|

ARZAABEY GULİYA
Çev.: Faruk Ajiyba
Nart Dergisi 69. Sayı
Yaşthua köyü halkı
Osmanlı'ya gitmek istemiyordu. O zamana kadar çeşitli yollarla kalmayı
başarmışlardı. Ama sonunda, 1878 sonbaharında askerler tarafından Akua (Sohum)
sahiline getirildiler. Gemiler gelinceye kadar dokuz gün dokuz gece
beklediler. Sonra gemilere doldurularak Osmanlı topraklarına
gönderildiler. Köy halkı birbirini kaybetti. Kesa ve Çırga aileleri ayrı
gemilere bindirildiler ve başka yerlerde karaya çıktılar. Yarısının
yanlarında yiyecekleri yoktu. Yolda hava bozdu, deniz kabardı.
Gemidekileri deniz tutmuştu. Başları dönmüş, ayakta duracak halleri
kalmamıştı. Gemicilerden de hiçbir yardım görmüyorlardı. Bir kısmı
gemide ölmüş, mezarları Karadeniz olmuştu. Osmanlı'da gemiden indikten
sonra da kendileriyle kimse ilgilenmedi. Kış geldi, kar yağdı. Soğuk ve
açlıktan hastalananlar oldu. Bir kısmı öldü. Sinop'ta deniz kıyısındaki
kumluğa gömüldüler. Üzerlerinde kuzgunlar uçuşuyordu. Devletten yardım
görmeyince gücü yetenler köy içlerine girerek kalabilecekleri yerler
aramaya başladılar. Ahırlara, çardak alt-larına yerleşerek zar zor kışı
geçirdiler. Yazın kendilerine çiftçilik yapabilecekeleri bir yer
gösterilmişti. Ama hiçbir aletleri ve bu aletleri yapma imkânları da
yoktu. Yarısı zenginlerin yanında çalışmaya başladı. Bir kısmı
balıkçılarla çalışıyor, bir kısmı ise çiftçilik yapmaya
çalışıyordu.
O dönemde zenginler
kızlar için elişi öğrenecekleri kurslar açmaya başladılar. Kurslara genç
ve güzel kızları alıyorlardı. Taş duvarla çevrili bu okullara alınan
kızların aileleriyle görüşmeleri yasaklanmıştı. Okulda yatıp kalkıyor,
her türlü ihtiyaçları okul tarafından karşılanıyordu. Kursların asıl
amacını aileleri bilmiyordu. Sahipleri tarafından çok övüldüğü için
kızlarının kendilerine faydası olabilecek bir iş öğrendiklerini
zannediyorlardı. Ama sonradan anlaşıldığına göre zenginlerin amacı
bambaşka idi. Okulların sahipleri bu kızları seks amaçlı olarak
kullanıyorlardı. Beğendiklerini kendilerine ayırıyorlardı. Bir kısmını
aynı amaçla yakınlarına yanlarında çalışanlardan hak edenlere aynı
amaçla veriyorlardı. Para karşılığı satılan kızlar da vardı. Bu
hareketlere dayanamayarak kemerle, iple, çarşafla kendisini asan kızlar
oldu. Daha sonra bu gibi kendilerini asabilecekleri eşyaları ellerinden
alarak aynı hareketleri yapmayı sürdürdüler. Bunun üzerine kızlar
saçlarıyla kendilerini asmaya başladılar. Kurs sahipleri her ne kadar
saklamaya çalıştılarsa da bu olayların durulmasını ve kızların
ailelerinin kulağına gitmesini engelleyemediler. Aileler olanları
duyunca ne yapabilirlerdi ki? Devlet kurs sahiplerini koruyordu. Ölen
kızlarla satılan kızların geri gelmesi imkansızdı. Ama her şeye rağmen
kız velileri bir araya gelerek okulu basıp sağ kalan kızları
kurtardılar. Ayrıca açlık ve soğuktan ölmemek için bazıları hırsızlık ve
eşkiyalık yapmaya başladılar. Bunlardan da kaybolanlar, hapise girenler,
ölenler oldu. Acılarına yeni acılar eklendi.
Böylece iki sene geçti
ama yaşamlarında bir iyileşme olmadı. Birçoğu hastalıklardan öldü.
Kalanlarsa anavatanları akıllarına geldikçe ağlamaya başlıyorlardı.
Aralarında konuşarak vatanlarına dönme kararı aldılar ama hiç paraları
yoktu. Ne yapıp edip biraz para biriktirdiler. Bu paranın yarısından
çoğunu Kamşış Tukayıpha Guliya sağladı. Abhazya'ya dönüş için onu
görevlendirdiler. Kamşış bir kısmını götürebilecek küçük bir teknenin
sahibiyle anlaştı. Ama devlet sürgünlerin geri dönmelerine izin
vermiyordu. Bu yüzden teknenin alabileceği kadar insan bir gece yarısı
yola çıktılar. Ama gören birisi şikayet etmiş olmalı ki, Karade-niz'de
dört saat kadar gittikten sonra arkalarından yetişen görevliler
tarafından geri çevrildiler.
Bu olaydan sonra
güvenilmez şahıslar oldular. Özellikle Kamşış başta olmak üzere
izleniyorlardı. Yaşamları ise her gün kötüye gidiyordu; ölenler
oluyordu. Bunlardan bazıları Sakadla, Narçou, Mas, Aji, Hakuç idi.
Kadınlardan da çok ölen oldu. Hepsi Sinop'ta gömüldüler.
Bir müddet sonra Kamşış
güven sağlamak için balıkçıların arasına katıldı. Burada gerçekten çok
çalışıp güven sağladı. Aradan fazla zaman geçmeden yakınlarından
Cakadlayıpa Habug, Kamşış Narçoyyıpa, Kansou Halılyıpa ve birkaç kişiyi
daha çalıştığı yere işe aldırmayı başardı.
Para biriktirince,
birkaç sene sonra Abhazya'ya dönme hazırlıklarına tekrar başladılar. Yol
ücretinin iki katını ödeyerek güvendikleri bir kaptanla anlaştılar. Kötü
bir havada, gece yarısı gemiye binerlerken bu kez de silahlı askerler
tarafından sarıldılar. Komutanları şöyle dedi: "Hiçbir yere
gidemezsiniz. Benim uzun zamandır dostluğunuzu istediğimi biliyorsunuz.
Ya kızınız Şahsha'yı bana verirsiniz ya da burada olay çıkar. " Erkekler
komutana bu isteğinden vazgeçmesi için yalvardılar ama bir sonuç
alamadılar. Hava ağarmaya baş-layınca, komutanın göz koyduğu Şahsha
erkeklerin yanına geldi ve ağlayarak "Bu adamın ne zamandır pe-şimde
olduğunu biliyorsunuz. Biz bu olay kapandı diye düşünürken en önemli
anımıza denk getirerek tekrar karşımıza çıktı. Bizi tatlılıkla
göndermeyeceği anlaşıldı. Onun için, kardeşlerim, kızkardeşlerim,
kurbanınız olayım beni ölmüş bir yakınınız olarak düşünün. Siz sağ salim
vatanımıza dönün" dedi. Hüngür hüngür ağlarken topuklarına kadar uzanan
iki örgülü saçlarını makasla kesti ve kardeşlerine verdi. "Benim
vatanıma dönmek nasibim değilmiş, onun için canım gibi sevdiğim
saçlarımı götürün ve orada beni gömer gibi gömün."
Böylece bir grup Abhaz
gizlice gemiye binip Abhazya'ya gelirken kız kardeşlerini bırakmak
zorunda kaldılar.
Kamşış on hane kadar
halkı, 50-55 kişiyi gemiye bindirmişti. Onlarla beraber anadan babadan
yetim kalan kız kardeşlerinin oğlu Hüseyin ile kızkardeşini de gemiye
bindirmişlerdi.
Gemi hava karanlıkken
Karadeniz'in ortalarına doğru yol almaya başladı. Başka hiçbir engelle
kar-şılaşmadan dört gece dört günde Akua'ya geldiler. Ama bu sefer de
iskeleye yanaşmalarına izin verilmedi. Üç gün üç gece karaya çıkamadan
açıkta beklediler. Kamşış iki üç kere filikayla sahile çıkarak bölge
sorumlusuyla görüştü ama bir sonuç alamadı. Her seferinde "Karaya
çıkamazsınız, geldiğiniz yere geri dönün" cevabını aldı.
Vatanlarına girmeleri
yasaklanan gemidekiler ne yapacaklarını bilemeden kaldılar. En sonunda
aralarında konuşarak kaptana ek para ödeyip karanlıkta Gudauta'ya
gitmeye karar verdiler. Ama orada da karaya çıkmalarına izin verilmedi.
İki gün iki gece sonra karanlıkta filikayla Bombora sahiline çıktılar.
Ormanda iki gün bekledikten sonra Apşdanı'da Tsandırıpş köyüne gittiler.
Ama izin verilmediği için orada fazla kalamadılar. Kulanırhua köyünde
boş arazi olduğunu duyunca birilerinin de yardımıyla bu köye
yerleştiler.
Yaşthua köyünden
sürülerek 1878 yılında Türkiye'ye götürülenlerden Keşaların bir bölümü
geri döndü. Cgerda, Eşira ve Aas'da yaşayan Keşalar, Türkiye'den geri
dönen Keşalardır.
O dönemde Türkiye'den
bunlar gibi güçlükle dönen Abhazlar her köyde vardı. Ama dönüşte kendi
köyüne yerleşen çok azdı. Çünkü onların yerleri paylaştırılmıştı,
satılmıştı. En güzel yerler seçilerek savaşlarda, özellikle
Kafkasya'daki savaşta başarı gösteren subaylara verilmişti. Ayrıca
birçok yer de kralın yakınlarına, zenginlere dağıtılmıştı. Dönen
köylüler yaşlı gözlerle arazilerinin etrafında dolaşıyorlardı. Ama kendi
topraklarına ayak basamıyorlardı. Guliyalar da Türkiye'den dönünce kendi
topraklarına, köyleri Yaşthua'ya sokulmayan, karaya çıkmalarına bile
izin verilmeyenlerdendi. (Bombora'ya gizlice çıkabilmişlerdi. )
Bunlardan bir kısmı aç, uykusuz, üstsüz başsız köylerine dönebildi.
Bu şartlarda çalışmak
zordu. Ama başka çareleri de yoktu. Yerleştikleri yer balta girmemiş
ormandı. Temizlenmesi gerekiyordu. Evleri de yoktu. Erkekler hemen
ormandan ev yapımı için gerekli ağaçları hazırlamaya başladılar. Çok
geçmeden her hane için oturulabilecek birer ev yaptılar. Daha sonra
yapmaları gereken ilk iş orman arazisini ekilebilir hale getirmekti.
Erkekler hemen o işe başlamak istedilerse de ellerinde hiç alet yoktu.
Ailede bu aletleri yapabilecek demirci Mats-ipa Petra vardı ama onun
demirci aletleri yoktu. Yanına iki gençle demircilik yapabileceği
aletleri ve yeri hazırlamaya başladı. Kısa zamanda, eksikleri olsa da
balta, tırpan vd. yapabileceği bir demirci atölyesi kurdu. Bütün bir kış
ormanı temizlediler. Toprağı ekebilecekleri tarla haline getirdiler.
İlkbahar geldiğinde tarlalarını ekmek için kullanabilecekleri at, öküz
gibi hayvanları yoktu. Tarlalarını kazmayla, çapayla kazarak ekmeleri
gerekiyordu. Kestikleri ağaçların köklerini de sökmeleri gerekiyordu.
Güçlükle geçinmeye çalışıyorlardı. Arada sırada işten vakit ayırıp
avcılık yapanlar da oluyordu. Onların vurdukları av hayvanları da
yiyeceklerinin bir kısmını karşılıyordu.
İki sene içinde biraz
kendilerine gelebildiler. Yiyebilecekleri kadar mısır üretmeye
başladılar. Birkaç hayvan sahibi de oldular. Onların bir kısmını satın
aldılar. Bir kısmını da Türkiye'ye gitmeyenler yardım olarak vermişti.
Demir atölyesinin eksiklerini de tamamladılar. Köyde sevilir, sayılır
olmuşlardı. Artık kendileri de gereken yerlere yardım edebilir duruma
gelmişler, halkla kaynaşmışlardı.
Ama küçük büyük
hiçbirinin huzuru yoktu. Sabah akşam kendi köyleri Yaşthua'yı
düşünüyorlardı. Adını andıkça ağlamaya başlıyorlardı. Kamşışların iki
yaşlısı, Gıd ve Adgagu Yaşthua'ya giderek köyün içini dolaştılarsa da
buraya yerleşmenin imkansız olduğunu gördüler. Yerleri satılmıştı. Biraz
paraları olsaydı belki yeteri kadar arazi alabileceklerdi, ama o da
yoktu. Birkaç gün sonra Kulanırhua'ya dönerek köylerine yerleşmelerinin
imkansız olduğunu söyleyince, bunu duyan halk yakınları ölmüş kadar
üzüldü. Bir seneden fazla Kulanırhua'da kaldılarsa da Yaşthua'yı
hatırlamadıkları hiçbir günleri geçmiyordu.
Aralarında karar alarak
daha sonra Yaşthua'ya taşınmak üzere yakınlarında bir yere gizlice
yerleşme kararı aldılar. Eğer bunda başarılı olurlarsa daha sonra diğer
aileler de köylerine taşınacaktı. Eğer hep beraber göç ederlerse
kalabalık olduklarından olay çıkabilirdi. Ayrıca geçim sıkıntısı da
çekebilirlerdi. Bu sebepten gitmeyenlerin bütün tarlaları ekmeleri
gerekiyordu.
Tekrar aynı yaşlılar
Yaşthua yakınlarındaki ormanda birkaç hanenin yerleşebileceği yer
hazırlamak için yola çıktılar. Ama uygun bir yer bulamadılar. Bunun
üzerine gizlice Eşira köyünün yakınlarındaki ormana gelerek bir yer
beğendiler. Burası daha uygundu, çünkü arazi parası ödemeyeceklerdi.
Köylerine dönerek Yaşthua yakınlarında yer bulamadıklarını, ama Eşira'ya
gidebileceklerini söyleyince köy halkı ne kadar üzüldüyse de sonunda
kabul etti.
İlkbaharda havalar
biraz düzelince Yaşthualıların yarısı ailece Eşira'ya geldiler.
Gelenlerin arasında Kamşış Tıkuayıpa, Sakadla'nın çocukları Habuk ile
Gıc, kız kardeşleri Rafida, Narçou'un çocukları Gıd ile Kamşış, Kutaş'ın
çocukları Adgagu ile Recep, Kansou Halil Yıpa ve Sakut vardı.
Burada tekrar orman
açmak, ev yapmak, tarlalar hazırlamak gerekiyordu. Bütün bunları daha
önce öğrenmişlerdi, ustası olmuşlardı. Ama ekim mevsimi olduğundan aynı
anda hem ev kurmak hem de ekin ekmeleri gerekiyordu. Gece gündüz hiç
dinlenmeden çalışarak iki üç ayda hem mısır ektiler hem de içinde
oturabilecekleri evler yaptılar. Ormanı temizlemeleri çok zor olmuştu
ama ektikleri ürün çok verimli olmuştu. Bir gün Kamşış'ın kestiği
çalıları Habuk tırmıkla çekerken bir armut fidesine rastlamışlar. Onu
temizleyerek yanına diktikleri kazığa bağlamışlar. Bu armut ağacı bugün
hala yaşıyor.
Burada yaşarlarken
çektikleri bütün sıkıntıların üzerine bir de susuzluk eklenmişti.
Özellikle içecek su bulamıyorlardı. Bu yörede bir pınar yoktu.
İçilebilir su bulmak için çok dolaşıyorlardı. En sonunda, fazla uzak
olmayan sık bir ormanda bir ıslaklığa rastlarlar. Etrafını temizleyip
açtıklarında bir pınar ortaya çıkar. Bu pınar, suyunun biraz acılığına
rağmen yaz kış kesilmeden akıyor ve bütün köye yetiyordu. Bu gün de suyu
akmakta ve 'Guliyaların pınarı' diye anılmaktadır.
Bu köyde o dönemde
Guliyalardan başka kimse yaşamıyordu. Köyün kurucuları da
kendileriydiler. O sebepten köyün adı 'Guliyaların köyü' oldu. Köy bugün
bile aynı isimle anılıyor; daha önce bu yörenin adı 'Ablırahu' idi.
İki üç senede bu köy
halkı her ihtiyaçlarını karşılayabilir duruma gelmişti. Her hanenin
avlusunda birkaç büyükbaş hayvan vardı. Ama gözleri hiçbir şey
görmüyordu; gece gündüz köyleri Yaşthua'ya gitmeyi düşünüyorlardı.
Yaşlılar çok kere Yaşthua yakınlarında yerleşim yeri açmanın imkanlarını
araştırdılar ama satın almanın dışında pek imkan yoktu. Satın almaksa
çok para gerektiriyordu. O para da olmadığından Yaşthua'ya yerleşme
umutlarının sonu geldi.
Eşira köyünde onların
dışında başka aileler de yaşıyordu. Bunlardan Agraa, Ayüzaa, Ladariaa,
Azınaa, Çatınaa, Papaa, Huriskiyaa, Çalyıpaça, Hibaa, Kahaa, Sımiraa,
Aşhariyaa, Guliaa, Aşaa, Sanguliaa vd. sayabiliriz. Ama Eşira'da yaşayıp
da Türkiye'ye sürülenlerden kimse geri dönmedi. Şimdiki köy halkının
hepsi başka köylerden Türkiye'ye sürülüp geri dönenlerdi. O sebepten
fazla malı mülkü olan kimse yoktu. Bütün köy halkı ve Guliyalar ekin
ekme, çapalama, ev kurma gibi her işte birbirlerine yardımcı
oluyorlardı.
Birkaç sene daha
geçtikten sonra gelirleri artınca gücü yetenler yeni evler kurmaya,
üzüm, meyve bahçesi yetiştirmeye karar verdiler ama (beterin beteri var
deyiminde olduğu gibi) bunun imkansız olduğunu gördüler. Çünkü
Eşira'daki araziler yerli soylularla Rus çarının gönderdiği zenginlere
verilmişti.
Böylece ateşten korkup
kaynar suya girenler gibi, kendi toprakları Eşira halkına yabancı
olmuştu. Kendi toprakları için kira ödemek zorunda kalmışlardı. Ev
yapmak bir yana, çiftçilerin içinde yaşadıkları bahçedeki ya da
tarlalarındaki bir ağacın üzerinde üzüm asması varsa, üzüm koruk haline
gelince yerin sahipleri geliyor, tespit ediyor ve dokunmayacaklarını
garanti etmek için imzalarını alıyorlardı. Daha sonra hasat mevsiminde
toplayıp götürüyorlardı. Çocukların bile üzümlerin tadına bakmaları
yasaktı. Bu yazının yazarı bütün bu olayları yaşadı, gözleriyle gördü.
Toprağın sahibi üzerinde yaşayan çiftçiyi istediği an kovabiliyordu.
Onun yerine kendisine daha çok kira vermeyi taahhüt eden bir başkasını
çağırıyordu. O yüzden çiftçiler ne kadar fakir ve çaresiz olurlarsa
olsunlar kirayı zamanında ödemek zorundaydılar. Kira bedeli çok
yükselmişti. Bütün kazançları ancak kiraya yetiyordu. Bu durum
ailelerini geçindirmelerini zorlaştırıyordu. Kira ödememek için
yerlerini terk ederek verimsiz bölgelere gidenler oluyordu. Buna
Guliyalardan Recep Kuataşyıpa, Narçou'un oğulları Gıd ile Kamşış'ı örnek
verebiliriz. Hepsi ancak devrimden sonra deniz kıyısına gelerek yeniden
çiftçilik yapmaya başladılar.
Halk bütün güçlüklere
rağmen eskiden beri alışık oldukları spor karşılaşmalarını aralıksız
sürdürüyordu. Özellikle at yarışları her köyde yapılıyordu. Senede bir
kere de bütün Abhazya'yı kapsayan at yarışları düzenleniyordu. Bu
karşılaşmalara Eşiralı biniciler de katılıyordu. Adgagu Kuataşyıpa
Guliya da bunlardan biriydi. Yetenekli bir at eğitimcisiydi. Eğitimli
atlar ve koşu atları yetiştiriyordu. Jirgit'te yapılan genel at
yarışında atı derece almıştı. Kulanırhua'da yaşayan Guliyaların arasında
da at sporuyla ilgilenenler vardı. Habug ile Süleyman bunlardandı.
Birçok yarışta dereceler almışlardı. Kulanırhua'da kalan Guliya
ailesinden demirci Petra Matsyipa, oğulları Habug, Mahmıd, Ahmet, Guacap
Hakuçyıpa, oğulları Hug, Maskug, Raşit, Süleymanların ailelerinden doğan
kişiler Kulanırhua'da, Gudauta'da yaşıyor. Eşira, Akua ve Cgerda'da
Türkiye'den dönen sürgünlerin çocuklarından 23 hane yaşıyor. Bütün
Abhazya'da böyle 44 hane var.
Rus devlet görevlileri
Türkiye'den dönen Abhazlara iyi davranmıyordu. İnsan yerine
koymuyorlardı. Her türlü hakareti yapıyorlardı. Bu şartlarda çiftçiler
istedikleri yaşamı kuramıyorlardı. Yerlerinden kovulma korkusuyla
yaşıyorlardı. Devlet yetkililerine duyurulursa yaşamlarında bir düzelme
olabileceğini düşünmeye başladılar. Köylüler aralarında konuşarak Akua'daki devlet yetkilisine duyurdular ama bir iyileşme elde
edemediler.
Daha sonra Abhaz halkı
şikayetlerini duyurmak üzere Kart şehrine Abzıpların, Eşiralıların,
Abjiyaların temsilcilerini gönderdiler. Bu heyetlerden birinin başkanı
Gıd Narçouyıpa Guliya, birkaç sene sonra gönderilen heyetin başkanı ise
Kamşış Sakadlavıpa Guliya idi.
Vali onları kabul
ederek birçok vaatlerde bulundu ama bu vaatlerin hiçbir yararı olmadı.
Abhazya'da sosyalizmin gerçekleştiği 4 Mart 1921 tarihine kadar hiçbir
düzelme olmadı.
Sosyalistlerin yönetime
geldiklerinde yaptıkları ilk iş halkın yaşamını iyileştirme yönünde
oldu. Ama hayvan hırsızlığı, eşkiyalık, soygunculuk yapanlar bu
çalışmalara zarar veriyordu. Çalışmadan geçinmeye alışık olanlar bu
alışkanlıklarını sürdürmek istiyorlardı. Bunların yakalanarak
cezalandırılmaları, bir daha aynı eylemleri yapmamalarını sağlamak için
20-25 kişilik bir 'arayıcılar' grubu oluşturulmuştu. Bunlar yeni dönemin
huzurlu olması için çok çaba gösterdiler.
Kaynak: Abhazyalı yazar
Arzaabey Guliya'nın 'Aguğra' (Umut) (Sohum, 1987) adlı kitabının
'Anılar' bölümünden alınmıştır.
©
Nart Dergisi
|