine tarihlenen kabataş, yontma taş ve cilalı taş dönemlerine ait sayısız buluntunun yer aldığı «Abdzexe T'ısıp'ejj: Eski Abdzax Diyarı» olarak anılan tarihi-arkeolojik mekan da burada yer almaktadır.

Yöre, bugün hala resmen «Абадзэхский/Abadzexski» adıyla anılmakta olup, dağlık, ormanlık bir yerdir. Ne var ki, şimdi sadece tabelada adı kalmıştır. Asıl sahibi olan Abdzaxların çok büyük bir bölümü, başka ülkelerde (Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail...) ve çok az bir bölümü de Maykop yakınlarındaki Hakurınehable köyünde ve diğer Adıge köylerinde yaşamaktadır.

Burası aynı zamanda 1861 yılında Çar 2. Aleksandr'ın Abdzaxlarla buluştuğu, Farze nehrinin sağ tarafında  Hamç'et'iy ve Mamırıkho Ç'ey vadisinin de içinde yer aldığı Tube bölgesidir. Öyle anlaşılıyor ki, Abdzaxlar, yukarıda da değinildiği gibi, toprağın özel mülkiyete konu olmadığı çok eski zamanlardan beri burada yaşamışlardır. Abdzaxlarda «Tube hase zıwgueşığexer: Tube tarlalarını bölüştürenler/paylaştıranlar» olarak bilinen dokuz aile en saygın ailelerdendir. Bu ailelerin kimler olduğunu tam olarak anımsamamakla birlikte Yedıc, Dawur, L'ışe, Ğewnejıkhue ve Bğuaşe ailelerinin bunların arasında olduğunu anımsıyorum. Hatta Tube Hase'yi taksim etmek üzere belirlenen yedi aileye Ğewnejıkhue ve Bğuaşe aileleri sonradan katılmıştır. Bu konuda rahmetli dayımdan dinlediğim öykü şöyledir: Yedi aile Tube Haseyi bölüştürmek için ölçüp biçmekle, hesaplamakla meşgul iken, çok çalışkan bir çocuk yanlarında yörelerinde koşturmakta, su getirmekte, onlara hizmet etmekte imiş. Onun bu kendiliğinden gösterdiği içten çabasını takdir etmişler ve kendisine «Tıbğetxhağ, tıbğewunejığ weri Ğewnejıkhue khıpfetewusı: Bizi ihya ettin, mutlu ettin, sana da İhya eden oğlu adını veriyoruz» demişler. O sıralarda Tube Haseyi bölüştürmekle meşgul olan insanlar için hayvan kesilmiş ve eti doğal yöntemlerle kurutulmuş, yemek zamanı beklenirken, bir çocuk da asılı duran kurutulmuş hayvan döşüne heveslenip ucundan biraz koparmaya çalışırken yakanlanmış, onun da bu çocukça hevesi takdir edilerek ona da «Bğuaşşe; Döşü avlamaya çalışan, Döşe pusu kuran» adını vermişler ve böylece Tube Hase'yi paylaştıran aileler dokuza yükselmiş. Öyle anlaşılıyor ki, bu alileler, Tube Hase'yi, yani Abdzaxya'nın ekilebilir arazilerini, uzlaşılan ölçüler içerisinde âdil bir biçimde bölüştürmüşler, böylece toprak özel mülkiyete konu olmaya başlamıştır.

Abdzaxlar Rus-Kafkas savaşlarının sonuna kadar, otokhton halkı oldukları bu dağlık coğrafya'da yaşamışlardır. Savaşın sonlarına doğru 1861 yılında Çar 2. Aleksandr burada Abdzaxlarla buluşmuştur.

Çar 2. Aleksandr'ın Abdzaxlarla buluşması

1861 yılında Çar 2. Aleksandr, Abdzaxlarla görüşmek üzere Çerkesya'ya geldiğinde, 500 kadar Çerkes tarafından Taman limanında karşılanır. Karşılayanlar, Çar'dan ata topraklarının kendilerine bırakılmasını, Kafkasya'dan göç ettirilmemelerini isterler. Birkaç gün sonra Çar 2. Aleksandr General Melikov ve tercümanları Low Mamat-Girey ve maiyetindeki diğer kişilerle şeref kıtası olan Dragon Süvari Bölüğü eşliğinde Abdzaxya'ya gelerek Abdzaxlarla buluşur. «Bu heyetin içinde Çarlığın hizmetinde bulunan soylu Kafkasyalı subaylar da vardır».

Çar 2. Aleksandr Abdzaxlara hitaben şöyle bir konuşma yapar:

"Ben size düşman olarak değil, iyi niyetli bir dost olarak geldim. Halkınızın baki kalmasını, ata topraklarını terk etmemesini, bizimle barış ve dostluk içinde yaşamayı kabul etmesini istiyorum. Rusya, önünde büyük tarihi görevleri olan, büyük bir devlettir. Sınırlarımızı güçlendirmemiz, diğer ülkelere açılmak için denizleri elde etmemiz elzemdir. Diğer milletlerle ticaretimiz denizden olmak zorundadır. Karadeniz olmadan yapamayız. Topraklarınızdan Karadeniz'e üç yol geçmesine onay vermenizi teklif ediyorum: Anapa'ya, Novorossiysk'e ve Tuapse'ye. Bu yolların üzerinde olup yer değiştirmek zorunda kalacak köylere hazinem tazminat ödeyecektir.

«Rus Çarı'nın tabiiyetini tanımak zorundasınız, bu sizin milli değerlerinize zarar vermeyecek. Kendi geleneklerinize göre yaşayacaksınız ve idare edileceksiniz. Dininize dokunulmayacak, kimse iç işlerinize karışmayacak. İdare ve mahkeme sizin seçtiğiniz kişilerden oluşacak. Onlarca yıldır cesaretle savaşıyorsunuz, ama en iyi insanlarınız ölüyor ve bağımsızlığınızı koruyamayacaksınız, çünkü benim ordum çok büyük ve güçlü. Son artık açıkça görünüyor: Kafkasya Rus olacak. İnsanları daha fazla heba etmenin gereği yok. Bu yıkıcı savaşı bırakırsanız halkınız baki kalacak ve daha iyi yaşayacak. Rus devleti sizi düşmanlarınızdan koruyacak ve çıkarlarınızı savunacak, yaralarınızı saracak, düşmanlık bitecek ve kırgınlıklar unutulacak. Yarım asır sonra da devlet hayatıyla yaşıyor olacaksınız ve adil yasalarla yönetileceksiniz. Çocuklarınız ve torunlarınız okuma yazma ve yeni ziraat usulleri öğrenecekler, onların yaşamı sizinkinden kolay olacak.

«Bu tarihi anda sizden Kafkasya'nın Ruslar tarafından fethinin kaçınılmaz olduğunu anlamanızı ve şartlarımı kabul etmenizi istiyorum. Bu şartlarda halkınız bütün olarak korunacak ve kendisinin yararına olacak şekilde yaşama ve gelişme imkânına sahip olacaktır. Eğer şartlarımı kabul etmezseniz generallerime, ne kadar cana mal olursa olsun en yakın zamanda savaşı bitirmeleri için emir vermek zorunda kalacağım. Çar'ın emri yerine getirilecek, ama bu size telafisi imkânsız, sayısız felaketler ve halkınızın yok olmasını getirecek... Sağduyulu olun ve tarihi kaderinize razı olun.

«Çarın sözü sağlamdır ve ben herkesin huzurunda ilan ediyorum ki sözüm kutsaldır ve bozulmayacaktır. Bütün bunları çarlık fermanıyla da tasdik edeceğim."

«Bu konuşmadan sonra, önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra, ilk sözü söyleme görevi verilen Hacemuko Hace birkaç adım öne çıktı ve konuşmaya başladı: "Vatanıma duyduğum sevgi o kadar büyük ki, neye mal olursa olsun onu çocuklarımız adına korumaya kararlıydım. Ama şimdi görüyorum ki silahla topraklarımızı korumaya gücümüz yetmiyor. Komşu devletlerden birine katılmak zorunda olduğumuz an geldi... Din olarak Türkiye bize daha yakın, ama o bize askeri yardımda bulunmak istemiyor... Ruslar çok, biz ise azız; güçlerimiz eşit değil ve direnemeyeceğiz. Benim düşüncem, Rus Çarının teklifini kabul etmek ve kadere razı olmak. Bunun için Allah bizi suçlamaz..."

«Kalabalığın arka sıralarında mırıldanmalar duyulmaya başladı, gittikçe de homurdanmaya dönüştü... Bu sözler halkı heyecanlandırmıştı. Çar Hacemıkho'nın sözleri için; "İhtiyar doğru söylüyor, ama görülüyor ki bu sözler halkın hoşuna gitmedi..." dedi.

«İkinci ve son olarak L’ışe Ş’ützejjıkho Tseykho konuştu. Kısa aksakallı, sert ifadeli, uzun boylu, zayıf bir adamdı. Tseyko, ünlü bir hatip, hiçbir zaman kimseden korkmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen biriydi. Önce dönüp kalabalığa baktı, sonra Çar'a döndü ve konuşmaya başladı:

«Rus çarı bize görevi gereği ne söylemesi gerekiyorsa onu söyledi, onu kınamıyorum. Ama benim sözlerim onun arzusuna uygun olmayacak. Her insan gibi her halk da bir kez doğar. Her insan gibi o da büyür, yaşlanır ve ölür. İnsanın en uzun ömrü yüz yıldır, halk ise binlerce yıl yaşar. Güneşin altında ebedi hiçbir şey yoktur. Rus Ça Kafkasya'yı beğendi ve işte altmış yıldır onu fethetmek için savaşıyor. Ama bizim için de vatanımız sevdiğimizdir ve değerlidir, canımız pahasına onu koruyoruz ve savunuyoruz. Bu kutsal dava için Allah'ın ve atalarımızın önünde sorumluyuz. Kimse bizi canımızı esirgemekle suçlayamaz. Hayır, biz hiç çekinmeden kanımızı akıtıyoruz ve canımızı veriyoruz.

«Biz ölüyoruz, ama ölüm köle olmaktan iyidir. Rus Çarı geleneklerimize ve dinimize dokunmayacağına söz veriyor. Ama bu mümkün mü? Bir fıçı suya bir avuç tuz atın ve bakın ne oluyor; tuz eriyor... Büyük halk tarafından fethedilen küçük halk da onun içinde erir. Özgürlüğümüz biterse biz de biteriz, başka türlü olması mümkün değil. Cesaretle ve fedakârca savaşa devam etmek zorundayız. Allah güçten değil haktan yanadır. Sonuna kadar dövüşeceğiz. Vatanımız, halkımız, inancımız, onurumuz için ölsek de utancımız olmayacak. Belki Kafkasya Rus olacak ama Çerkesler damarlarında kan aktıkça Rus Çarı'nın kölesi olmayacaklar.

«Rus Çarı kendini bizim iyilik meleğimiz sayıyor. Ne tuhaftır ki iyilik meleğimiz altmış yıldır zalimce kanımızı akıtıyor. Hayır, Kafkasya, ya bizim sevgili beşiğimiz ya da mezarımız olacak, ama sağken onu teslim etmeyeceğiz. Ölüm köle hayatından iyidir. Atalarımızın savaşçı şanına leke sürdürmeyeceğiz ve en başta gelen düsturumuzu unutmayacağız: "Ya kahraman ol ya öl!" (Ye wul'en ye wul'ın). Acı gerçeği yüzüne karşı söylemek hoş olmaz ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Rus Çarı asla bizim dostumuz değil, gerçek ve ebedi düşmanımız ve kanlımızdır. O boşuna bizi boyun eğmeye çağırıyor. Ruhu güçlü olanlar ölürler ama boyun eğmezler. Hacemıko Hace gibi ruhu zayıf olanlar boyun eğebilirler ama bu Çerkes halkının kahramanlarını küçük düşürmez. İşgalci düşmanlarımıza ölüm! Yaşasın gazavat!"

«Yaşlı adam sustu. Yakın sıralardan birkaç kişi "doğru" diye bağırdı. Bu sözler yüzlerce ve binlerce kişiyi coşturmuştu. Kısa süre sonra meydanda tehditkâr, korkutucu sesler yükselmeye başladı. Çar endişeyle etrafına bakınıyordu. Maiyeti de halkın öfkesinden ürkerek tedirgin olmuştu.

«Fakat Ş’utzejjıko Tseyko eliyle bir işaret yaptı ve yavaş yavaş herkes sustu. O zaman Tseyko, "Çar şu an misafirimizdir, misafir de kutsaldır. Kimse Abzehlerin misafirperverlik kuralını bozacağını düşünmesin. Halk dağılsın ve temsilcilerim talimatımı beklesin", dedi. Halk dağılmaya başladı. Çar temsilcilerle vedalaştı ve karargâhına döndü. Yirmi sekiz kişiden oluşan temsilciler yakındaki Kurcıps köyüne gittiler ve savaşla ilgili görüşmelere başladılar.» (Çar 2. Aleksandr'ın Abdzaxlarla Buluşması ile ilgili olarak geniş bilgi için bknz: Murat Paşpu: Vatanından  Uzaklara Çerkesler  “Aleksandr'ın Abzehler'e Gelişi” Seferbiy Siyuh, Sayfa  100-105 Chiviyazıları  İstanbul  2004).

Genel olarak Çerkesler, özel olarak da Abdzaxlar, bu buluşmadan sonra artık ikiye bölünmüştü. 1864 yılına kadar birlikte savaştılar, kimse elinden geleni ardına komadı. Ama «görünen köy klavuz istemez»di. Dünyayı titreten dev karşısında, kimseden yardım alamayan bir avuç Çerkesin bu kadar dayanması bile mucize idi.

Khaseyhable'den Wunerıwkhohable'ye

Bilindiği gibi, 1859 yılında Şeyh Şamil'in teslim olmasından sonra, Rus Çarlığı bütün askeri güçlerini bu yöreye yöneltti. Böylece belki Kafkas-Rus savaşlarının en asimetrik, en acımasız, en kanlı çarpışmaları bu bölgede yaşandı. Bu çarpışmalarda Abdzaxlar, Ruslara karşı hiç beklemedikleri kadar direndiler ve onlara büyük kayıplar verdirdiler. Hatta Rus Çarlığının bu yüzden Abdzaxlara karşı çok daha farklı ve ihtiyatlı davrandığı, Çar II. Aleksandr'ın «Abzehler ya bir ay içinde, iyi topraklar alacakları Kuban ötesine yerleşsinler ya da Türkiye'ye göç etsinler» emrini verdikten sonra, kalanların da ayrı köyler halinde yerleştirilmemelerini, diğer köylere üçer-beşer hane olarak dağıtılmalarını emrettiği rivayet edilir. Nitekim bugün Adıgey Cumhuriyeti'nde yalnızca bir tek Abdzax köyü (Hakurınehable) bulunmaktadır. Ama  diğer bütün Adıge (Bjjedığu, Ç'emguy, Khaberdey, Şapsığ vb) köylerinde de üçer-beşer Abdzax ailesi yaşamaktadır.

1859 yılından sonra yapılan ve bir nevi intihar savaşları diyebileceğimiz çarpışmaların kaçınılmaz sonucu hezimetti, yıkımdı. Abdzaxların bir kısmı (Ğuaze ğazetesine göre yalnızca 1864 yılında 250.000 kadar), diğer Adıgeler gibi, Türkiye'ye göç etmeyi seçmek zorunda kalırken, Khaseyhableliler de dahil olmak üzere Hacemıkho Hace gibi düşünenler, dağlardan, ormanlardan inip, kendilerine gösterilen yeni yerleşim yerlerine yerleşmeyi kabul etmek zorunda kaldılar.

Yukarıda da değinildiği gibi, Khaseyhablelilerin bu kararı almalarında, o zamanlarda Rus ordusunda görev yapan Wunerıwkho'lardan bir subayın etkili olduğu, bu yüzden yeni yerleşim yerindeki köye artık Wunerıwkhohable denilmeye başlandığı sanılmaktadır. Wunerıwkhohable, halen Maykop-Çerkessk yolunun yaklaşık 17. km.sinde yer almakta olup, tabelasında resmen «Унарокова/Unarokova» yazılıdır. Ne var ki, neredeyse 5000 nüfuslu bu büyük köyde artık hiç Adıge/Çerkes yaşamamaktadır. Az ilerisindeki Natırbiyhable (Натырбиев/Natırbiyev) de aynı durumdadır.

Wunerıwkhohable, Şexhurac vadisi içinde kurulmuştur. Bu vadi boyunca ve yakın çevrede o tarihlerde Wunerıwkhohable ile birlikte Fedz, P'enak'u, Bleçepsın, Yecerıkhuay, Azmeskhohable, Hacemıkhohable, Bğoşehable gibi 9 (veya 11) köyün birbirinin ardısıra kurulduğu da rivayet edilmektedir.

Wunerıwkhohable halkı, diğer komşu köylerle birlikte kendilerine gösterilen bu yerde geleneksel Adıge kültüründe öngörüldüğü düzen içinde planlı bir şekilde yerleştiler; evlerini, avlularını, ahırlarını, samanlıklarını kurdular, normal yaşamlarını sürdürmeye başladılar. Hatta Şexhurac suyunun üzerinde bir değirmen de kurdular. Bu eski değirmen de, ondan sonra biraz daha aşağı tarafında kurulan yeni değirmen de yıkılmış olup, 1998 yılındaki ziyaretimiz sırasında Unarokov'da yaşayan bazı yaşlılar bu değirmenlerden söz edildiğini duyduklarını ifade etmişlerdir.

Kafkas-Rus savaşları sırasında ve sonrasında, Adıgelerden boşaltılan topraklara Rusya'nın kuzey bölgelerinden, Sibirya taraflarından Rus köylüleri (Mujıklar) ve Kazaklar sürgün edilerek getirilip yerleştirilmişlerdi. Onlar da alıştıkları yerlerinden yurtlarından sürülerek getirilmiş olmaktan mutlu değillerdi, burada yeniden yer yurt edinip yerleşmekten hoşlanmıyorlardı ama yapacakları bir şey yoktu. En kolay şey, Adıgelerin hayvanlarını çalmak, ekinlerini yedirmek, ambarlarını soymak, evlerine el koymak vb idi. Öyle de yaptılar. 24 yıl boyunca Kazaklar ve Mujıklar ovalarda yerleşen Adıgelere rahat vermediler.

Hatta Abdzaxların evlerinde-ambarlarında, tarlasında-tapanında gözü olan çevredeki Rus ve Kazakların, Abdzaxları buradan uzaklaştırmak için yalnızca tedirgin etmekle kalmadıkları, Çarlık ve Osmanlı makamlarına Abdzaxların ağzından sahte dilekçeler yazarak, buradan ayrılmak, Osmanlı topraklarına göç etmek istediklerini bildirdikleri, böylece Abdzaxların vadiyi terketmelerini sağladıkları veya hızlandırdıkları da rivayetler arasındadır.

Şexhurac vadisine yerleşen Abdzaxlar, bazen Çarlık makamlarının kasıtlı politik uygulamaları, bazen Çarlık memurlarının keyfi tutumları, bazen de çevreye yerleştirilen Rus ve Kazak köylülerinin bitmeyen tacizleri, dahası Abdzaxların bunlardan şikayetçi olamamaları, şikayetçi olsalar bile hep haksız çıkarılmaları gibi baskılar karşısında daha fazla dayanamadılar. Muhtemelen Sultan Abdülhamit ile aynı medresede okuduğu veya bir biçimde tanıştığı sanılan Şaguj Hajefend'in ve Wunerıwkho Harun Efendi'nin önderlikleriyle, daha önce Osmanlı topraklarına  gitmiş olan diğer soydaşlarının yanına; daha doğrusu İstanbul'a gitmek istediler.

Wunerıwkhohable'den Yeleme'ye;

Bir biçimde Şexhurac vadisinden ayrılmak zorunda bırakılan Abdzaxlar, 93 harbinden on yıl kadar sonra 1888 yılında yine sürgün yollarına düştüler. Günlerce süren meşakkatli kara yolculuğundan sonra ulaştıkları Karadeniz limanlarından (T'uapse, Tzemez/Novorossiysk veya Şaçe/Soçi) gemilerle karşı kıyıya; Türkiye'nin Karadeniz ve İstanbul limanlarına yollandılar. Karadeniz, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden gemide hayatını kaybedenlere (hatta bazen ölümü yaklaşmış ama henüz ölmemiş ölümcül hastalara da) mezar oldu. Denize atılan sakallı dedelerin, kundaktaki bebelerin peşinden kendini denize atarak intihar eden evlatların, annelerin acı öyküleri, dramları onlarca yıl belleklerden çıkmadı. Karşı kıyıya ulaşabilenler, bu kez, Çarlık Rusyası'nın deneyimlerinden ders alan Osmanlı İmparatorluğu tarafından, özel iskân politikaları doğrultusunda kendileri için hiç risk yaratmayacak ama göçmenler için yok oluşu kaçınılmaz kılacak uygun(!) yerlere dağıtılarak yerleştirildiler.

Wunerıwkhohable halkı, çevredeki diğer Abdzax köylüleriyle birlikte balık istifi dolduruldukları üç gemi ile İstanbul'a getirildiler. Gemiler Rus gemileriydi ve muhtemelen ücretleri Osmanlı tarafından ödenmekteydi.

Haftalar (belki aylar) süren deniz yolculuğunun ardından gemiler İstanbul'a ulaşınca, yolcuların burada indirilmeleri, yerel makamlarca kabul edilmedi. Gemi kaptanları ise pazarlığın İstanbul'a kadar olduğunu ileri sürerek daha ileri gitmek istemediler. Aradaki fark Osmanlı makamlarınca ödendi ve gemiler Kıbrıs'a, Antalya limanına yollandı. Gemideki yolcuların tümü (veya büyük çoğunluğu)  belki denizi hayatlarında ilk kez görmüşlerdi. Gemilerde perişan oldular. Ayrıca İstanbul'u duymuşlardı ama Kıbrıs'ın, Antalya'nın, Konya'nın neresi olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu.

Uzun ve yeni bir deniz yolculuğu sonunda kimileri Kıbrıs'a kimileri de Antalya kıyılarına döküldüler. Gemilerden birinin Kıbrıs açıklarında battığı söylenir. Öyle anlaşılıyor ki, bugünkü Yelemeliler, Zivintliler, Konya'nın Akbaba, Sebiller, Gaziler, Mahmudiye, Çürüksu, Eşme köylüleri, «Çerkes» soyadıyla Kıbrıs'ta yaşamakta olan insanlar ve Serik yakınlarındaki Boğazak mevkiinde bulunan eski «Çerkes Mezarlığı»nda yatanlar büyük olasılıkla aynı kafiledeydiler.

Yelemelilerin Kıbrıs'ta veya Boğazak mevkiinde yaşayıp yaşamadıkları tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugünkü Antalya'nın Şarampol mahallesinde, Giritli mahallesi olarak bilinen yerde yerleşmelerinin önerildiği bilinmektedir. Ne var ki, önce Kuzey-Batı Kafkasya'nın dağlık Abdzaxya bölgesinde, ardından da bir süre Şexhurac bölgesinde yaşamaya alışmış bünyelerin ne Kıbrıs'ta, ne Antalya kıyılarında, Boğazak'ta ne de Antalya içindeki Giritli mahallesinde yaşayabilmeleri mümkün değildi. Sıtma gibi salgın hastalıklar diz boyuydu. O kadar ki, günde 150 kişinin hayatını kaybettiği günlerin olduğunu hatırlayan ve anlatan büyüklerimiz olmuştur. (Örneğin; rahmetli Babaannem Yedıcapxhu Jantsıray, kendisinin gemide doğduğunu ve günde 150 kişinin öldüğü günlerin olduğunu büyüklerinden aktararak anlatmıştır).

Sıcak ve rutubetli iklim koşulları, ayrıca yokluk ve hastalıklar hayatlarını çekilmez hale getirince iki gemiyle Antalya'ya intikal etmiş olan halkın ilerigelenleri, bir biçimde yerel makamlarla ilişki kurdular ve kendilerinin daha yüksek, dağlık bir yere yerleştirilmelerini talep ettiler. Yerel makamlar da, önceden hazırlanan iskân politikalarına uygun olarak, meskün olmayan (belki yaşamak için pek tercih edilmeyen) bazı yerleri gösterebileceklerini söylediler. İlk ağızda iki yerden söz ettiler. Bunun üzerine iki grup oluşturuldu. Grubun biri bugünkü Yeleme'nin bulunduğu yere götürüldü.

Burası 1600 m yükseklikte, «Adile Hanım'ın Çiftliği» olarak bilinen, dağlık, ormanlık ve sulak bir yerdir. Çerkesler için yerleşmeye, tarıma, hayvan yetiştirmeye, yaşamaya elverişli bir yerdir. Henüz meskün de olmadığından sorunsuz bir biçimde buraya yerleşilebileceklerdir. Aylar süren uzun ve meşakkatli yolculuklardan, Akdenizin sıcak ve rutubetli ikliminden illallah etmiş olan kafile için ideal bir yer sayılır.

Diğer grup da Konya tarafına götürüldü. O grup da gösterilen yeri beğendi. Kimse, kendi beğendiği yer varken, onu bırakıp diğer grubun beğendiği yere gitmeyi kabul etmedi. Böylece Khaseyhableliler Yeleme'ye giderlerken, diğer grup da Konya'ya giderek şimdiki Akbaba, Sebiller, Gaziler, Mahmudiye, Çürüksu, Eşme köylerini kurdular.

Dr. Muhammet GÜÇLÜ’nün  “Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Kültür Yayınlarında” Serik nahiyesi Boğazak mevkiinde iskan edilmek istenen 550 nufuslu, 138 haneli, Kafkas göçmenleri sıcak iklime uyum sağlayamadıkları için Konya’nın Saiteli (Kadınhanı) Kazasına nakledilip Mahmudiye Köyü kuruldu. Antalya’nın serin bölgesi olan İstanez (Korkuteli) nahiyesi sınırları içinde 1890 yılında Mamure Köyüne 180 hane, 547 nufus, 1891 yılında YELEME köyüne 140 hane olarak Çerkesler yerleştirildi» demektedir. Ancak bu Mamure köyünün neresi olduğu hakkında somut bilgimiz bulunmamaktadır. (Bu köyün, Bozova nahiyesine karışarak yok olmuş olan eski Zivint köyü olması ihtimali düşünülebilir).

Yeleme köyü o tarihlerde ormanlarında yabani hayvanlar, ayılar, kurtlar yaşayan «kuş konmaz kervan geçmez», dağlık, ormanlık bir yerdir. Yelemeliler burada, şimdiki köyün bulunduğu yerin 2-3 km kuzeyindeki ovanın kuzey kıyısında, Taşkesik ve Çaldağı kayalıklarının dibinde, kuzey rüzgarlarına nisbeten kapalı bir yer olan Şetreps suyunun kenarında Osmanlı yönetimi tarafından verilen çadırlarda yaşamaya başladılar. Kıyısında çadırların kurulduğu bu suya da bu anlama gelmek üzere «Şetreps» (Çadır suyu, çadırlı su, kıyısında çadırlar kurulan su) adını verdiler. Yelemeliler yaklaşık iki yıl kadar burada yaşadılar. Burada «Yunan mezarlığı» adıyla anılan bir mezarlık da bulunmaktaydı. Yelemeliler de burada yaşadıkları süre içinde ölülerini bu mezarlığa defnettiler. Hatta rahmetli babaannem Yedıcapxhu Jantsıray, kendisinin bebekken burada öldüğünü; «ölmüş» diyerek götürülüp kabre konulduğunu, tam kefenini çözdükleri sırada başını sallayıp gözlerini açtığını, bunu görünce de çıkarıp geri getirdiklerini anlatırdı. Hatta «biraz daha aklım erseydi ne iyi olurdu, size öteki dünyadan haberler getirirdim» diye latife ettiğini de iyi hatırlarım.

Yeleme'de Yaşam: coğrafi özellikleri, evleri, geçim kaynakları, öğrenim durumu;

Yelemeliler, Şetreps deresi kıyısında yaşarken, bir yandan da şimdiki Yeleme'nin bulunduğu yerde tek katlı yer evlerini (ç'ıwun) yaptılar ve böylece Yeleme köyünü kurdular. İlk yıllardaki bu tek katlı yer evleri, zamanla yıkıldı, altı ahır, samanlık, kiler ve ambar olan iki katlı evlere dönüştürüldü. Evler yine toprak damlı evlerdi. Damlara su geçirmeyen, «geren» denilen özel bir toprak getirilip serilirdi. Bu damlar, yağışlar başlamadan ve başlar başlamaz lo taşlarıyla bastırılarak sertleştirilirdi. Damlardaki yoğun karlar, kar kürekleriyle (westxhualhe) kürülerek temizlenirdi.

Bugün köyümüz Doğudan Bgıplhıj (Kızıldağ) ve 'Ahatédzej (sonradan dağıtılan ek arazi payları) denilen dağ gruplarına yaslanarak, köyün içinden geçip Yeleme ovasına ulaşan derenin geçtiği vadinin ve paralelindeki ana yolun iki tarafına yerleşmiştir. Kuzeyde vadinin bittiği yerde Yeleme ovası bulunmaktadır.

Yeleme ovasında üç tane büyükçe akarsu vardır. Birinin adı: kırktan fazla kaynağı veya gözesi olduğu için Kırkpınar'dır. Diğeri Çaldağı veya Taşkesik kayalıklarından kaynaklanan bir su olup, buna Adıgeler Şhalıps (Değirmen suyu) veya Psıt'uale (iki kollu su) denir. Şetreps ise, bu Psıt'uale'nin alt koluna katılır. Bunların dışında Xhotapşe (Dere üstü) mevkiinden gelen küçük bir su ile Daşkeseypsın (Taşkesik yolu üzerindeki su) adıyla bilinen küçük birer pınar daha olmakla birlikte, bunlar çok küçük sulardır. Akarsu sayılmazlar. Yeleme'nin şanssızlığı, belirtilen üç akarsuyun, köyün ve ovanın aşağı kesiminden doğmasıdır. Bu sular, Yeleme ovasını kısmen olmak üzere, başka üç köyün daha ovasını sulayarak Korkuteli barajına ulaşmaktadır.

Kuruluşundan itibaren köyün temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olmuştur. Köyde buğday, arpa, nohut ve esas olarak patates yetiştirilmiştir. Fasulye, mısır gibi ürünler de yetiştirilmişse de bunlar ticari olmaktan çok aile gereksinmelerini karşılamak amacıyla yetiştirilmiştir. Son zamanlarda bunlara yemeklik kabak, brokoli gibi ürünler de eklenmeye çalışlmışsa da köy, geleneksel niteliğini önemli ölçüde kaybedip, bir emekli köyü veya yazlık yayla köyü haline geldiğinden, artık bir köy ekonomisinden de söz edilemez duruma gelinmiştir. 

Yeleme Köyü, Deniz seviyesinden 1600-1650 metre yükseklikte bir yayla köyüdür. Yazı sıcak ve kurak, kışı ise oldukça soğuk, sert ve yağışlı geçerdi. Eskiden, hatta bizim çocukluğumuzda bile çok kar yağar, ç'ıwun denilen o eski tek katlı yer evlerini tümüyle örter, yer yüzeyinden seçilemez hale getirirdi. Karın yüzeyinin donması sonucu dağdan yakacak odun, kütük çekme de dahil olmak üzere, bazı ulaşım ve taşımalar 'Aje denilen kızaklarla yapılırdı. Biz çocuklar büyüklerimizin yaptığı saplı tek kişilik çift kızaklarla kayak yapardık. Köyümüz bugün de Antalya köylerinin, kışı en soğuk geçen köylerindendir.

Yeleme Köyü de, ne yazık ki bütün Çerkes Köylerinin kaderini yaşamaktadır. 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye genelinde yaşanan yoğun kentleşme doğrultusunda, Yeleme halkı da ekmek peşine düşerek köyden ayrılmış, kentlere, özellikle de Antalya'ya taşınmıştır. Ayrılanların çoğu önceleri, hiç değilse yazları köye dönmekte idiyseler de, artık pek çoğu köye dönmez hale gelmiştir. Yine de yazları köyün nüfusu önemli ölçüde artmaktadır. Denilebilir ki, yazları Yeleme'nin geleneksel nüfusu 150-200 haneden fazla olmakta, kışın ise bu rakam 15-20 haneye inmektedir.

Geleneksel köy yaşamı kalmadığından, yeni kuşaklar artık anadilimizi ve kültürümüzü öğrenememektedir.

Yelemelilerin okuma yazma oranı yüzde yüz (%100) denecek kadar yüksektir. Yüsekokul bitirmiş insanımızın sayısı ülke ortalamalarının üstündedir. Antalya lisesi'nde tarih öğretmenliği yapmış olan Hakkı Tuğ, Bölge Muhakemat Müdürlüğü yapmış olan Av. Talat Tuğ, Baro Başkanlığı yapmış olan Av. Şemsettin Tuğ... köyümüzün ilk yüksek öğrenim görmüş kuşağın temsilcilerindendir. Bunlardan sonra çok sayıda C.Savcısı, avukat, doktor, öğretmen, bir Tuğgeneral, assubaylar, ... yetişmiştir. Birleşmiş Milletler adına İsrail'de görev yaparken şehit edilen Binbaşı Cengiz Toytunç da Yelemeli ve Bidanıkho ailesindendir. Ancak Yeleme köyünün tanınmasında en büyük payın özellikle 68 kuşağına ait olduğunu belirtmek gerekir. Dr. Namık Kemal Sarıgül, Etn. Dr. Batıray Özbek, Av. Fahri Huvaj, öğretmen, şair ve çevirmen Mevlüt Atalay öğretmen Nihai Özbek ve Mehmet Uzun, Yeleme köyünün dünya genelinde tanınmasına katkıda bulunan hemşerilerimizdendir.

Köyümüzün okulu 25 yıl kadar önce kapanmıştır. Okul çağındaki birkaç öğrenci taşımalı olarak komşu köyde okutulmaktadır.

Köyümüzün çok amaçlı bir gençlik ve muhtarlık binası bulunmaktadır. Buranın bir bölümü muhtarlık makam odasıdır. Daha büyük bir bölümü ise yazları gençlerin buluşup eğlendikleri, dama, satranç, okey gibi kahve ve salon oyunları oynayabildikleri bir yerdir. Burada aynı zamanda her türlü toplantı ve düğünler de yapılabilmektedir.

Yeleme köyü, çevredeki tek Çerkes köyü olduğundan 1940'lı yıllarda Çerkes düğünü terkedilmiştir. Bunun başlıca nedeni şudur. Belirtildiği üzere, tek Çerkes köyü olması nedeniyle köy dışından düğüne davet edilenler zorunlu olarak Çerkes olmayan çevre köylerden olmaktadır. Onlar da, kızlarla erkeklerin bir arada birlikte oynayıp eğlendikleri, kendi köylerinde görmedikleri bir ortama girdiklerinde, bu ortamdan çok memnun olmakta, kızlara başka gözlerle ve niyetlerle bakmaya, hatta bazen ulu-orta laflar etmeye başlamaktadırlar. Çerkes toplumunda görülmesi mümkün olmayan bu tür davranışlar doğal olarak tepki çekmekte ve kavgalara yol açabilmektedir. Bu muhtemel tehlike ve sakıncaları dikkate alan büyükler, belki kızlarla erkeklerin kol kola dansetmelerini dinen pek uygun görmeyen hocaların da etkisi ve önerisiyle, Çerkes düğünlerini yasaklamışlardır. Dolayısıyla Çerkes köyünde düğünler Türk usulü davul-zurna ile ve doğal olarak Türk oyunları oynanarak yapılmaya başlamıştır. Bizim çocukluğumuzda dışarıdaki genel Türk düğünü sona erdikten sonra düğün evinde birbirine pek yabancı olmayan kızlarla erkekler kendi aralarında Çerkes oyunları oynarlardı.

1967 ve sonrası yıllarda 68 kuşağının, özellikle Nihai Özbek'in öncülüğünde ve büyük çabasıyla Yeleme köyünde yeniden Çerkes düğünü yapılmaya başlanmıştır. Gençlerimiz mızıka-akordeon çalabilmekte, hemen herkes Çerkes oyunlarını oynayabilmektedir. Artık düğünlerde davul-zurna ile düğün yapılmamakta,  davul-zurna ile düğün yapmaya kalkan olursa da köyün gençleri ve Antalya Kafkas Derneği protesto ederek düğüne katılmamaktadır.

Bununla birlikte ne yazık ki, yeni yetişen çocuklar, artık eskisi gibi anadillerini öğrenememektedirler.

Yeleme köyü halk şarkıları, müziği ve oyunları bakımından da özgün ve zengin bir yapıdadır. Ne yazık ki, bunların da pek çoğu unutulmuştur. Ancak bu oyunların birçoğunun melodileri, bazılarının da sözleri Nihai Özbek tarafından derlenmiştir.

Yeleme köyünde bazı sülaleler tümüyle yok olmuş olmakla birlikte halen; AÇ'EJ, APİYKHO, BİDANUKH, BĞUAŞE, DAWUR, DZIBE, ĞEWNEJIKHO (ĞONEJKHO,  HATKHO, HATZIK'UKHO, HUWAJ, JANÇAT, KHASEYKHO, KHOŞ, LHEĞETIKHO (LHEXHEDIĞU), L'IŞE, MERETIKHO, NAJE, ŞAGUJ, ŞAPSIĞ, ŞENÇ'AKU, TIĞU, WUNERUW, YEDIC, YENEMIKHO ... sülaleleri yaşamaktadır.

Anayurt Kafkasya ile ilişkiler

Denilebilir ki, diğer bütün Çerkes boylarında olduğu gibi, Yelemeliler de anavatanlarından ayrıldığı günden itibaren, özellikle de Antalya'ya geldikten sonra bir pişmanlık duygusu içine girmiş, ilk fırsatta geri dönme ümidini hep taşımıştır.  Bunu, ilk yerleşim sırasında yaptıkları evlerden de anlamak mümkündür. İlk dönemde yapılan evler, yukarıda belirtildiği üzere, temeli olmayan, Ç'ıwun (yer evi) denilen, salt başını sokacakları bir barınak ihtiyacını karşılamaya yönelik, ilk fırsatta terkedilip gidilebilecek basit yapılardır.

Yelemelilerin Anayurt Kafkasya ile ilişkileri bununla sınırlı değildir. İlk yıllardan itibaren az sayıda da olsa, Yeleme'den Kafkasya'ya, Kafkasya'dan Yeleme'ye gidip gelmeler olmuştur. Örnek olarak; benim büyük dedemin Kafkasya'da kalan iki kardeşi, Yeleme'nin kurulmasından iki-üç yıl sonra her nasılsa arayıp sorarak bizim köyü bulmuşlar; köyümüzü, evlerimizi ve yaşam biçimimizi gördükten sonra üzülüp acıyarak ağabeyleri olan büyük dedem Haşxhuanekho'ya geri dönmesini önermişlerdir. Ancak büyük dedem, hem dindar bir insan olup, köyümüzün Kafkasya'dan Yeleme'ye gelmesinde etkili olduğu bilinen Şaguj Hajefend'e büyük güveni ve bağlılığı bulunduğundan, hem de  «gittiği yerde tutunamadı, yaşayamadı, beceremedi» dedirtmemek adına, geri dönmeyi kabul etmemiştir. Kardeşleri de Yeleme'de kalmayı kabul etmeyerek ayrılmışlarsa da Kafkasya'ya geri dönmeyi başarıp başaramadıkları bilinmemektedir. Bir söylentiye göre Kafkasya'ya dönebilmişlerdir, bir başka söylentiye göre de Balıkesir taraflarında yerleşmişlerdir. Ancak o tarihten sonra bu büyük amcalarla veya onların çocukları veya torunlarıyla bir irtibat mümkün olamamıştır.

Bunların dışında 1930'lu yıllarda özellikle Aç'ejj Sahid ve arkadaşlarının Kafkasya'ya gidip geldikleri bilinmektedir.

Ayrıca son yıllarda Anayurda en fazla gidip gelenler, hatta oraya yerleşenler arasında Yelemeliler en başlarda yer almaktadırlar.

NOT :  Bu yazının hazırlanmasında; Antalya Kafkas Deneği Başkanı İbrahim Kaplan'ın notlarından da yararlanılmıştır. Resimler İbrahim Kaplan tarafından temin edilmiştir.

* Bu yazıda kullanılan özel isimlerin yazılışları yazarın kendi tercihidir. Nart dergimizin özel isimlerin yazılımı konusunda genel ilkesi transkripsiyon (Okunuşa göre yazma) tekniğidir (Ed.)

 

 

 


[1]Abdzaxlar: Adıge boylarındandır. Abdzax sözü, kendilerinin özgün deyişi olmakla birlikte, özellikle Khaberdeylerin «Abezexe» biçimindeki söylemleri nedeniyle çoğu zaman Abaza'larla karıştırılır. Zira Khaberdeyler, «Abazalar» demek için «Abazexe» derler, Abdzaxlardan da «Abezexe» olarak söz ederler. «Abazexe» ve «Abezexe» deyişlerinin yakınlığı nedeniyle kaynaklarda da çoğu zaman karıştırılmakta ve yanlış anlaşılmaktadır.

Diğer bazı Adıge boylarına nisbetle Abdzaxlar, Şapsığlarla birlikte Kafkasya'nın en demokrat toplumlarından biri olarak bilinirler. Deyim yerinde ise bir bakıma «doğrudan demokrasi» yöntemiyle yönetildikleri söylenebilir. Bu yönetim biçiminde köyü, yöreyi, bölgeyi ilgilendiren konularda Xase (halk meclisi) toplantısı yapılır, toplantıda her aile bir üye ile temsil edilir ve herkesin söz hakkı vardır. Herkes, kararların oluşumuna katıldığı gibi, alınan kararlara uymak, aynı zamanda temsil ettiği ailesinin, çevresinin uymasını da sağlamakla yükümlüdür.

Abdzaxlar, hırçınlıkları, inatçılıkları, kavgacılıkları ile tanınırlar, kendilerine sığınan insanlara sahip çıkmakla, onları her ne pahasına olursa olsun korumakla ve geri vermemekle ünlüdürler. Bu yüzdendir ki, hemen bütün Abdzax köylerinde başka Adıge ve Abaza boylarından aileler, çoğu zaman Abdzaxlaşmış olarak  yaşarlar. Hatta şöyle nükteli/mizahi bir deyiş de vardır: «bğezeweştme Abdzax, bğewubzeştme Beslheney, bğetzetzeştme Hatıkhuay, bğexhoneştme Şapsığ, bğetığoştme Bjeduğ, bğexhoxhoştme Khebertay, bğebeneştme/bğewubeştme Ç'emguy» yani «savaştıracaksan/dövüştüreceksen Abdzax, tatlı/diplomatik söz söyeleteceksen Beslheney;azarlatacaksan/paylatacaksan Hatikhuay,  sövdüreceksen/ küfrettireceksen Şapsığ, çaldıracaksan/hırsızlık yaptıracaksan Bjeduğ, söylev verdireceksen Khaberdey; dedi-kodu yaptıracaksan/veya güreştireceksen/mücadele ettireceksen Ç'emguy».

Abdzaxlarda feodal sınıflaşma oldukça zayıftır. Neredeyse sadece evlenmeler sırasında gizlice gündeme gelir. Halk genellikle lhfıkhol' veya fekhol' olarak adlandırılan özgür köylü sınıflardan oluşmaktadır. Bunu, sınıflaşmayı henüz başaramamışlık,  geri kalmışlık olarak da değerlendirmek mümkün olmakla birlikte, Abdzax mantalitesinde egemen olan «wul'ıme wul'akhu: adamsan/yiğitsen soysun» anlayışı, bu durumun yalnızca  bir geri kalmışlık olmayıp, bilinçli bir toplumsal tercih olabileceğini de düşündürmektedir. Abdzaxlarda werkh/soylu sınıfı bulunmakla birlikte, bu sınıf bile diğer Adıge boylarına göre çok daha hümanist ve demokrat bir yapıdadır. Werkh/soylu aileleri de diğer köylüler gibi tarlada-tapanda çalışır, üretir ve onlardan farklı olarak daha fazla gelen-gidenleri olur. Dolayısıyla genellikle özel haç'eşleri (konukevleri) vardır. Werkhlerin toplumsal görev ve sorumlulukları daha fazladır. Abdzaxlarda köle sınıfı da olmakla birlikte, kölelerin de birtakım hakları kabul edilir. Onalara karşı da haksızlık yapmak, zalimce davranmak kabul edilmez, hoş karşılanmaz. Hatta onlara karşı daha anlayışlı ve müşfik davranmak gerekir. Bu tür davranışlar erdemlilik sayılır ve takdir edilir.

 

 

 

 

 

 
 
 
 
 
 

 

..
...