|
İçinde yaşadığımız
dönem modern kimliklerin (ulus ve sınıf kimliğinin)
gerileyişine, buna karşılık etnik, dinsel, kültürel
kimliklerin canlanması anlamında bir “yeniden-kimlikleşme”
ya da “farklılıkların kimlikleşmesi” dönemi olarak
adlandırılmaktadır (Friedman, 1995 ve Conolly, 1995).
Radikal İslamın yükselişine, eski Yugoslavya’nın, SSCB’nin
dağılışına, ya da uzaklara gitmeye gerek yok Türkiye’nin
içinde bulunduğu kutuplaşmaya bakıldığında böyle bir
adlandırma çabasını haklı gösterecek gerekçeler kolaylıkla
bulunabilmektedir. Bu nedenle de kimlikler konusu üzerine
çokca konuşulup, tartışılmayı hakketmektedir. Kanımca da
bunun gerek hakim kimliklerin gerekse onlar tarafından
ötekileştirilenlerin kimliklerinin bir öz-düşünümsellikle
kendilerine bakarak, sürekli olarak “kim olduklarını” ve
“nerede/kimden yana durduklarını” sormaları biçiminde
yapılması gerekmektedir.
Türkiye’de hakim
kimliklerin kendikendilerine bakmayı inatla reddettikleri,
öteki kimlikleri ise en hafif ifadeyle yok saymaya devam
ettikleri görülmektedir. Bu reddediş ile yok sayış öteki
kimliklere de sirayet etmiştir. Oysa bir arada yaşamanın
koşulları böyle bir kendi-kendine bakma ile diğer kimlikleri
anlama ve bilme çabasından geçmektedir. Çerkeslik kimliği
bir yandan kendisini demokratik biçimde güçlendirmek, diğer
yandan bu diyalogsuzluk ortamının ortadan kalkmasına
katkıda bulunmak için payına düşeni yaparak önce kendisine
“neyi temsil ettiğini” ve sonra da “nerede/kimden yana
durduğunu” sormalıdır. Aşağıda “yeniden-kimliklenme”
süreci içerisinde olduklarını iddia ettiğim, Türkiyeli
Çerkeslerin bu coğrafyada yaşadıkları kimlik serüveninin
duraklarını belirleyerek, Çerkeslik kimliğinin nasıl bir
kimlik stratejisinin adı olduğu/olabileceği üzerine
düşünmeye çalışacağım.
Çerkeslik,
anayurtlarından sürüldükten sonra, farklı farklı siyasal
coğrafyalarda kendilerine yaşam kurmak zorunda kalmış Kuzey
Kafkasyalı toplulukların ortak kimliklerini anlatmaktadır.
Bu adı kendikendilerine koymamışlardır, ancak diaspora
koşullarında güçlüklerle korunmaya çalışılan bir kültürel
kimliğin ifadesi olarak yıllar içerisinde benimsemişlerdir.
Ancak bu hiç de acısız ve kesintisiz bir süreç olmamıştır.
Çeşitli duraklardan geçerek bugüne ulaşmıştır. Başka
ifadeyle bütün ötekileştirilen kimliklerin başına gelenler
onun da başına gelmiştir. Örneğin “iyi” şeyler yapanların
kimlikleri unutturularak Çerkeslikleri hiç anılmamıştır;
“kötü” şeyler yapanların kimlikleri hatırlatılarak
"hainlikleriyle" birlikte, öteki oldukları Çerkeslikleri
de ilan edilmiştir. Sonuç olarak, kanımca bugün Türkiye’de
yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli topluluklar için, kültürel
kimliğinin ifadesi olarak Çerkes olduğunu söylemeye devam
etmek önemli bir kimlik stratejisi haline gelmiştir. Acaba
Türkiye’deki Çerkeslerin kimlikleri hangi duraklardan
geçmiştir ve Çerkeslik günümüzde nasıl bir kimlik
stratejisini anlatmalıdır?*
Osmanlı’dan bu yana Çerkeslik Kimliği
Bilindiği gibi
Osmanlı dönemi, herkesin ait olduğu milletin
kimliğiyle anıldığı ve bu kimlik içerisine de sabitlendiği
bir dönemdi ve modern dönemin millet tanımından faklı
olarak, Türk, Çerkes, Rum olmak değil Müslüman, Ortodoks,
Katolik, Yahudi olmak bir millet’den olmayı
anlatıyordu. Büyük sürgün/göç sonrası, Osmanlı
topraklarının bir ucundan diğerine dağıtılan Çerkesler
Müslüman milletinden olduklarından, aynı durumdaki bir çok
farklı etnik kökenden gelen ancak Müslümanlığı ya da
Hıristiyanlığı benimsemiş olan topluluklar gibi, ayrı bir
millet olarak “temsil” edilmediler. Ancak bu gündelik yaşam
pratiklerini özellikle de merkezden uzaklaşıldığı ölçüde ve
toplu olarak yaşanabilindiği yerlerde- anayurtlarındaki
gibi yaşamalarını engellemedi. Bu arada daha o zamandan, ün
saldıkları farklılıkları, Çerkes adıyla sabitlendi.
Kendi-kendilerini tarif ettikleri kabile adlarının yerini
almaya başladı. Temeline din birliğini değil, etnik köken
ve/ya, kültür, dil birliğini temel olarak alan milliyetçilik
ideolojisinin Osmanlı siyasal mozaiğini oluşturan farklı
etniklikleri etkilemeye başladığı dönemde, Çerkeslik adının
Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak
etnik/kültürel kimliğinin adı olarak benimsendiğini en iyi,
Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kurulmuş olmasından
anlıyoruz. Böylelikle, Osmanlı döneminin sonlarına doğru
gidilirken, diğer etnikliklerle aralarındaki farklılıkları
öne çıkarırken, kendi-içlerindeki benzerlikleri
vurgulayarak bir milliyetçilik rengine bürünen, ancak bu
arada hakim milleti oluşturan Müslüman tebaanın bir parçası
olmak paydasını da elden bırakmayan bir kimlik tanımıyla
karşılaşıyoruz.
O halde Çerkeslik
kimliğinin bugünkü biçimleriyle tariflenmesine giden
süreçte Osmanlı’nın son dönemlerinin oldukça önemli
olduğunu söyleyebiliriz. Aynı derecede önemli bir başka
dönem ise hiç kuşkusuz Kurtuluş Savaşının verildiği ve bir
bakıma Cumhuriyetin ilanı ile tamamlanan dönem oluyor
Çerkesler için. Ve ilk yol ayrımına da burada giriyorlar.
İstanbul hükümetinden Padişah ile Halife’den yana olanlar ve
Ankara hükümetinden yana olanlar[i].
Öncelikle Müslüman sonra Çerkes olunan bir kimlik ile çok
kısa bir süre için öncelikle Çerkes olunan bir diğer
kimliğin yol ayrımı bu. Burada önemli olan nokta şu: Her iki
cephedeki Çerkesler de doğru ne biliyorlarsa onun için
savaşıyorlar, “bu bizim kavgamız değil” demiyorlar.
Kanımca özellikle
de ikinci cephede taraflananlar açısından savaşın dışında
kalmamanın, bir yandan anayurda yönelik herhangi bir yeni
umut besleme olanağının üzerinde yaşadıkları siyasal
coğrafyanın geleceğiyle çok yakından ilgili olduğunu
sezmeleriyle ilgisi var. Diğer yandan da, anayurtla
ilişkinin geleceği ne olursa olsun, Pan Turanist söylemin
varlığına, 150’ler deneyimine rağmen henüz “kime” ait olduğu
belirlenerek, tescil edilmemiş bu coğrafyayı ulus devletin
inşası söz konusu olduğunda bir hayalden ibaret olsa bile-
eşitler olarak sahiplenme beklentisiyle ilgisi var.
Ancak, hepimizin bildiği ve kollektif belleğimizde -henüz
kamusal olarak dillendirilmemekle birlikte- acı anıları
canlı olarak korunduğu gibi, Çerkes kimliğinin kuruluşunda
önemli bir rol oynayan duraklardan bu ikincisi, Çerkeslerin
(de) yeni devletin kamusallığından resmen dışlanmalarıyla
sonuçlanıyor. Böylelikle Çerkeslik kamusal/siyasal alanına
daha çıkamadan, özel alana geri döndürülüyor, Çerkes
olduğunu söyleyerek siyaset yapmak mümkün olmuyor, bu adı
kamusal alanda söylemenin bedeli bile yüksek hale geliyor.
Üçüncü durak,
dolayısıyla bir başka yol ayrımına girilen dönem ise,
Çerkeslerin Türk milliyetçiliğinin çeşitli versiyonlarının
söylemiyle eklemlendikleri dönem olmuştur. 1930 ve 40’lı
yılların hakim milliyetçilik anlayışı içerisinde, Çerkesler
bir yandan “potansiyel Türk ya da Türkümsü yabancılar”
olarak görülürken, diğer yandan Kurtuluş Savaşı ile
Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde “yaptıkları”[ii]
henüz unutulmadığından, onların üzerinden (de) “kem göz ve
baskının” eksik edilmediğini biliyoruz (Bora, 1995:20-21).
Burada önemli olan nokta, Türkiyeli Çerkeslerin adeta
“potansiyel tehlike” olmadıklarını kanıtlamak üzere bu bir
yandan kendilerini yutmaya, diğer yandan ise bir “hata”
yaptıklarında hemen ötekiliklerini yüzlerine vurmaya
(yetmedi kendisini toplumsal bir bedelle cezalandırmaya
hazır) milliyetçi söylemle eklemlenebilmeleridir.
Bunun Çerkeslerin
bireysel/kollektif belleklerinde yer etmiş yakın
dönemlerdeki sürgün deneyimlerinin etkisiyle, adeta hiç bir
zaman başarılamayacak olsa bile bir “öteki olmaktan
kurtulmak” arzusu ile ilgili olduğunu sanıyorum. Başka
ifadeyle, bir kısım Çerkes aydınları, sürgün insanlarının
talihi olan hiç bir yerli sayılmamak biçimindeki bilinç altı
korkuyu yenmenin, üzerinde yaşadıkları toprakların
sahiplerinden biri sayılmanın yolunu, ya Çerkesliklerinden
büsbütün vazgeçerek, kendilerini herkesten daha çok Türk
ilan etmekte ya da Çerkeslikten büsbütün vazgeçemediklerinde
Çerkesleri Türkleştirerek kendilerini “Çerkes Türkleri”,
ilan etmekte bulmuşlardır. Bu arada Çerkes aydınlarının Türk
milliyetçiliğin ırkçı söylemiyle eklemlenebilmesinin, Stalin
döneminde Kafkasya’da yaşanan ve Türkiyeli Çerkeslere
anayurtlarıyla ilgili umut kırıntılarını büsbütün
kaybettiren gelişmelerle de ilgili olduğunu düşünüyorum.
Yani “Moskof mezalimi altında cennet ülkelerini” büsbütün
kaybettiklerini düşünmeye başladılar. İkinci Dünya
Savaşı’nın sonlarında Avrupa üzerinden kaçarak Türkiye’ye
gelen Çerkeslerin anlattıkları bu duygularını büsbütün
kamçıladı. Sonunda da, ya Türk milliyetçiliğin en uç
söylemiyle eklemlenerek diğer Türk ülkeleri gibi,
anayurtlarının kurtuluşunun da Turan ülküsünde yattığını
düşünmeye başladılar. Ya da daha pasif bir söyleme çekilip,
anayurtlarıyla ilgili yaşayan anılarını yüreklerine gömüp,
artık kendilerinden büsbütün uzaklaştırılan bu topraklara
ağıt yakmayı da bırakarak, onu mitolojideki erişilmez “Kaf
dağının” ardına, kendilerini de üzerinde yaşadıkları
topraklara daha bir yerleştirdiler.
1960 ve 1970’li
yıllar, Türkiye için önemli bir siyasal ve toplumsal
mobilizasyon dönemiydi. Kapitalist gelişimin dinamikleri
kentleri çekim merkezi haline getirirken, bu merkezlere
doğru göç dalgaları Çerkesleri de etkilemeye başladı. Görece
en yoksul bölgelerde yaşayanlardan başlamak üzere Çerkesler
köylerini birer birer terk etmek zorunda kaldılar. Adlarıyla
anılan köylerde azınlık durumuna düşmeye başladılar.
Kaldıkları yerlerde de, göç ettikleri yerlerde de daha
güvensiz hissettiler kendilerini. İşte tam bu aralar Ankara,
İstanbul gibi kentlerde Çerkesleri bir araya getiren
dernekler kurulmaya, çeşitli vesilelerle geceler
düzenlenmeye, bu gecelerde çok uzun süre Çerkeslik
kimliğinin tek ritüeli olarak korunmaya çalışılan geleneksel
müzik ve danslar eşliğinde bir araya gelinmeye başlandı.
Dernekler “politika dışı” tutulmaya çalışılıyordu.
Çerkeslik “geleneklerden ibaret” sayılıyor, bir var oluş
sorunsalı olarak tartışılmıyordu. Bu halleriyle dernekler
yaşanan değil, arada bir uğranılan mekanlardı, düzenlenen
gecelere ise daha çok, nicedir kentlileşmiş, orta ya da üst
gelir grubundan Çerkesler birbirlerini görmek üzere
katılıyorlardı.
1970’li yılların
ortalarından itibaren ise, politikleşen yeni bir kuşak,
Derneklerin bu yapısını zorlamaya başladı. Bu konuda Ankara
derneği başı çekti. Dernek binası her sınıftan Çerkes
gençlerinin içinde yaşadıkları yerler haline geldi. Kimi
büyükler buralara küserek uğramaz olurlarken, dönemin
politik ortamında Çerkeslerin var oluş sorununu Türkiye’nin
diğer sorunlarından ayırmamak gerektiğini düşünen
üniversiteli gençler buraları yeni evleri saydılar. O zamana
kadar veri sayılan, yok oluşuna ise “geleneklerin korunması”
sorunsalı etrafında cevap aranan bir kimlik, ilk defa iradi
bir müdahaleyle masaya yatırıldı. Bunun anlamı geçmişin,
yaşanan anın ve geleceğin üzerine yeniden-düşünülmesi,
Çerkes kimliğine üzerinde durulup, seslenebileceği bir
yer’in aranmasıydı. Böylece ilk iş olarak, kendilerine
öğretilen tarihi tersinden okumaya ve yazmaya başladılar,
anayurtların anılarını Kaf Dağı’nın ardından geri
çağırdılar.
Nart
destanlarını keşfe çıktılar, onun içinden, artık yok oluşa
iradi bir müdahalede bulunmak isteyen kimliğin gereksindiği
kahramanlık ve direniş öykülerini bulup çıkardılar.
Anayurtlarına dönüş talebi ve çağrısı ilk defa bu dönemde
dillendirildi, ve Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif
edilmesinin yapı taşlarından bir tanesi oldu. Dönüş
söylemini benimsemeyenler bile, yüzleri anayurtlara dönmenin
kimliğin yeniden-tarif edilip, politikleştirilmesindeki
önemini kabul ettiler. Bu arada Ürdün’den, Suriye’den
Türkiye’ye okumak üzere gelen Çerkes gençleriyle yaşanan
karşılaşmalar, gözlerin sadece anayurtlara değil, bütün bir
diasporaya çevrilmesine neden oldu. Anayurtlarındaki ve
diasporadaki Çerkeslerle daha yakın ilişki içerisinde
olmanın, yolları araştırılmaya başlandı ve bulundu. Hiç dil
bilmeyenler, dillerini öğrenme seferberliğine giriştiler.
Anayurtlardan sanatçıların oyunlarını sergilediler,
Danslarını oralarda oynandığı gibi oynamanın yollarını
aradılar. Çerkeslik kimliği adeta bir seferberlik ilanıyla
yeniden-inşa edildi. Bu arada daha Türk milliyetçiliğinin
uç söylemleriyle eklemlenenlerle, bağlar daha da kopmuş
oldu.
1980’leri ödenen
bedellere rağmen nispeten kazasız belasız atlattıran da bu
yeniden kimliklenme ivmesi oldu. Bir kez daha evlere geri
dönmek zorunda bırakılan Çerkeslik kimliği artık eskisi gibi
yersiz/yurtsuz değildi. Dernekler kaybedilmişti, ama evler,
politikleşen kimliğin korunduğu ve yeniden kurulduğu
muhafazalı adacıklar olarak önemli işlev gördü.
Anayurtlardan gelen haberler buralarda değerlendirildi,
dönüş kararları buralarda alındı. 1990’lı yıllar Çerkesler
için anayurtlarıyla ilk defa “gerçekten” karşılaşmanın
yılları oldu. Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan’da
verilen özgürlük mücadeleleri, buraları için ilk defa bir
şeyler yapmak fırsatını verdi Türkiyeli Çerkeslere.
Ekonomik ve kültürel ilişkiler bunu izledi. Dönenlerin
yaşadıkları deneyimleri soğuk kanlı bir biçimde
yenide-değerlendirme fırsatları bu dönemde doğdu. Sonuç
olarak yoğunlaşan ilişkiler daha önce hiç bilinmedik
yakınlıkların ve uzaklıkların kurulmasına neden oldu.
Kültürel olarak kimlerin daha çok, kimlerin daha az Çerkes
oldukları tartışılmaya başlandı.
Türkiyeli
Çerkesler anayurtlarındakilerle ilk karşılaştıklarında
büyülendiler, ancak aradaki ilişkiler yoğunlaştıkça, bu büyü
kayboldu, örneğin kendilerini daha Çerkes olarak görmeye
başladılar[iii].
Ancak paradoksal biçimde, yaşadıkları ülkelerdeki
Çerkeslerle de farklı bir söylem ama aynı iddia ile
ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Diasporada
kendilerine konulan ad olarak Çerkeslik, etnik bir kimliği
değil, kültürel kimliği anlattığı halde, kimin etnik olarak
daha Çerkes, kimin daha az Çerkes olduğunu tartışmaya
başladılar. Ya da anayurtlardakilerin kendi-kendilerini
Çerkes olarak adlandırmıyor oluşuna bakarak, onlar gibi,
Adığe, Abhaz, Oset (Alan), Çeçen adlarıyla kendilerini tarif
etmeye başladılar. Ayrı dernek çatılarında örgütlenerek, bir
yandan anayurtlara doğru açılırlarken, diğer yandan içe
kapanmaya başladılar. Şimdilerde ise, anayurtları ve
kendileri için bir şey yapmanın yolunun birlikte
davranmaktan geçtiğini anlamış görünüyorlar. (Böylece
örneğin, Dünya Adığe Birliğinin adının, diasporadaki Kafkas
halklarını dışarıda bırakmak anlamına geleceği için, Dünya
Çerkes Birliği olarak değiştirilmesini sağladılar. Kafkas
Derneği, KAFİAD gibi Çerkeslerin birlikte davranmaları
gerektiğini düşünen örgütlenmeler etrafında yeniden-bir
araya gelmeye çalışıyorlar). Çünkü diasporada yaşayan
Kuzey Kafkas topluluklarının sayısı anayurtlarda
yaşayanlardan daha fazla ve anayurtlardakilerin diasporada
yaşayanlar için yapabilecekleri şeyler olduğu kadar
diasporadakilerin de anayurtları için yapabilecekleri önemli
şeyler var.
Çerkeslik bugün
Türkiye’de birbirleriyle benzerlikleri, farklılıklarından
daha çok olan Kuzey Kafkas kökenli toplulukların etnik
değil, kültürel üst-kimliklerini ifade etmektedir. Bu
haliyle de, aynı anda kendini hem Türkiyeli, hem de
Kafkasyalı hissetmeyi, hem de örneğin Oset veya Türkiyeli
Oset olarak tarif etmeyi dışlamayan diyasporik bir kimlik
stratejisinin adıdır. Şimdi öncelikle kimlik
tartışmalarından kaynaklanan bir kavramsal çerçeveyi
kullanarak bu Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik
stratejine işaret ettiğini açıklamaya çalışacağım.
Demokratik bir kimlik stratejisine doğru
Kollektif
kimliklerin bir “biz” tanımı yapabilmeleri için kendilerine
önce onlar diyecekleri birilerini (ötekiler) bulmaları
gerekir. Bu da her türden (dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal)
eşitsizliklerden muzdarip bir düzende hiç de zor değildir.
Bir öncelik sırasından söz etmek gerekiyorsa, biz’i ve
ötekileri tanımlayanlar o ya da bu şekilde “ayrıcalıklı”
olan hakim kimliklerdir. Bunun sonucu ötekiler için
çoğunlukla ya bu kendilerine atfedilen ötekilik konumunu
kabul ederek, negatif/savunmacı bir kimlik geliştirmek olur.
Böylece hep öteki kalınarak içe kapanılır. Ya hakim
kimliklerin söylemiyle eklemlenilerek,
onlardan/ötekilerden olunmadığı kanıtlanmaya
çalışılır. Bu çaba nafiledir. Çünkü, "hata" herkes
yapabilecek ve bu unutulabilecek iken, o "hata" yaptığında
hemen öteki olduğu hatırlanır, hatırlatılır
(ötekilikten kurtulduğunu sananlara yapılan en kolay ve en
ses getiren suçlama, “hain” suçlamasıdır). Ya da, pozitif
bir biz tanımı yapabilmek üzere, ötekiler de kendi
ötekilerini ararlar ve kolayca da bulurlar. Bu kimlikleşme
süreçlerinden birincisi ile sonuncusu birbirine hem benzer
hem de benzemez. Fark ötekiyle ilişkinin nasıl kurulduğunda
yatar. Mevcut haliyle hakim olanın ki “kendini beğenmiş” bir
kimliktir. Ötekini dışlar, yok sayar, ya da olmadı yutar.
Ötekileştirilen de kendisine böyle bir kimlik kurabilir (her
kollektivite karşısında kendinden menkul bir değerle kendini
üstün göreceği bir kollektif öteki bulabilir). Dolayısıyla o
da dışlayıcı, yok edici, yutucu olabilir. Ancak
ötekileştirilenin, ötekilerle ilişkisini başka türlü
kurabilmesinin yolu da vardır. Bu yol da, onları bilmeye,
anlamaya çalışarak, gerektiğinde dayanışmaya girmektir.
Çerkeslik
kimliğine bu çerçevede bakarsak, onun Türklük kimliği (“biz”
bilinci) yaratılırken, ötekileştirilen bir kimlik olduğunu
kolayca tespit edebiliriz. Çerkesler Türk
milliyetçiliğinin farklı versiyonları içerisinde yukarıda
da belirttiğimiz gibi, “Türkümsü yabancılar”, ya da en
fazla “potansiyel Türkler” olarak görülmüşlerdir. Böylece
Çerkeslik Türkiye’de bir ötekilik kimliğinin adıdır.
Telaffuz edilince bir dizi olumsuz çağrışım yaratacak
şekilde kodlanmıştır. (Bu nedenle Türkiyeli Çerkeslerin
ders kitaplarında “Hain” ve “Çerkes” sıfatlarıyla kurulan
anlatıya karşı çıkmaları çok doğaldır). Böyle
olumsuzluklarla kodlanmış bir kimlik adı, acaba red mi
edilmelidir, yoksa ona sahip mi çıkılmalıdır? Bu ada sahip
çıkılması ve ona atfedilen kodların tersine çevrilmesi
önemli bir kimlik stratejisidir. Siyah hareketin, siyah
kelimesinin her türden olumsuzlukla kodlanmış olması
karşısında, ilk kimlik stratejisi, kendisine atfedilen,
bütün olumsuz kodları tersine çevirecek şekilde “siyah
güzeldir” sloganının ifade ettiği şekilde, “ben siyahım ve
bununla övünüyorum” olmuştur (Hall, 1995).
Türkiye’deki
Çerkesler böyle bir kimlik stratejisini 1970’lerin
ortalarında geliştirmeye başlamışlardır. Yapılan ilk şey de,
Çerkes kimliğinin övünçle ifade edilebilmeye başlanması
olmuştur. “Ben kimim?” sorusuna verilen cevapla kurulan
böyle bir söylem hem gerekmiş, hem de iki ucu keskin bir
kılıç gibi yukarıda belirttiğim iki tehlikeyi de teorik
olarak içinde taşımıştır. Yani, hep öteki olarak kalmayı
kabullenerek negatif bir kimlik stratejisiyle Çerkesliği
içine kapamak, yalnızlaştırmak ve hakim kimliğin yaptığı
gibi yapıp, kendisine en üst mertebeyi atfederek ötekileri
dışlamak, aşağılamak, yok saymak.**
Ancak Çerkeslik kimliği bu iki tehlikeye de hiç düşmemiştir.
Bunun nedenini Çerkesliğin diyasporik bir kimlik söylemi
oluşunda aramak gerekir.
Diasporik
kimlikler, kelimenin etimolojik kökeninden yola
çıkıldığında, köklerinden koparılmış, dört bir yana saçılmış
olanların kimliklerini anlatmaktadır. Bunun anlamı diasporik
halkların “bir kader gibi” hiç bir yere tam olarak
yerleşememesidir. Ne koparıldıkları coğrafyalar artık
onlarındır, ne de sürüldükleri coğrafyalar. Köklerini
ararlar, ama döndüklerinde orada buldukları kaçınılmaz
olarak, bıraktıklarından başka bir şeydir. Nereye
savruldularsa oraya yerleşmeye, tutunmaya çalışırlar, “hata”
yaptıklarında ilk sürülenler yine onlar olur. Bu diasporik
kimlikler için hem avantaj hem de dezavantajdır. Avantajdır
çünkü; “diasporik kimlikler, farklılığa rağmen, değil onunla
ve onun aracılığıyla yaşaya(bile)n. … dönüşüm ve farklılık
aracılığıyla kendilerini durmaksızın üreten ve yeniden
ürete(bile)n kimliklerdir (Hall, 1998:190). Böyle
yapabildiğinde bir kimlik ne kendisi ne de başkaları için
hapishane olur. Bir zenginlik ve çeşitliliğin adı haline
gelir. Dezavantajdır, çünkü diasporik kimliğin tek başına
yapabileceği çok az şey vardır. Burada ise kiminle ittifak
kurulduğu çok önemli olur. Yani “Kimden yanayım?” sorusuna
nasıl cevap verildiği önemlidir.
Türkiye’de
Çerkeslik kimliği bir yandan çeşitlilik/zenginlik
kimliğidir. Diğer yandan, demokratik ittifaklar ve güç
birlikleri içerisindedir. Bu ittifakları hem
kendi-içindekilerle (Anayurtlardaki Çerkeslerle ve
diasporadaki bütün diğer Çerkeslerle), hem de kendi
dışındakilerle kurmanın peşindedir. Çünkü, dönülse de
dönül(e)mese de anayurtların, Çerkes diasporasının gelecek
tasavvurlarında hep çok önemli bir yeri olmak
durumundadır (Shami, 1995: 93). Diğer yandan, üzerinde
yaşanmaya devam edilse de edilmese de diasporadaki
Çerkesler’in şimdi ve gelecek tasavvurlarında
(kimliklerinin-yeniden üretildiği coğrafyalar olarak)
hep önemli bir yeri olmak durumundadır.
Sorunun çözümü,
1.
Anayurtlardakilerle ve diasporadaki diğer bütün Çerkeslerle
karşılıklı yakın ilişkiler kurup güçlendirmekte (ki bunun
mütevazı adımları nicedir atılmaya başlanmıştır ve küresel
koşullar bu adımlar için her zamankinden daha elverişlidir)
2. Dönüşü
özendirip, kolaylaştırmakta
3. Çifte
vatandaşlığın kabul ettirilmesinde
4.Diasporadaki
demokratikleşme hareketlerinin dışında kalmamakta
yatmaktadır.
KAYNAKLAR
Alankuş, S.
(1995), “Kültürel/Etnik Kimlikler ve Çerkesler”, Türkiye
Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara: Kaf-Der
Yayınları. s.33-54.
Bora, T. (1995),
“Türk Milliyetçiliği, Kültürel Kimlik ve Azınlıklar”,
Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara:
Kaf-Der Yayınları. s.17-24.
Connolly, W.
(1995), Kimlik ve Farklılık. çev. F.Lekesizalın,
İstanbul: Ayrıntı.
Friedman, J.
(1996), “Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernliğin
Parametreleri”, A.Topçuoğlu ve Y.Akay (der.),
Postmodernizm ve İslam; Küreselleşme ve Oryantalizm. çev.
B. Peker, Ankara: Vadi. s.81-111.
Hall, S. (1995),
“Yerel ve Küresel:Küreselleşme ve Etniklik”, çev.H.Tuncel,
Mürekkep. N.3-4:68-77.
Hall, S. (1998),
“Kültürel Kimlik ve Diaspora”, J.Rutherford (der.)
Kimlik:Topluluk/Kültür/Fark, çev. İ.Sağlamer; İstanbul:
Sarmal. s.173-192.
Shami, S. (1995),
“Disjunction in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity
in Jordan, Turkey and Caucasus”, New Perspectives on
Turkey. N.12: 79-95.
Ünal, M.(1996),
Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem Yay.
*
Tabii ki, bu düşünüp, yazdıklarım sadece beni
bağlıyor. Ayrıca, Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif
edildiğinin iddia edildiği dönemler üzerine
yoğunlaşılırken fazlaca öznel davrandığımı da kabul
ediyorum. Ama sonuçta anlattığım öykü, benimkinin
bir üstü kuşağın başlattığı ve benim kuşağımla
beraber hala daha devam ettirdiği bir deneyimin
öyküsü. Bunun için öznel bir şey daha yaparak, bu
yazıyı çok yakınlarda kaybettiğimiz (bana ve benim
gibi bir çok arkadaşıma bilmediğim Çerkes dillerinde
şarkılar ezberletip, söyletmeyi başaran) Mansur
Özden ile Dernek yönetiminde birlikte çalıştığım
Süleyman Yançatarol’a adıyorum.
[i]
Bu konuda, M.Ünal’ın, Kurtuluş Savaşında
Çerkeslerin Rolü başlıklı önemli bir çalışması
bulunmaktadır.
[ii]
Tanıl Bora, örneğin uzun yıllar Adalet Bakanlığı
yapan M.Esat Bozkurt’un 1930’lu yıllarda yaptığı
konuşmalarda; “Londra Konferansı’ndaki reisimiz
Çerkes Bekir Sami’nin işi gücü Kafkasya’da bir
Çerkes Devleti kurdurmak olmuştu”, “Türk devletinin
işlerini Türkten başkasına vermeyelim. Türk Devleti
işlerinin başına öz-Türk’den başkasını geçirmeyelim”
dediğini aktarır.
[iii]
Setenay Shami de (1995) çalışmasında benzer bir
tespitte bulunmaktadır.
**
Bu arada, Çerkeslik kimliğinin kuruluşunun çeşitli
yol ayrımlarında; hakim olan gibi yaparak Çerkes
olmaktan vazgeçmek ve öteki olmaktan beyhude yere
kurtulmaya çalışmak gibi bir kimlik(sizlik)
stratejisi içinde olanların bulunduğunu da yeniden
hatırlayalım.
|