Kosovalı’lar
döndüler... Yılların beklentisi, özlemi, umudu kısmen de
olsa gerçekleşti. Onlar artık “Anavatanlı”. Çoğu
kimsenin aklının ucundan geçmezdi belki de Kosova’da
yaşayan Adığelerin mallarını mülklerini bırakıp Vatan’a
dönecekleri. Belki kendilerinin bile....Artık ne
diyelim, darısı başımıza...
Peki “kimdi
Kosovalı Adığeler?” Bu zamana kadar Yugoslavya’da
Adığelerin de yaşadığından birçoğumuzun haberi yokken,
1995’te Hasan Mercan isimli bir araştırmacı, kalkıp
Kosova’ya kadar gidiyor Çerkesler’i tanımak için...
Çalıştığı Çığ isimli “Kültür Yazım ve Sanat”
dergisinde Çerkes asıllı Prof. Dr. Muharrem Yusuf
Tsey’den doküman edinerek, başlıyor işe ve yola
koyuluyor. “Adığe” isminde bir Çerkes köyüne konuk
oluyor...(Bahsi geçen bu Çerkes köyünün yarısından
fazlası artık Maykop’ta soydaşlarıyla beraber
yaşıyorlar.)
Prizen’de
hazırlanan bu derginin 6.sayısında yer alan “Adığe Denen
Bir Çerkes Köyü Var Kosova’da” isimli röportajının bir
kısmını yayınlıyor, Hasan Mercan’a da harcadığı bu
emekten ötürü teşekkür ve takdirlerimizi iletiyoruz.
“Yıllar yılı,
Dünya görüşü ayırt etmeksizin, dededen toruna
düşünürlerin yanında yer aldı düşünmezler ordusu, bize
göre ama loncamızın kültür mirasına dokunmadılar!” dedi
Muharrem Yusuf Tsey ve “Bizim Adığey’e, ora, yaşlılarına
“merhaba” demek için önce “Wimafe Ş’u” yani, günaydın
demen, köyümüz hakkında bolca bilgi edinmen, gafil
yakalanmaman için de Çerkesler’le ilgili bolca bilgiye
sahip olman ön koşuldur, unutma, Hasan kardeş” diye
ekledi. Elime de bolca gereç sıkıştırıverdi ki, yandım
Allah! ( Verdiklerini inceletmek için verdiğim mücadele,
bir romana, bir oyuna ayırdığım vakitten farksızdı
desem, yeridir.)
Adığey’e
Düzova’ya ya da Aşağı Stanovça’ya (şu Stanovça adı bana
oldukça ters düştüğü için, İpek-Deçan arası, Yanova diye
adlandırılan, ama sırf yedi kardeşin kalabalık ailesinin
yaşadığı bir avuç köyün de adı Stanovça’dır ve vakt-i
ezelinde, kabilenin erkeklerinden biri bir kan davası
yüzünden Adığe’ye, yani Düzova’ya yerleşip gizlenmiş,
aile kurup köyün adına zor-una tapuzu’na Stanovça
dedirtmiş...) vardığımda vakit öğleydi ve gökyüzü kış
mevsimine inat masmaviydi; yaban kestane ağaçlarının
dalları çıplaktı, ama üzerindeki kargalar bir çiftin
inadına seviştikleri büyük konuşuyordu bana göre o anda
beyaz badanalı evler de, gökyüzünün birleştiği çizgide
tarihin içinden bir soyu kuşatır gibiydi. Bir başka
veren. Hem çağcıl, hem de çağdışılığın simgesiyle
leşdebelleş bir köy. 30 aile (sülale olarak). 300’ün
üzerinde bir avuç Çerkes halkı. İçinize
sindirebileceğiniz bir Kosova fotoğrafı. İnsanları dobra
dobra, insanları sevecen. İkiyüzlülük, kokuşmuşluk yok,
ama yüzlerinin çizgilerinin her birinde birer kuşku
simgesi saklı.90 yaşındaki Hacı Şuayip Haydar Hasan
Efendinin mavi gözlerinin bakışları beni inceledikçe
Çerkes soyuna has bir kuşkunun iç evreninin yazılmamış,
yazılamamış suskun, ölüme mahkum dizelerini” armağan”
eder gibiydi de, Çerkesçe zar zor Günaydın’ımı verirken
bile kendi kendime Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun
Ne güç
sıyrılıp çıkmak uykulardan
Ömrü koptuğu
yeren bağlayabilmek ne güç
ne güç
varabilmek birdenbire
günün güneşin
lezzetine
karanlık
bulaşıyor insanın etine!
dizelerini
mırıldanmaktan medet aradığım anda, Muharrem kulağıma
fısıltıyla ”Hele Hacının elini öp de dile geliversin”
demesiyle varsıllaştım.
“-Korkuyor
muyuz? Hayır! Korkmak, Eflatun’un deyimiyle gelecek bir
kötülüğü beklemektir. Öfkeli miyiz? Hayır, öfke kördür;
bizi götürebileceği bir yer yoktur. O aklın düşmanıdır.
Ha, ağlıyor muyuz? Hayır, yüzü güneşe dönük insanlar göz
yaşına yol vermez, kurutur, atar. Kinli miyiz? Hayır
evlat ; kin insanı aptallaştırır. Soracaksın yaralı
mıyız? Evet ama bünye sağlamsa, yarayla yaratılan kanı
yeniden yapar. Güçlü müyüz? Avazım çıktığı kadar “Evet”
demek istiyorum, ama ürperiyorum. Sanki çok yakın bir
dost, elinin tersiyle dudaklarıma vurup” anladık, ne
bağırıyorsun, Çerkes’sin tamam” diyecekmiş gibi; beni
ürperten düşmen değil dosttur, gazeteci... ”Hac seferi,
töre, derken,Hacı bize gönül verdi ve anında Muharrem’e
Çerkesçe “Hadi konuğu özel odaya yerleştir de,
rahatlasın, yaşlı eşrafı da toplanıp isteğini
yerine getirelim bi güzelce” diye öneride bulundu.
Muharrem’in bana verdiği bilgilere göre, Adığe Çerkesleri
(köye bu adı bir çeşit Adığe adlı bir Çerkes boyuna
dayanarak vermişlermiş 1854 yılında daha. Eski
S.Birliği’nden gelip, Priştine, Kos. Mitroviçası’nın ana
caddesinin ortasındaki Düzova’ya (şimdiki aşağı
Stanovça’ya) yerleştiklerinde daha. 130 aileden sadece 30
ailesi var köyün. Ötekilerinin hepsi Türkiye’ye göçüşmüş.
Dini din, dili dil, soyu soy, boyu boy bilen tüm baskılara
karşın, Çerkesçe’yi seve seve konuşan, bugün ilkokullarında
Çerkesçe öğrenim gören çocuklara bile soylarının tarihini
döne döne aşılayan bu 30 ailenin 300’ün üzerindeki kitle
arasında aydın, mimar, mühendis ve öğretmende yetişmiş.
16.y. yılda İslamiyet’i bağırlarına basmış ve böylece
çoğunlukla Müslüman olarak biliniyorlar ve öyle yaşıyorlar.
Haklarında “çingene”, “kabel” şeklinde iftira, üzücü sözler
söylenmişse de onlar benliklerini korumuş, köyceğizlerine
sığınarak Çerkesler’e yönelik tüm gelenek ve göreneklerini,
dilerini, soy ve boylarını bugüne dek yaşatabilmişlerdir.
Hangi ulusun, hangi tarihi muharebelerinin etkisinden olduğu
kesinlikle bilinmediği halde, Çerkesler de kan davası hala
geçerli, ama bereket Müslümanlık yüzünden bu konu giderek
azalıyor ve boylarına layık bir şekilde, tarlayı tarla,
demirciliği demircilik, hayvancılığı da hayvancılık
bilerekten uysal, sakin, hüzün dolu ve zamana kuşkuyla
bakarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Güzel kızlarıyla zengin
folkloruyla, dillere destan şarkılarıyla ad yapmış
Çerkesler’in sadece bu köyde var olmaları da incelemeye
değerdir.
Bilindiği gibi, Çerkesler çağlar çağı benliklerinin izinden
gitmiş, zamanla yitmiş, zamanla da içgöç ile safi göçten
azalmış,, lakin Çerkes kalmak, Çerkesce’yi geliştirmek ve
tarihten silinmemek için bugün bile savaşım vermek ve ana
ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmekteler...
“Konuk odasında” Hacı Haydar yanında Hacı Osman İlyas, Hacı
Şaban İlyas da varlar. Boğuk, düzgün olduğu kadar da yer yer
anadillerine kaçan şive ile sohbet edenlerin hepsi, bizim
insanlarımız, bizim alınyazımız, bizim tarihimiz. “Cebin
doluysa herkes sever”, “Kedinin olmadığı yerde fare cirit
atar” gibi deyişleri kullanan, yüz çizgilerinden,
bakışlarından, davranış ve paranteze sokulmuş kuşku ile
korku arası ikircikli tutumlarından “okuyabildiğimiz”
kadarıyla, Yunan “sıkıntısını”, Hun “huyunu”, Avar
“cilvesini”, Hazar “yitikliğini”, Kırımlılar “hazzını”,
Osmanlılar “iştahını”, Gürcüler “beklentisini” ve Doğu
Avrupa “yabancılığını” olduğu kadar, Müslümanlık “inancını”
sezmek olası.
Ölenleri çok, doğanları az, gurbetçileri çok fazla olan Adığeliler’in giyim kuşamları, kadın milletinin gelenek ve
göreneklere yatkın söylenceleri dillere destanmış Muharrem
dosta göre, lakin, Adile Recep ve Mevlüde Şahib gibi
kadınlardan söz edilmişse de, aralarına karışmak gayri
mümkünmüş, töre işte.
Fotoğraf çektirmek yasak, Muharrem’in verdikleriyle yetinin,
adımızı anmanız, sesimizi duyurtmanız yeterli gibisinden söz
etmeye duran 30 hanelik Çerkes köyü insanlarından, dostum
Muharrem’e her şey için kendi ve Çığ okurları adına candan
teşekkür ederken, konuk odasından çıkar çıkmaz, bakışlarımı
verdiğim gökyüzünden sanki, gazete sayfalarının köşesinde
bucağında sık sık rastladığımız duyuruya çalan bir SES
ahenkleşip kulaklarıma ine ine yerleşivermişti:
“-Kimliğimi yitirdim...Yenisini çıkaracağımdan, eskisinin
hükmü yoktur.”