|
Sürgün ve
Soykırım; Kuzey Kafkasya insanının belleğinde acı ile yer
etmiş iki sözcük. Sözlüklere baktığımız zaman sürgün
(tehcir) “1-Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli
bir yerde oturtulan kimse veya topluluk, 2- Bu biçimde
sürülmek işi ve bu işin sonucu” şeklinde tanımlanmaktadır.
Soykırımı (genocide); Bir insan topluluğunu, ulusal, dinsel,
politik vb. sebeplerle yok etmek olarak tanımlanmaktadır.
Çerkes halkının
uğradığı sürgün ve soykırım acılarının hemen arkasından
umut, aydınlık ve gelecek için halkımızın bel bağladığı
sözcük ise “Dönüş”tür. 1864 Büyük Sürgünü’nün hemen ardından
Atayurduna dönüş düşüncesi Çerkes insanının büyük İDEA’sı
olmuştur. Bu düşüncenin hiç kesintiye uğramadan yaşatıldığı
ve günümüz kuşaklarına ulaştığı gerçeğinin bir hayli kanıtı
vardır.
Atalarımızın
Osmanlı topraklarına yerleşerek yaralarını sarmasından hemen
sonra örgütlenmeye başladığını, Atayurduna kavuşma
fikirlerini yaymak için Ğuaze gazetesini ve daha başka
yayınları çıkarttığını, zamanın padişahına dönüş için resmi
başvuruların yapıldığını, bu konularda çaba harcandığını
bilmekteyiz. Khabardey bölgesinden yetişen ünlü fabl yazarı
ve halk ozanı Pac’e Beçmırza’nın yirminci yüzyılın hemen ilk
yıllarında, Osmanlı topraklarını köy köy, kasaba kasaba
gezerek; “Henüz zamanın geçmediğini, Atayurduna dönüş için
henüz gecikilmediğini,” içi ağlayarak, haykırarak
soydaşlarına anlattığını da biliyoruz. 1978 yılında üç
arkadaşımla birlikte Nalçik’e yaptığımız ziyaret sırasında,
Nalçik’in ünlü Hadokşokua Parkı’nın bir köşesinde, bu ünlü
ozanla karşılaşmıştım. Siyah granitten yontulan Pac’e
Beçmırza büstü ile Balkar ozanı Kazım Meçiev’in büstü
yanyana duruyordu. Büstün siyah oluşunun sürgün ve soykırımı
simgelediğini, çevresini saran kırmızı güllerin ise Dönüş
umudunu simgelediğini, zira Beçmırza’nın öldüğü 1936 yılına
kadar dönüş konusunda hiç umutsuzluğa düşmediğini
anlatmışlardı.
Bu geziden
döndükten sonra, o zaman hayatta olan babam; “Geziniz
hakkında hiç bir şey sormayacağım, ilginç bulduğun ya da ne
nedenini çözemediğin bir husus varsa, onu anlat bana…”
demişti.
Uzunyayla
köylerinin koptuğu yerlerle Uzunyayla’yı karşılaştırdığımda
ilginç bulduğum iki konu beni düşündürüyordu, Bu denli
ormanın, yeşilin, çiçeğin yaşamla içiçe olduğu, ağaç
kültürüne bu denli aşina olan bir toplumun Uzunyayla’ya
nasıl yerleştiği, yerleştikten sonra yeni mekanlarını
geldikleri yere benzetebilmek için neden hiç çaba
sarfetmedikleri, neden hiç ağaç dikmedikleri konularına
yanıt arıyordum. Bu iki hususu babama açıkladım. Babamın
hali görülmeye değerdi. Yaşlı buruşuk yüzünden çenesine
süzülen gözyaşlarını silerek konuşmuştu: “Uzunyayla’ya
yerleşmeye mecbur idiler, devlet fermanı ile yerleştiler.
Yerleşilen bu yeri imar-ihya ile az da olsa Kafkasya’ya
benzetmek hiç kimsenin istemediği bir konu idi. Bu
topraklara bağlanmak istemiyorlardı. Benim çocukluğumda,
yani 1911-1925 yılları arasında, kapısı, penceresi biraz
yüksek, biraz süslü, biraz fazla harcama gerektiren bir ev
yapan olursa, “Yap, yap…Yarın yurdumuza dönersek birileri
için hazır ev olur, gelip hemen yerleşirler” gibi
eleştiriler olurdu. Bu yüzden kimse kalıcı bir işe
girişmedi, atayurduna dönmek hep düşüncede yaşatıldı.
Bizden önceki kuşaklar göçüp gitti, sonra gelen kuşaklar ise
doğal olanı Uzunyayla’daki yaşam sanarak sürdürdü.
Atayurdundan giden gelen olmayınca da oradaki yaşamla kopma
kesinleşti.” demişti.
Hiçbir zaman
sönmeyen Atayurduna dönüş ateşi, Cumhuriyetin ilk
yıllarında, tek parti döneminde küllenmek zorunda idi.
Bırakınız dönüş sözcüğünü, coğrafya ismi olan “Kuzey
Kafkasya” sözcüğü bile kullanılamadığı için Cumhuriyet
döneminde ilk kurulan derneğimizin adı “Dost Eli Yardımlaşma
Derneği” idi.
1961 Anayasası’nın
getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda Ankara
Kuzey Kafkasya Derneği kuruldu. Giderek 1970’ten itibaren
atayurdu ile yazışma, haberleşme, tek tük de olsa ziyaretler
başlayınca 1920’li yıllardan başlayarak küllenmiş olan dönüş
ateşi yeniden parladı, yeniden umut oldu, hasretle sözü
edilir oldu. Kuzey Kafkasya ile ilgili ilk bilgileri, ilk
ciddi yazıları saygıdeğer büyüğüm İzzet Aydemir’in
çıkarttığı “Kafkasya-Kültürel Dergi”de bulmaya başladık.
1970’li yıllarda tümü ile amatörce bir deneme olarak
yayımlanan “Kamçı” gazetesi, 12 Mart ara rejimi nedeni ile
12 sayılık deneme süresini tamamlayamadan yedinci sayısından
sonra yayınını durdurmak zorunda kaldı. Ankara’da çıkartılan
“Nartların Sesi” gazetesi de aynı akıbete uğrayarak 12 Eylül
hareketi ile kapatıldı. Bu iki küçük gazetemizde de yine
atayurt ve ürettiği kültür, diasporadaki sorunlar, atayurda
duyulan özlem yoğun bir biçimde işlenmiştir.
Topraklarından
kopartılıp dağıtıldığı günden bu yana varolan
ulusal-tarihsel eşitsizliklere, haksızlıklara, uygulanan
kendine yabancılaştırma ve baskı yöntemlerine, asimilasyon
politikalarına rağmen Çerkes halkı bugün de kendi sosyal ve
ulusal sorunlarına sahip çıkabilecek bir potansiyele
sahiptir, ve bugün de “DÖNÜŞ” ideali gerçekçiliğinden hiçbir
şey kaybetmemiştir.
Yamçı gazetesinin
çıkartılması için yapılan toplantılarda, tartışmalarda hep
bulundum. O günlerde varılması gereken hedef; “Çerkes
halkının kendi topraklarında kendi kaderini tayin etme
hakkının bulunduğu” ilkesinden hareketle en kısa zamanda
dönebilecek herkesin Atayurduna dönmesi idi. Tabii o günün
koşulları çok farklı idi. Sovyetler Birliği yönetimi
yaşıyordu. Döneceklerin iş bulma, konut edinme gibi
sorunlarının sosyalist ilkeler doğrultusunda devletçe
çözümlenmesi gereği söz konusu olduğundan dönüş için bir
sosyo-ekonomik alt yapı oluşturma çalışmalarının yapılması
gibi bir olay gündeme gelmiyordu.
Daha sonraları
1980’lerde başlayan ve hala süregelen dönüş hareketi ile
ilgili düşünceleri eleştirme furyası başlamıştır. Bu
eleştirileri yapan yakın dostlarımız her nedense 1980 yılına
kadar bu konularda susmuşlardır. Bu dostlarımız, Yamçı
dergisi etrafında birleşenleri, duygusal olmak, romantik ve
ütopik olmak, ayağı yere basmayan afaki politikalar
üretmekle suçlamaya başlamışlardır.
Öncelikle “Dönüş”
ideasının sosyo-ekonomik altyapısının oluşturulması
gerektiğini savunan bu dostlarımız, dönüş düşüncesinin
yayımlanmaya başladığı dönemin Kuzey Kafkasya’sı ile
bugünün Kuzey Kafkasya’sını kıyaslama gereğini göz ardı
etmektedirler. Bugün için elbette öncelikle sosyo-ekonomik
altyapının oluşturulması için çalışmak geçerlidir. Dağılan
Sovyetler Birliği’nden sonra devlet sübvansiyonunun
kalmadığı, herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda
olduğu bir dönemde sosyo-ekonomik altyapı elbette önemlidir.
Bugün gelinen aşamada Yamçı dergisi etrafında oluşturulan
görüş, bir tramplen görevi yapmıştır. Bu dönemin ve bu
dönemin fikirlerinin bir tarafa atılması en azından
kadirşinaslıkla bağdaşmayacak bir davranış olacaktır.
Bu derginin
çıkarılması için kısıtlı imkanlarını birleştirerek “Yamçı
Yayımcılık Ltd. Şirketi”ni kuranlar bugün yaşamaktadırlar.
Bunlar Arslan Arı, Eray Yüksel, Haluk Yediç, Dr.Namuk
Sarıgül, İbrahim Alhas ve Özdemir Özbay’dır. Derginin sahibi
ve sorumlusu Fahri Huvaj arkadaşımız idi. Dr.Necdet Hatam ve
Rahmetli Süleyman Yançatoral’ın emekleri büyüktür. Bütün bu
arkadaşları saygıyla anıyorum. Dergi yayımlanmaya başlayınca
sol fraksiyonlarda yer alan Çerkes aydınlarının çok şiddetli
ve o derecede de haksız, insafsız ve dayanaksız saldırıları
ve eleştirileri ile karşılaşmıştık. Bu arkadaşlar Yamçı
kadrolarını, yani dönüşü savunanları “Sola sızmaya çalışan
kaypak, küçük burjuva milliyetçileri” olarak
tanımlıyorlardı. Onlara göre, “Dönüş” fikri ütopik ve gerici
bir düşünceydi. Zaten Türkiye’de sosyalist devrim yakında
gerçekleşecek idi ve Türkiye Çerkesleri’nin etnik kimlikleri
ve hakları verilecekti. Dolayısıyla dönüşü ortaya atmak
devrimci harekete ihanet etmekti.
Sağ kesimde yer
alan, kimileri turancı, kimileri şeriatçı gruplarla omuz
omuza olan, ekonomik ve sosyal düzeyleri yüksek, rahatının
bozulmasından korkan kesim ise dönüş hareketini tamamen
komünist ideolojiye yönelik, boğulması ve susturulması
gereken bir fikir olarak görüyorlardı. Bu kesim, bağımsız ve
birleşik Kafkasya idealini savunurken, Kafkasya’ya gitmeden
oraya ayak basmadan Kafkasya’nın nasıl bağımsız ve birleşik
olacağını bugüne kadar bir görüş olarak ortaya
koymamışlardır. Bu ideal hep sloganlarda kalmıştır. Bugün
bir bakıma bağımsızlık yolunu seçen Abhazya ve Çeçenistan
var, ama bu fikrin sahipleri her nedense bu ülkelerle hiç de
ilgili görünmemektedirler.
Bugün dönüş
fikrinin dışında Çerkes halkının asimilasyon bataklığından
kurtarılmasını sağlayacak farklı hiçbir görüş hala
üretilememiştir. Dönüş iki açıdan önemini hala
taşımaktadır:
1. Kuzey
Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizin demografik sorunlarını
çözerek güçlenmelerini sağlamak için tek yol, hangi
yollardan geçerse geçsin, Dönüş’tür. Dönüşün atayurdu
kanadında altyapısını oluşturan, yasal düzenlemeleri
tamamlayan başta sayın Cumhurbaşkanı Carım Aslan ve bugün
mutlu ve kıvanç dolu bir yaşamı atayurdunda sürdüren dönüşün
ilk temsilcileri sevgili arkadaşlarımıza şükranlarımı
sunuyorum.
2. Çok hızlı bir şekilde yok olmakta olan
diaspora Çerkesleri’nin ve diasporadaki Çerkes kültür
ürünlerinin dönüşü her zamankinden daha acil ve zaruridir.
Geldiğimiz bu
aşamadan sonra yapılması gereken, Dönüş fikrini yeniden
tartışmak değil, Dönüş’ü hızlandıracak sağlıklı politikalar
üretmek, Dönüş’ün altyapısını oluşturacak sosyo-ekonomik
girişimleri realize etmektir. Toplumumuzun diaspora
kesimindeki yeni örgütlenmelerinin bu anlamda ele alınması
gerekmektedir.
Tüm
derneklerimize, kurulu ve kurulmakta olan vakıflarımıza bu
yolda zor ve kutsal görevler düşmektedir. Atayurduna dönüş
için çıktığımız kutsal yolumuzun aydınlıklı, pürüzsüz olması
dileği ile… |