1. Nerede Yaşıyoruz?
Bir
toplumun kendi kimliğini oluşturma sürecindeki en önemli
unsurlardan biri, içinde yaşanılan coğrafyanın
tanımlanış biçimidir. Çünkü toplumsal kimlikler çoğu kez
belirli bir mekana ilişkin olarak tasavvur edilir.
Topluluk, ilişkilerini belirli bir mekanda, o mekandan
da etkilenerek, oluşturur. Bu nedenle içinde yaşanılan
coğrafyanın tanımlanması, aynı zamanda topluluğun
kendisini ve (çoğu kez beraber yaşadığı) diğer
topluluklara ilişkilerini nasıl tasavvur ettiğini
yansıtır. “Yurt”, “anayurt”, “vatan” gibi kavramlar ve
bu kavramlarla ilişkili olarak “vatanseverlik” ve
“yurtseverlik”e atfedilen önem, topluluğun içinde
yaşadığı ve kimliğini/kültürünü geliştirdiği mekanın
algılanış biçiminin toplumsal kimliğin önemli bir unsuru
olduğunu göstermektedir.
Bu yazımızda, Türkiye’de yaşayan
Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin), yayın organları
düzeyinde, içinde yaşanılan coğrafyayı nasıl
tanımladıklarına kısaca değindikten sonra, son yıllarda
sıkça kullanılan “diaspora” kavramını tanımlamaya
çalışacağız.[i]
Türkiye’de Kuzey Kafkasyalı aydınların yayın
faaliyetleri, dernek faaliyetlerine paralel olarak
gelişmiştir. Sürekli yayınlar, derneklerin kuruluşuna
bağlı olarak, 1950’lerde olarak başlamış, yayın
organlarının ömrü çoğu kez kısa olmakla birlikte, yayın
faaliyetleri bir bütün olarak günümüze kadar devam
etmiştir.
1950 ve 1960’larda çıkan yayınlarda, içinde yaşanılan
coğrafyanın nasıl tanımlandığına ilişkin hemen hemen hiç
bir ifade yoktur. Bu dönemde çıkan yayınları okuyan
“yabancıların”, bu yayınların nerede çıkarıldığını
anlaması, bu dergilerde yazı yazan insanların “nerede”
yaşadığını tahmin etmesi çok zor, hatta olanaksızdır.
1950’lerin başlarında çıkan
Kafkas
dergisi sahibi İsmail Ziya Bersis’in “Türkiye’deki
Kafkasyalılar” tanımlaması dışında mekansal referanslar
yok denecek kadar azdır. Bu dönemde mekansal
referansların yokluğunun iki nedeni olabilir. İlk
olarak, bu yayınlar, daha sonra çıkan yayınlar gibi,
sadece
içe yönelik
yayınlardır, yani sadece Çerkeslere hitap edilmektedir.
Bu nedenle kullanılan ifadeler genellikle “biz”, “bizim”
şeklinde “okuyucunun anlayacağı” ifadelerdir. İkinci
olarak, bu dönemdeki yayınlarda, folklorik nitelikteki
yazılar dışında, ana tema Kafkasya’dır, yalnızca
Kafkasya’nın tarihi, Kafkasya’da geliştirilen kültür ve
yaşantıya değinilmektedir.
1960’ların sonlarına doğru Türkiye’de yaşayan
Çerkesler’in kültürü ve sorunları gündeme geldikçe,
içinde yaşanılan mekanın tanımlanmaya başlanıldığını
görüyoruz. Diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da
öncü olan yayın, İzzet Aydemir’in çıkardığı
Kafkasya
dergisidir. Dergi, yerel kültürel öğelere ve bu öğelerin
kaybolmasından duyduğu kaygıya daha fazla yer verdikçe,
kullandığı kavramlarda da bir dönüşüm gözlenmektedir.
Örneğin “Türkiye Çerkesleri” gibi kavramlar 1960’ların
sonlarından itibaren giderek daha çok kullanılmıştır.
İçinde yaşanılan coğrafyayı ilk defa net (ve bu nedenle,
bilinçli) bir şekilde tanımlayan yayın 1970 yılında
yayınlanan
Kamçı
gazetesi olmuştur. 12 Mart döneminde yayınına son
verdiği için sadece bir kaç sayı yayınlanabilen Kamçı
gazetesi, yeni yaklaşımı ve açıklığı ile, Çerkes
aydınları üzerinde büyük bir etki yapabilmiştir. Kamçı
gazetesi
“Çerkes Milleti’nin iki ayrı ortamda, “anayurt” ve
“muhaceret”te yaşadığını
saptadıktan sonra, muhaceretteki dağınık yerleşim
nedeniyle kültür ve kimliğin korunamayacağını
belirterek, ulusun tekrar anayurtta bir araya gelmesi
gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım daha sonra
1970’lerin ortalarında çıkan
Yamçı
dergisi ve diğer yayın organları tarafından da
benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Böylece 1970’lerin
sonlarında beş temel kavram etrafında şekillenen bir
söylem yaygınlaşmıştır: kültürün kaynağı ve koruyucusu
olan
anayurt;
toplumun doğal gelişim ortamından, anayurttan zorla
koparıldığı
sürgün;
sürgün sonucu farklı bir coğrafyada yaşam,
muhaceret;
muhaceretteki dağınık yaşam ve kısıtlamalar sonucu
kültürün ve kimliğin yok olması,
asimilasyon;
yok oluştan kurtulmak ve uluslaşma sürecini tamamlamak
için tekrar anayurtta, anayurt ile bütünleşme,
dönüş.
(Bu söylemin özü “kendi topraklarında kendi kaderini
tayin eden toplum olma talebi” ile ifade edilmiştir.)
Doğal olarak bütün bu kavramların gelişimi ve
tanımlanması aynı düşünsel sürecin, bütüncül bir
söylemin geliştirilmesinin sonucudur.[ii]
Örneğin hicret/göç kavramlarına karşı mecburi
göç/sürgün kavramlarının kullanılması, muhaceret ve
dönüş kavramlarının geliştirilmesi sürecinde gündeme
gelmiştir.
1990’larda, yeni bir kavramın, “diaspora” kavramının
yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. Bu kavram, zamanla
“muhaceret” kavramını ikame ederek yukarıda kısaca
tanımladığımız söyleme
kısmen
eklemlenmiştir. “Diaspora” kavramının yaygınlaşmasında
biri özel, diğeri genel iki etken olduğunu
söyleyebiliriz. Özel etken, bu yıllarda Kafkasya ile
ilişkilerin hızla gelişmesi sonucu “anayurt” ve “anayurt
dışı” arasındaki ikilik (veya ikilemin) daha açık bir
şekilde ortaya çıkmasıdır. Bu durumda, bu ikiliği
tanımlamak üzere “anayurt” ve “diaspora” kavramları
yaygın olarak kullanılmıştır. İkinci etken, bu dönemde
dünyanın diğer pek çok ülkesinde de yeni diasporaların
orataya çıkmasıdır. Bir anlamda Türkiye, Ürdün, Suriye,
İsrail, Almanya gibi ülkelerde Çerkes diasporasının
ortaya çıkışı (veya yeniden keşfedilişi) genel bir
sürecin yansıması olarak da değerlendirilebilir. Örneğin
bu konuda bir çalışma yapan Cohen (1996), eskiden
diaspora kavramının özellikle Yahudiler ve kısmen dört
başka toplum için kullanıldığını, son yıllarda ise en
azından 30 etnik grubun kendilerini “diaspora” olarak
tanımladığını belirtmektedir.
2. “İlk” diasporalar
“Diaspora”, eski Yunanca’da “dağınık ekmek” anlamına
gelmektedir ve ilk kez, M.Ö. 800-600 yıllarında Anadolu
ve Akdeniz havzalarının Yunanlılar tarafından kolonize
edilmesini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu dönemde
Yunanlıların dağılması baskı nedeniyle değil, tamamen
ekonomik nedenlerle gerçekleşmiştir.
Kavramın yaygın ve bilinen kullanımı, Yahudilerin M.Ö.586
yılında Babil Sürgünü sonucu dağıtılmalarını ifade
etmektedir. Babillilerin Yahudi Krallığı’nı yıkmasından
sonra çok sayıda Yahudi tutsak alınarak Babil’e
sürülmüştür. M.S.70 yılında Kudüs’ün yıkılması,
Yahudilerin çoğunluğunun sürgünde yaşamasına ve daha da
dağılmalarına yol açmıştır. Daha sonra Yahudilerin
Avrupa, Kuzey Afrika ve Amerika’ya göçleri, bu
bölgelerde de
Yahudi diasporasının
oluşmasına yol açmıştır. Zorla dağıtılma ve baskı sonucu
Yahudi diasporası oluştuğu için, Yunan diasporasından
farklı olarak, Yahudi diasporası kavramı olumsuzlukları,
yani diasporanın zor ve baskı sonucu oluştuğunu ve
diasporadaki yaşamın da zor ve baskı altında olduğunu
ifade etmiştir. Bu dönemden itibaren “diaspora” kavramı
olumsuz çağrışımlar yapmak için kullanılmıştır.
Cohen’e (1996) göre Yahudi diasporasının oluşumuna
benzer şekilde oluşan dört diaspora daha vardır: 19.
yüzyıl ortalarında zencilerin köle ticareti sonucu
kitlesel halde Amerika kıtasına sürülmesi sonucu oluşan
Afrika diasporası;
1915-16’dan sonra, Ermenilerin önce Orta Doğu
ülkelerine, daha sonra da Fransa ve Amerika’ya dağılması
sonucu oluşan
Ermeni diasporası;
1845-52’deki kıtlık ve İngiltere’nin politikaları sonucu
İrlandalıların Amerika’ya göç etmesi sonucu oluşan
İrlanda diasporası;
ve 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra
Filistinlilerin çeşitli Orta Doğu ülkelerine sürgün
edilmesi sonucu oluşan
Filistin diasporası.
(Dergimizin bu sayısında Nejan Huvaj ve Ayşe
Mermerci’nin yazılarında Afrika ve Filistin
diasporalarında kimlik sorununu incelenmektedir.)
1990’larda diaspora kavramının yaygınlaştığını ve farklı
konumdaki topluluklar için kullanıldığını görüyoruz. Bu
konuda bir araştırma yapan Safran (1991), kavramın 30’a
yakın topluluk tarafından kullanıldığını belirtmektedir.
Safran’ın diaspora listesinde Amerika’daki Kübalılar ve
Meksikalılar, İngiltere’deki Pakistanlılar, Fransa’daki
Faslılar, Almanya’daki Türkler, Güney-Doğu Asya’daki
Çinliler, Kuzey Amerika’daki Yunanlılar, Polonyalılar,
Filistinliler ve zenciler, “değişik ülkelerdeki”
Karayipliler, Hindular ve Ermeniler, Fransa’daki
Korsikalılar ve hatta Belçika’nın belirki kesimlerindeki
“Fransızca konuşanlar” da yer almaktadır. Bu kadar
farklı özelliklere sahip bu toplumların hepsini
“diaspora” kavramı içinde tanımlamamızı sağlayan
özellikler nelerdir?
3. “Diaspora”yı tanımlamak
Toplumsal olguları tanımlamakta
kullanılan pek çok kavramda olduğu gibi, “diaspora”
kavramında da bir tanım birliği olduğunu söylemek
zordur. Fakat, Safran’ın tanımından yola çıkan Cohen’in
tanımı, bu konudaki bir tartışma için başlangıç olarak
kullanılabilir. Cohen’e göre (1996: 515) diaspora
kavramının dokuz özelliği içermektedir.[iii]
•
Orijinal anayurttan, genellike açlık ve baskı gibi
trajik bir olay sonucu iki veya daha fazla yabancı
bölgeye dağılmak.
•
Bazı durumlarda, anayurttan iş, ticaret veya kolonyalist
nedenlerle dağılmak.
•
Konumu, tarihi ve başarıları dahil olarak anayurda
ilişkin kollektif bir hafıza ve mit olması.
•
Varsayılan tarihi yurdun idealleştirilmesi ve bu yurdun
korunması, inşası, güvenliği, refahı, ve hatta
yaratılmasına yönelik kollektif taahhüt.
•
Kollektif tasvip bulan bir dönüş hareketinin gelişimi.
•
Farklılık, ortak tarih ve ortak gelecek düşüncesine
dayalı ve uzun süre korunan güçlü bir etnik grup
bilinci.
•
İçinde yaşanılan toplumlarla sorunlu ilişki, en azından
kabul edilmeme veya grubun başına bir başka felaketin
gelme ihtimali.
•
Diğer ülkelerde yaşayan topluluk üyeleri ile dayanışma
ve sempati.
•
İçinde yaşanılan ülkede çoğulculuğa geçit veren bir
ortamda varlığı sürdürme olasılığı.
Cohen, bu listeyi “ortak özellikler” listesi olarak
tanımlamakta ve bir diasporanın bu özelliklerin hepsine
birden sahip olamayacağını belirtmektedir. Bir başka
deyişle, Cohen’e göre, bu özelliklerin çoğunluğunu
sağlayan topluluklar “diaspora” olarak tanımlanabilir.
Cohen’in, çeşitli “diaspora toplumları”nın benzer
özelliklerinin listesinden oluşturduğu diaspora tanımı
özcü ve öznel nitelikler taşımaktadır. Bu sorunlarına
rağmen Cohen’in tanımını, anayurt dışında yaşayan
Çerkeslerin tanımlanmasına yönelik çalışmalar için bir
başlangıç noktası olarak kullanabiliriz. Bu kapsamda
anayurt dışında yaşayan Çerkeslerin bir diaspora
oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir, çünkü Çerkesler
Cohen’in tanımında belirtilen özelliklerin hemen hepsine
sahiptir: uzun ve yıpratıcı bir savaş sonucu Çarlık
Rusyası tarafından anayurttan sürgün ediliş (1864), bu
sürgün ve Osmanlı İmparatorluğu’nun iskan politikası
sonucu başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere darmadağınık
yerleşim, anayurt Kafkasya’nın hala kollektif hafızada
önemli bir tutması ve yaşatılan özgün kültürel öğelerin
kökeninin anayurt olduğu inancı, sürgünün ilk yıllarında
itibaren anayurda dönme özleminin canlı tutulması, vb.
Yukarıda belirtildiği gibi, 1970’lerden sonra
“muhaceret” kavramı yaygın bir kullanım alanı
bulmuştur. Doğaldır ki, “muhaceret” kavramının
yaygınlaşması, içinde kullanıldığı söylem ile
ilişkilidir. Bu söylem içinde muhaceret kavramı, sadece
anayurt dışında yaşamayı tanımlamamaktadır. Bu kavram
aynı zamanda, örtük olarak, anayurt dışındaki yaşamın
geçici ve zorunlu
olduğunu da göstermektedir, çünkü bu terim çoğu kez,
anayurttan baskı ile koparıldığını vurgulamak için,
“mülteci” ve “sürgün” kavramları ile beraber (hatta,
bazı durumlarda, aynı anlamda) kullanılmıştır.
1990’larda yaygınlaşan diaspora kavramı, en azından
kullanıldığı söylem içerisinde, bu anlamları güçlü bir
şekilde içermemektedir.
“Muhaceret” kavramından “diaspora” kavramına kayış
incelenirken tekrar Yahudilerin durumuna değinmekte
yarar var. Marienstras’a (1989: 120) göre diaspora
kavramı sadece anayurt dışındaki yaşama göre değil, aynı
zamanda anayurttaki duruma göre de tanımlanmaktadır.
Marienstras, sadece Yahudilerin “merkez”de, yani
anayurtta güçlü bir konumda olduğu dönemler için “diaspora”
kavramının kullanıldığı, fakat güçlü bir anayurdun
olmadığı dönemler için (70 yılında Kudüs’ün
yıkılmasından 1948’de İsrail devleti kurulana kadar olan
yaklaşık 2000 yıllık dönem) “galut”
(sürgün) kavramının kullanıldığını belirtmektedir. Bir
başka deyişle, kültürün ve kimliğin sürekliliğini
garanti altına alan, yabancı
ülkelerde yaşayanlara (en azından kültürel olarak)
destek olabilen bir anayurt olduğu zaman, anayurt
dışında dağınık olarak yaşayan topluluklar diasporayı
oluşturmaktadır. Anayurt’taki koşullar toplumun
varlığını güvence altına alamıyorsa, yani dışarıda
yaşayanlar anayurda döndüklerinde dahi varlıklarını
sürdürme olanağından yoksunlarsa galut (sürgün) kavramı
geçerli olmaktadır. Bu bağlamda Türkiye Çerkesleri
arasında diaspora kavramının kullanımına baktığımızda,
bu kavramın anayurdun bir anlamda yeniden keşfedildiği
1990’larda yaygınlaşması şaşırtıcı olmamaktadır.
4. Diasporanın sürekliliği
Diaspora kavramı tartışılırken, bu kavramın kullanımında
ortaya çıkabilecek bir soruna dikkati çekmek gereklidir.
Yaygın olarak kullanıldığı biçimiyle diaspora kavramı, “bir
topluluğun en az iki yabancı bölgede
dağınık
olarak” yaşadığını belirtmektedir. Bir toplumun diaspora
olarak tanımlanmasını sağlayan temel nitelik (“anayurt
dışında dağınık yaşama”), aynı zamanda o toplumun
diaspora niteliğini kaybetmesine yol açacak niteliktir.
Bu nedenle “diaspora” kavramı aslında (çok uzun
sürebilecek olsa da) bir
geçiş sürecini
tanımlamaktadır. Diaspora olmanın bir geçiş süreci
olarak değerlendirilmesinin iki nedeni vardır: İlk
olarak, farklı bölgelerde yaşayan topluluğun üyeleri,
farklı deneyim ve toplumsal ilişkiler sonucu
birbirlerinden farklılaşacaklar, bunun sonucu her
bölgede yaşayan grup, kendi “öz”, “gerçek” kimliğini
aslında değişen yapısı ve kültürü ile tanımlayacaktır.
Örneğin bu sayımızda yayımlanan yazısında Seteney Shami,
Türkiye, Ürdün ve Kafkasya’da yaşayan Çerkeslerin
“Çerkes kimliği”ni nasıl farklı tasavvur ettiklerini
göstermektedir. Benzer şekilde Ayşe Mermerci’nin
yazısında da, farklı ülkelerde yaşayan Filistinlilerin
Filistin tasavvurları karşılaştırılmaktadır. Bu süreç
devam ettikçe, farklı bölgelerde ve koşullarda,
birbirinden bağımsız yaşayan topluluklar, bir
toplum oluşturmaktan uzaklaşacaklardır. Bu süreç sonucu
belki de farklı diasporalar oluşacaktır. İkinci olarak,
yukarıda tanımladığımız sürece paralel olarak, dağınık
yaşayan topluluklar, dağınık yaşadıkları için
kültürlerini yeniden-üretemeyecek ve zamanla içinde
yaşadıkları toplumla kaynaşacaktır, çünkü mekandan
bağımsız olarak toplumsal-kültürel ilişkilerin
sürdürülemeyeceği açıktır. Bu durumda da diaspora bir
bütün olarak ortadan kalkacak, yok olacaktır.
Sonuç olarak diaspora kavramı, söz konusu topluluğun
aslında yok olma tehlikesiyle karşı karşı olduğunu
göstermektedir. Bu nedenle, bir toplumu diaspora olarak
tanımlamak, zorunlu olarak o diasporanın varlığını nasıl
sürdürebileceği ve anayurtla ilişkilerinin nasıl olacağı
sorularını da beraberinde getirecektir.
KAYNAKLAR
Cohen,
Robin (1996), “Diasporas and the Nation-State: From
Victims to Challengers”, International Affairs,
c.72, n.1, s.507-520.
Clifford, J. (1994), “Diasporas”, Cultural
Athropology, c.9, s.302-338.
Marienstras, Richard (1989), “On the Notion of
Diaspora”, Gerard Chaliand (ed.), Minority Peoples in
the Age of Nation-States içinde, Delhi: Ajanta
Publications, s.119-125.
Mitchell, Katharyne (1997), “Different Diasporas and the
Hype of Hybridity”, Environment and Planning D:
Society and Space, c.15, s.533-553.
Safran,
William (1991), “Diasporas in Modern Societies: Myths of
Homeland and Return”, Diaspora, c.1, n.1,
s.83-99.
[i]
Bu
yazı, Türkiye’deki Çerkes aydınlarının düşünsel
tarihi üzerine yapacağımız bir araştırmanın ilk
adımıdır. Bu nedenle yazıda somut örnekler ve
farklılıklar yerine sadece genel eğilimlere
değinilmiştir.
[ii]
Bu söylemin gelişiminde, Süleyman Yançatarol’un
büyük katkıları olduğunu hatırlatmak isterim.
[iii]
Diaspora kavramı üzerine önemli bir çalışma için
bkz. Clifford (1994).