|
Bir sözcükler ülkemiz var. Konuşa konuşa
yolumda
taş taş üstüne
koyarım.
Bir sözcükler ülkemiz var.
Bu yolculuğun
sonunda
Bu yazıda, Mahmut
Derviş’ in şiirinde de dile getirildiği gibi, ya sürgünde ya
da İsrail işgali altında yaşayan yaklaşık 5 milyon
Filistinli’nin, içinde artık Filistin denilen bir ülkenin
olmadığı bir dünyada kendilerini Filistinli olarak
tanımlarken karşılaştıkları sorunlar tartışılmaktadır.[i]
Filistinliler’in
1948’de anayurtlarını yitirmelerinden sonra, sürgünde
oldukları yerlerdeki farklı deneyimlerine uygun olarak bir
dizi farklı “Filistin” ortaya çıkmıştır. 1948 Savaşı yerli
Filistinliler’i dünyanın birçok ülkesine dağıtarak İsrail
Devleti’ni doğurmuştur. 1949’da yapılan ateşkes ile
İsrail’in savaşta kazandığı toprakların sınırları
sabitleştirilmiş olmasına karşın bu sınırlar manda
Filistin’in % 73’ünü İsrail Devleti sınırları içinde
bırakmış ve el konulan topraklarda yaşayan 861.000
Filistinlinin 711.000’inini sürgün durumuna sokmuştur. 1967
Savaşı ise manda Filistin’in geri kalan kısmının da İsrail
denetimine geçmesi ve 200.000 Filistinli’nin daha ülkeyi
terk etmek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır.1986
rakamlarına göre İsrail Devleti’nin dışında yaşayan
2.880.000 Filistinli bulunmaktadır. İsrail’in işgali
altındaki topraklarda yaşayan yaklaşık 2.040.000 Filistinli,
bir zamanlar Filistin olan topraklarda yaşıyor olmalarına
karşın, anayurtlarını yitirmeye tanık olmuşlardır. Bowman’a
göre İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar’da yaşayan
Filistinliler’in durumu da fiilen bir sürgün yaşamıdır.
İsrail’in sosyo-politik düzeninin kurulması ile birlikte
ortaya çıkan yer değiştirmeler ve kopmalar, gerek
“dışarıda”ki gerekse “içeride”ki Filistinliler’in kendi
kimliklerinin temeli olan toprağın oldukça farklı bir
biçimde, el konulmuş ve çalınmış olarak algılanmasına yol
açmıştır. Bu düşünceyle onların, Filistin olan topraklarda
yaşamaları, anayurtlarından sürgün edildiklerine dair
iddialarını hiçbir şekilde çürütmemektedir. Çünkü “anayurt”
kelimesi, oluşumu, ulusalcı bir söylem içinde ve ulusalcının
kendi kimliğinin tam anlamıyla gerçekleneceğini düşündüğü
yerdir. Filistin kimliğinin yadsındığı bir alan, gelecekteki
Filistin ulusunu üzerinde kurmayı düşündükleri toprakla aynı
olsa bile, Filistinliler’in anayurdu olarak düşünülemez.
Cemaatler,
bireylerin kendilerini üyesi olarak düşündüğü bir grup
düşüncesiyle var olurlar. Aynı zamanda “kendileri” gibi olan
ötekiler hakkında düşünme ve konuşma biçimidir. İnsanlar
kendilerine benzediğini düşündükleri insanlarla cemaatleri
oluştururlar.
Benedict Anderson
cemaatin bu yönüne işaret ederek “En küçük ulusun üyeleri
bile, üye arkadaşlarının pek çoğunu asla tanımayacak,
karşılaşmayacak, hatta haberini bile alamayacaktır, yine de
her birinin zihninde cemaattaşlıkları imgesi, düşüncesi
yaşar” demektedir.
Bir ulusal
cemaatin bütünselliğini o cemaat üyelerinin küçük bir
kesimiyle tanışıklık yoluyla imgeleyen ya da ulusun
niteliğini yerelleşmiş adetlerle ilgili bilgisini genişletme
yoluyla kavrayan insanlar, bütünüyle farklı adetleriyle,
farklı grupların kendi deneyimleriyle ulusal cemaat ve ulus
imgelerini inşa eden ötekilerle sert bir anlaşmazlığa
düşeceklerdir. İşte bu bağlamda ulusal cemaatin çok farklı
yerlere dağıldığı Filistinliler’inkine benzer örneklerde,
ulusu anlayış düşüncesiyle, imgeyle ilgili bu sorun
görülmektedir. Dağınık yerleşim sonucu, çeşitli diaspora
alanlarında bulunan Filistinliler’in Filistin imgelemeleri
çok farklıdır, bir alandaki Filistinliler diğer bölgelerdeki
Filistinliler’i yabancı hatta düşman gibi görebilmektedir.
Ulusun verili
olarak alındığı yerde, ulusal kimlik, ulusal cemaat bağlamı
içinde kabul edilen farklı kimliklere bir arka plan olarak
işlev görür. Ortaya çıkan anlaşmazlık, ikincil kimlikleri
içine alarak yutan ulusal kimlikten çok bu ikincil
kimliklere bir tehdit olarak algılanır Söylemsel olarak
ulusun tehlikede olduğu belli olur olmaz, muharebe hatları
çizilir ve seçici dışlama/kapsama süreçleri devreye girer.
Bu sebeple belli bir hegemonyacı grup ulusun dağılma ya da
çürüme tehlikesinde olduğunu iddia edip, ulusun karakterini
moral ya da siyasal çizgilere uygun olarak “düzeltme”ye
kalkıştığında, ulusal kendiliğin bileşen parçaları düşman
olarak damgalanır. Bu durumda grupların söylemleri yeterince
etkili olursa, görünüşte bu ayrı gruplar arasında
eşdeğerliliği yaratan bölünme ya da parçalanma süreçleri
devreye girebilir. Fakat, grupları ideolojik aygıtların
operasyonlarıyla öne çıkararak, ya da ulusal konsensus
yıkıcı oldukları anlaşıldığında cezalandırıp bastırarak bu
grupları yalıtıp marjinalleştiren devlet, böylesi süreçleri
genelde sınırlar. Bu şekilde bölünme ve parçalanma
süreçleri ulusal imgeselin çözülmesi, dolayısıyla bizzat
ulusun dağılması tehlikesinin belirtisidir.
Bir ulus
yitirildiğinde ya da tehlikedeymiş gibi algılandığında
bunun nedenini tanımlama konusu ortaya çıkar. Kendilerini
ulussuz uluslar olarak kavrayan insanlar, kendi ikincil
kimliklerini etkileyen bütün çelişki tezahürlerini kendi
uluslarının yadsınmasının belirtileri olarak yorumlarlar.
İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar’da mülksüzleştirme,
işsizlik, cezalandırmalar, vs. Filistinliler tarafından
İsrail Devleti’nin Filistin varlığını yok etmeye yönelik
sistematik programının kanıtı olarak yorumlanır. Ayrıca
ulusal cemaatin göreli olarak bir dizi yerleşim bölgeleri
biçiminde tüm dünyaya yayıldığı çağdaş Filistinliler’inkine
benzer bir durumda, “Filistinli” teriminin bütün
Filistinliler için bir kimlik etiketi gibi işlev görmesine
olanak sağlayan bulanıklığı, eş zamanlı olarak, terimi,
tikel düşmanlıklardan zarar gördükleri ortamlardaki
Filistinliler’e kendi durumlarını farklı durumlardaki
Filistinliler’inkine benzer kabul etmelerine olanak
sağlayacak ayırt edici nitelikler duygusunu veremez duruma
da getirir.
Raja Shehadeh “The
Third Way” adlı çalışmasında şöyle diyor: ”Amman’a gitmem...
Ürdün’ün başkentinde, zenginleşmiş ve olabildiğince yüzeysel
bir tavırla mücadelemize dil ucuyla değinen insanlar görmek,
yoksul ve sevgili toprağımda sineye çekilebilenden çok daha
yutulmazdır.” Bu da her cemaatin farklı, çelişkili biçimleri
yaşadığı diasporik durumda, her tikel cemaatin üyeleri
kendileriyle “aynı” çelişkilerden zarar görenleri kendi
ulusdaşları olarak düşündüklerini gösterir. Nitekim R.
Shehadeh’in İşgal Altındaki Topraklar’da alan çalışması
yaptığı sırada görüştüğü Filistinliler, Batı’da Filistin
Hareketinin sözcüsü olarak kabul edilen Edward Said’den “O
Amerikalı” diye söz etmektedir. Bu da gösteriyor ki her
Filistinli cemaat kendi tikel durumunu “Filistinli” olarak
görmüştür. Diğer grupların mücadelelerinin “Filistinli”
niteliğini reddetmiş ya da göz ardı etmiştir.
Tüm bunların ışığı
altında, Filistinli kimliği ile ilgili tikel eklemlenmelerin
nasıl Filistin Ulusu’nu birleştirmekten çok parçalama işlevi
görebildiği açıktır. Bu konuda Filistinli kimliğinin
anlamını farklı biçimlerde inceleyen üç Filistinli’nin
eserleri (Fawaz Turki’nin The Disinherited: Journal of a
Palestinian Exile, Edward Said’in After the Last Sky:
Palestinian Lives ve Raja Shehadeh’in The Third Way: A
Journal of Life in the West Bank adlı eserleri) örnek olarak
incelenebilir.
Fawaz Turki ve
O’nun kuşağı için Filistinli olmanın anlamı küfredilmek,
taciz edilmek, sömürülmek ve hapsedilmektir. Böylece,
kamplı Filistinliler için düşman olan, kendi halkını
Filistin’den kovanlar olmaktan çıkıp, önce genel olarak
“Araplar”, ardından da sürgünlüklerinde kendilerini sömüren
herkestir.
Ghurba’da
(gurbette) kamp yaşamının yarattığı Filistinliler, geçmişle
hiçbir bağları olmadan ve şimdiyle çok az baskıcı-olmayan
bağlantıyla büyüdüler. Deneyim pek çoğunu, Turki gibi,
ulusalcı parametrelerden çok enternasyonalist parametreler
içinde çalışan devrimcilere dönüştürmüştür.
Edward Said After
the Last Sky adlı eserinde Filistin Ulusu, bir parçası
olduğu Filistinli cemaat gibi, ortak sahip olunanlardan çok
ortak yitirilenlerle gevşek bir şekilde birbirine bağlı
bireylerden ibaret bir gruptur. Said’in “Filistinli”si, onun
tanıdığı Filistinliler’in bir bileşimidir ve onun
tanıdıkları kapitalist dünyanın kural tanımaz havasının
ortasında sürgün ağına takılmış, bu dünyaya karşı yola çıkan
bir kimliğin kutsanmasında yabancılaşmadan kısa bir süre
kurtulup rahatlama imkanı bulan kişilerdir.
Raja Shehadeh’e
göre Filistinli’nin kimliğini deforme edip dağıtan ve
Filistin’i çalan siyonizmden önce var olmuş Filistinli’nin
idealitesidir. Filistin’i ve onun henüz belirli olmayan
sınırlarını dolduracak imgelenmiş cemaati “sabitlemez”;
gelecekteki bir ulusal zeminin sınırlarını ve nüfusunu
imgelemeye bile başlamadan önce girişilmesi gereken tikel
bir mücadele tasarlar. Shehadeh, “toprağın halkınızla ve
dolayısıyla sizinle özdeşleşmesi”nin İsrail ve İşgal Edilmiş
Topraklar’ın her tarafındaki Filistinliler’in yüreklerinde
ve zihinlerinde gerçeklendiğini kavrar. Bu özdeşleşmenin, bu
insanları ortak bir toprağın -çalınmış ve geri alınması
gereken bir toprak olsa da- vatandaşları haline getirerek,
özel topraklarıyla ilgili önceki ve yakın zamandaki
deneyimlerinin zorunlu kıldığı yalıtılmışlıktan kurtardığını
kabul eder.
Büyük ölçüde,
İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar’da yaşayan geniş ölçüde
heterojen Filistinli nüfusun tekillikleriyle
karşılaşabildiği, onlarla konuşabildiği ve onlara saygı
duyabildiği için, Shehadeh imgelenen Filistinliler
cemaatinin, hem her türlü baskı altında acı çeken çok
çeşitli bir nüfus, hem de İsrailli saldırılara karşı
topraklarını ve yaşamlarını ele geçirme mücadelesinde
birleşen tek bir kolektivite olduğunu kabul eder. Turki ve
Said’den farklı olarak Shehadeh için hiçbir “Filistinli”
yoktur; sadece bir Filistinliler çokluğu vardır.
Bugün
Filistinliler’i etkileyen baş sorun, Laclau ve Mouffe’nin
“toplumun olanaksızlığı” dedikleri konudur. İnsanın
fantazisi, gerçeklenebilir olandan her zaman fazladır ve
Filistin’in yokluğunda inşa edilen Filistin fantazileri,
kendilerini “Filistinli” kabul eden insanların şu anda
oluşturulmakta olunan Filistin’deki yerlerini kabul
etmelerini önlüyor. Tekil bir Filistinli cemaati etkileyen
düşmanın gücü zayıflamaya başlarken, bu nüfusun bazı
gereksinme ve özlemlerine yanıt verebilen bir ulus
biçimlenmeye başlıyor. İşgal Altındaki Topraklar’daki
Filistinliler devletliliğin oluşmasına her geçen gün daha da
yaklaşırken, temelden bir devlet inşa etmenin gerektirdiği
ödünler ve pragmatik özveriler ideal “ulus “imgesini yok
ediyor. Bu devlet oluşumu sürecinden çıkacak Filistin, bütün
Filistinliler’e kaybettikleri her şeyi geri veren, düşmanın
gitmesi durumunda kazanacaklarını düşündükleri her şeyi
kendilerine miras bırakan bir Filistinli olmayacaktır.
Birçoğu, bu devletin vatandaşlarına verdiği özne
konumlarında, kendi deneyimlerinin kendileri için
oluşturduğu kimlikleri koyabilecekleri bir yeri kabul
etmeyecektir. Bu Filistin onların Filistin’i olmayacaktır.
[i]
Bu yazı Glean Bowman’ın “Bir Sözcükler Ülkesi:
Filistin Ulusunu Sürgün Konumundan Kavramak”
makalesinden özetlenerek hazırlanmıştır.
|