|
Adığe
Bilim Araştırma Enstitüsü’nde görevli bir grup bilim
adamımız kültürel değerlerimizi derlemek ve incelemek üzere
Mayıs ayında Türkiye’ye geldiler. Bu çalışmaya katılan
tarihçi Cendar Mariyet Düzce anılarını Adığey
Cumhuriyeti’nde yayımladı. Önemli gözlemler içeren Cendar
Mariyet’in anılarını okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.
Adığe Bilim Araştırma
Enstitüsü ve Adığey Devlet Üniversitesi görevlilerinin
Türkiye’ye düzenledikleri bilimsel araştırma gezisinde ben
de bulundum. Soydaşlarımızın yaşadığı bu ülkeye gidişimizin
nedeni onların folklorik ve etnografik ürünlerini
derlemekti. Türkiye’de herhalde Adığe yaşamayan, (Adığelerin
bulunmadığı) tek bir yerleşim birimi olmasa gerektir. Biz
100 civarında köyde araştırma yaptık. İlk uğrak yerimiz
Düzce oldu. Bu ilçenin 80 bin nüfusunun 20 bini Adığe. İlçe
çevresinde 58 Adığe köyü var. Köylerin en büyüğü 100 haneli.
Bizim grubun görev alanı burasıydı. İlçeye gelişimizde bizi
ilk karşılayan Dernek Başkanı Nemeriko Aziz idi. Aziz’in
salt tavır ve hareketleri dahi Adığe olduğunu belli ediyor.
Bizi beklediği belliydi ve büyük bir memnuniyet içerisinde
bizi kalacağımız yere götürdü. Yanlış bir şey söylemekten
veya cümle kuramamaktan korkarmışçasına konuşuyordu. O günü
ilçe merkezinde geçirdik ve buradaki Adığelerle görüştük.
Görüştüklerimiz arasında 62 yaşında ve ekonomik durumu iyi
bir hemşehrimiz vardı. Yalvarsan da anavatanına dönecek biri
değil ama Adığe halkının çektiği sıkıntıları gözleri
yaşararak anlatıyordu. Kendisiyle daha sonra da buluştum ve
bir çok haber dinledim. Yine bu şehirde yaşamakta olan
Vusteko’lardan İsmail’i de iyilikle anımsıyorum. O da genç,
güzel, varlıklı biri. Adığelik için kendini feda edebilecek
biri gibi gördüm onu. Adığeler için bir etkinlik yapılacak
olsa elini ilk cebine atanlardan birisi.
Geldiğimiz günün akşamı
dernekte çok insan toplanmıştı. İçlerinde yaşlılar da vardı.
Yemızeş Necmeddin, Hatko Suat, Taymaz Kazım, Şhabe Hikmet,
Nepsev Orkan bunlar arasındaydı. Bunlar Adığe halkının
katettiği zorlu tarihi yolu iyi bilen kişilerdi.
Kendilerinden çok bilgiler aldım ve onlara müteşekkirim.
Toplananlar adına Taymaz
Kazım söz alıp bize “Hoşgeldiniz” dedi ve yaptığımız işin
önemine değindi. O akşam toplantıya katılanların
konuşmalarımızı iyice anlamadıklarını sezince yüreğim biraz
sızladı. “Dil kaybolduysa derleyecek ne bulabiliriz ki”
diyerek biraz moralim bozuldu. Bizi karşılayan insanlar sima
olarak daha önceleri gördüğüm, birlikte çalıştığım veya
akrabalarımdan birileri gibiydiler. Güler yüzle, sevinçle ve
yapacağımız işin önemini anlayarak ve bunu ortaklaşa
yapmamız gerektiğinin bilincinde olarak bizi karşıladılar.
Gece saat 03.00’e kadar dernekte oturduk, Adığelik üzerine
konuştuk ve sabahleyin kalkıp işe koyulduk.
İşe önce Düzce’ye 10 km.
mesafede Bıramcehabl’den başladık. Köyün yeri çok güzeldi.
Bizi köye Berzec Mustfa götürdü. Köyde 35 aile yaşıyor.
Çoğunluğu Şapsığ, iki aile de Abzah. Bu köyde derlediğim
bilgilerden ve karşılaştığım insanlardan hoşnut olarak
ayrıldım. Köy halkı dirlik, düzenlik içinde içki içmeden
yaşıyor. Bu neye değmez ki? Tüm insanlar yoğun bir şekilde
dinle ilgiliydiler. Kadınlarına önem veriyor, onlara büyük
saygı duyuyorlardı. Kadınlar da kendilerini korumasını iyi
biliyorlar ve ev işleri ile uğraşıyorlardı. Eskiden köye
misafir geldiğinde tüm köy halkının toplanması geleneğinin
yaşatılmakta olduğu ve tüm köy kadınlarının konuk evinde
toplanıp çabucak sofra kuruvermeleri dikkatimi çekti.
Yemekleri bizimkilere benziyordu. Çetşıps, pasta, yoğurt,
peynir ve başkaları. Bunlarla birlikte Türk yemekleri de
yapıyorlar.
Karşılaştığımız tüm
insanlar anlaşmışçasına köylerimizde cami olup olmadığını,
namaz kılıp kılmadığımızı, Türkçe bilmeden nasıl
yaşadığımızı sordular. Namaz kılmadığımızı, oruç
tutmadığımızı ve Türkçe bilmediğimizi söyleyince biraz soğuk
davrananlar da oldu. Kimi yerlerde, gelen bir akrabanın
çocuklara tanıtılması gibi tüm köy çocuklarının toplanıp,
bizi tanıttıkları oldu. Çocuklar Adığece bilmiyorlardı ama
yaşlı gelince ayağa kalkılması gerektiği, misafirin nasıl
karşılanacağı gibi adetleri iyi biliyorlardı. Nasıl hizmet
edeceklerini bilememecesine gözlerimizin içine bakıyorlar ve
yanımızdan ayrılmak istemiyorlardı.
Düzce yöresindeki
Adığeler Şapsığ ve Abzah. Kıyı Boyu Şapsığ Bölgesi’ne daha
önce folklorik ve etnografik materyaller toplamaya
gitmiştim. Oradakilerin gelenek ve görenekleri ile Türkiye
Şapsığları arasında büyük benzerlikler gördüm. Nereye
gitseler, evlerinin kapılarını kitlememeleri bunlardan
biriydi ve bu davranışı ilginç buldum. Yemeklerinde de
benzerlikler vardı. Konuşmalarındaki makam ve şekil de
benzeşiyordu.
Karşılaştıklarımdan
Neğuçu Hikmet güleryüzlü, cömert bir insan, Adığe olduğunu
bir dakika dahi unutmayan bir genç. Adığelerle ilgili tüm
yayınları toparladığı ilginç bir arşivi var. Gönlü
anavatanına dönük olan biri. Belirtmek isterim ki dönüş
yapmak isteyenler çok az. Evinin bir köşesini
Cumhurbaşkanımız Aslan Carım’a ayırmış. Onun resimleri ile
süslemiş. Bir yakını ve dostu gibi Carım’ı sevmekte
olduğunu söyledi.
Düzce’deki Adığelerden
Bıj İshak’tan söz etmek isterim. O, 82 yaşında olmasına
rağmen genç ve güzel görünümlü biri. Aklı ve sezgisi derin
biri olarak gördüm. Söylediği her söz derin bir anlam
taşıyordu. Düğünler, çocuk eğitimi ve bazı hastalıkların
tedavisi üzerine bilgiler verdi. Sonra bir dansın hikayesini
anlatmaya başlayınca kendi kendine melodisini söyleyip
oynamaya başladı. Ayrılırken, bugünkü konuşmalarımızı
kendisinin yıllarca konuştuğu Adığece’den daha değerli
bulduğunu söyledi. İshak, üniversite bitirmiş, müfettişlik
yapmış, mali durumu iyi biriydi. Üç kızı bir oğlu vardı.
“Dünyada hiçbir şeye ihtiyacım yok ama yine de talihsizim”
dedi. Neden diye sorduğumda: “Çocuklarımın hiçbirinin Adığe
eşi olmadı” diye konuştu ve başını çevirip gözlerinden gelen
yaşı bizden gizlemeye çalıştı. Onun siması hiç gözümden
gitmiyor ve yüreğimi sızlatıyor.
Düzce Derneği’nde görevli
bir kadın, Şaguj Remziye’yi hiç unutamıyorum. O Düzce’deki
üniversitesitede Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Tam bir
Adığe kadını dedirtenlerden biri. İyi Adığece bilmiyor ama
Adığelik için canla başla çalışıyor. Bu iş için çok zaman
harcıyor. Adığelerle ilgili bir çok şeyi biliyor, bir çok
atasözü derlemiş. Anlattıkları arasında bana en ilginç
geleni 6 mayıs gününü kutlamalarıydı. “Hızır Peygamber gibi
yetiştin” sözü bugüne dayanıyormuş. 6 Mayıs günü Peygamber
Hızır ve İlyas bir akarsu başında buluşurlarmış. İnsanlar o
gün erkenden nehir kıyısına gidip, dileklerinin yazılı
olduğu kağıtları kum altına gömüyorlar. Sonra evlerine dönüp
ateş yakıyorlar. Ateş kişiyi günahlarından temizliyormuş.
Evlerinin pencerelerini açıp hava akımı yaptırıyorlar.
Kötülükler hava akımı ile evden çıkıyormuş. Remziye bu günü
sabırsızlıkla bekliyordu. Bildiği bunca şeyi nereden
duyduğunu sorduğumda nenesinden öğrendiğini söyledi. Nenesi
83 yaşında, adı Nazire, Gucenbelerden. Güzel konuşan, akıllı
ve zeki biri. Adığece söylediklerimizi anlamayanlara da
çeviri yapıveriyordu. Remziye’nin Adığe tarihi üzerine
bildiği bunca haberin kaynağı da bu yaşlı kadındı.
Şhalahoköy düzenli küçük
bir köy. Halkının çoğu Şhalaho olduğu için bu ismi almış. 37
aile yaşıyor. Konuk olduğumuz eve tüm köy halkı toplanmış
gibiydi. Bizi değerli konuklarını karşıladıkları gibi
karşıladılar. Anlattıkları ve hatırladıkları çokça. Ancak
bunları anlattırabilmek için bizim de çok konuşmamız gerekli
oldu. Yaşlı kadınlar bize “Bunca yıl yaşadık, şimdiye dek
bir tek Adığe gelip bize bir şey sormadı. Birileri de bizi
hatırladılarsa sağ olsunlar” dediler.
Sizi hatırlayıp bizi
gönderenler Türkiyeli olup Almanya’da yaşayan Vucuhu İhsan,
Yedic Batıray, Bedenoko Harun, Temzoko Vumar, Nağo Rıza ve
anavatandan Meşfeşu Necdet ile Huvaj Fahri diye
söylediğimizde bu insanlar için yaşlı kadınlar dua
ediyorlardı. Karşılaştıklarımız bizim sorduklarımızdan az
olmamacasına kendileri de bize sorular yöneltiyorlardı.
Düzce köylerinden
Vubıhhable’de Neteho Acılet ile tanıştım. 72 yaşındaydı. O
yaptığımız işlerle ve söylediklerimizle pek ilgilenmiyordu.
Namaz kılmayışımıza ve oruç tutmayışımıza çok üzülmüştü.
Kendisine şaka ile takıldım. “Namaz kılıyoruz, oruç
tutuyoruz diye seni kandırabilirdim ama gönlüm razı olmadı.
Kalbi temiz olan insanı affetmek gerekir derler. Bizi affet
ve bir şeyler anlat” diye yalvardım. Yavaş yavaş konuşmaya
başlamıştı ki, sesini kaydettiğimi söyleyince “Sesimi
erkeklerin duyması günahtır, ben Hacıyım, sil” diye
yalvarınca ses kaydını sildim. “Anavatanı görmek ister
misin?” diye sorduğumda “Allah göstermesin gavurun yaşadığı
toprağa nasıl ayak basarım” cevabını verdi.
Gündüzleri
kaydettiğimizden daha fazlasını akşamları Düzce Derneği’nde
kaydediyorduk. Akşamları derneğe çok insan toplanıyordu ve
her gelen bir konuya hazırlanmış gibiydi. Her akşam genç kız
ve erkeklerin katıldığı toplantılar düzenliyorlardı. Müzik
ve oyunları bizimkilerden farklıydı. Gençler
terbiyeliydiler, davranışları güzeldi, ancak Adığece
bilmemeleri üzüntü vericiydi. Düzce Derneği’nde iyi akordeon
çalanlar var. Bunlar, Şevoş’u Tambiy ve Altay’dı (Altay’ın
soyadını hatırlayamıyorum.) Altay Nalçik Üniversitesi’nde
okuyor ve Rusçayı da iyi konuşuyordu.
Tambiy Ürdün doğumluydu
ve Adığeceyi iyi bilmiyordu ama Adığe şarkılarını iyi
biliyor ve akordeonla çalıyordu. Pheçiç’i olmadığını görünce
arkadaşımız Ğuçıps kendisine Pheçiç hediye etti. Daha önce
de gittiğimiz derneklerde her akordeon görüşümüzde Pheçiç
hediye etmiştik.
Cenaze ve düğünlerin
yapılışından söz etmek istiyorum. Çünkü bunlar bizimkilerden
bir hayli farklı. Birlikte yaşadıkları halkların bir çok
geleneği de alınmış. Cenaze törenleri bizimkiler gibi
meşakatlı değil. Biz cenazeyi evde ne kadar çok bekletirsek
o kadar iyi biliyoruz, onlar ise ne kadar çabuk toprağa
verilirse o kadar sevap diyorlar ve bir an önce gömmek
istiyorlar. Bizim gibi cenazenin üstüne çeşitli örtüler
örtmeye de uğraşmıyorlar. Cenazeyi halı üzerine yatırma
gelenekleri olmadığı gibi cenaze kaldırıldığı gün yemek
sorunları da olmuyor. “Bir ay oruç tutan insan bir saat
yemezse ölmez” diyorlar. Erkeklerin başı örtük cenazeye
katılma zorunlulukları da yok ama cenaze namazı kılınırken
herkes cebinden beyaz takkelerini çıkartıp başına geçiriyor.
Tüm kadınların başı örtülü (cenaze yoksa da öyle). Cenazeye
katılan herkes ayakkabısını çıkarıp cenaze evine giriyor.
Ayakkabılarının karışmaması da enteresan. Niçin ayakkabı
çıkardıklarını sorduğumda “Ayakkabı ile girmek, ev sahibinin
başını ayak altına almak gibidir” dediler. Sonradan
farkettim ki, nereye girsen ayakkabı çıkarılıyor, kalabalık
düğün evlerinde bile.
Cenaze evinde ateş
yakılmıyor, yemek hazırlanmıyor, bu görev komşulara düşüyor.
Yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günleri yapıyorlar. En çok
da 52. gün üzerinde duruluyor. Birinci yılı da anılıyor
ancak bizim gibi yapmıyorlar. Bizim cenazelerimizde sürekli
ağlama sesi olmazsa “Ne kadar da zavallı tören” diyorlar.
Türkiye’de ise ağlama ve öksürme yok. Onun yerine Kur’an
okumayı yeğliyorlar. Mezarlığa bizim gibi gitmiyorlar ve
kadınlar mezarlığa alınmıyor. Mezarların üzerinde anıt ve
duvar bulunmuyor, insan çıktığı toprağa rahatça dönebilmeli
diyorlar.
Düğün törenlerimiz
arasındaki tek benzerlik ise evliliğe düğünle başlamaktan
başka bir şey değil. Diğerleri hepsi farklı. Evlenen genç,
gelini almaya gitmiyor. Arkadaşları getiriyorlar gelini.
Evlenen genç başka bir evde kalıyor ve bu eve nenejıy
deniyor. Gelini götürdükleri eve ise neneguaş deniyor. Kız
evinde de düğün yapılıyor. Bunu Türk geleneği olarak
benimsemişler. Gelinin yaşı ne olursa olsun beyaz gelinlik
giyiyor. Damat ve gelin düğünde birlikte oynatılıyor. Bizde
kendi düğününde oynamak uygun görülmüyor ama Türkiye’de
uygun buluyorlar. Evlenme işinde ulus ayrımı yapmıyorlar.
Türklerle evlenmekte bir beis görmüyorlar ve hepimiz
Müslümansız diyorlar. Bunu uygun bulmayan bir tek kişiye
rastladım. Ğuğeju’lerden Musa. Adığece’yi güzel konuşan
Musa “Eşi Türk olan aileyi yarım buluyorum” dedi. Gençlerin
gençken evlenip aile olmaları için ana babalar acele
etmiyorlar. Evlilik yapmamış gençleri çokça. Bunun sebebini
düğün için çokça para gerektiği ve bunu denkleştirinceye
kadar zamanın geçtiği şeklinde söylediler.
Düzce’de
karşılaştıklarımız, gördüklerimiz ve derlediklerimiz bir
yazıya sığmaz. Karşılaştığımız her kişi ve girdiğimiz her
aile hakkında bir kitap yazılabilir. 9 gün süreyle
çalıştığımız Düzce’den ayrılırken çokça insan toplanmıştı
bizi uğurlamaya. Yakın akrabalarıymışçasına bizi
uğurladılar. Kendilerini çok sevdik. Onlar da bizi sevmiş
olmalılar ki, ayrıldıktan sonra bizi telefonla arayıp
sormadıkları bir gün dahi geçmedi. Kendilerine çokça
müteşekkiriz. |