NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : MAYIS - HAZİRAN 1998

07

YIL / SAYI : 2 / 7
SAYFA SAYISI : 64
 

 
 
 
 
 
 
 
 
ANILARDA YOLCULUK; ASLAN ARI İLE BİR SÖYLEŞİ

Nart


 

Bugüne dek Çerkeslerin Anadolu’daki siyasal hareketi çeşitli nedenlerle yazılmadı. Oysa 1864’de Çerkesler Anadolu’ya sürgün edilirken bile mutlaka geriye Kafkasya’ya dönüşün planlarını yapıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu çalkantılar ve yeni cumhuriyetin kuruluş süreci, anayurda dönüşün ertelenmesine neden oldu. 1961 Anayasası’yla, genelde Türkiye’de meydana gelen düşünsel faaliyetler Çerkesleri de etkiledi. “Kafkas Kültür Dernekleri” bu dönemde Türkiye’nin pek çok ilinde ard arda açıldı, Çerkesler kimliklerini araştırmaya başladılar.

 

Kafkas Derneği ilk Genel Başkanı Sayın Aslan Arı ile yaptığımız bu röportaj, Çerkeslerin siyasal arayışlarının bir kesitini bize vermektedir. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

 

Nart: Kendinizi biraz tanıtır mısınız ?

 

Aslan Arı: Karaman’ın Gökçe Köyü’nde 10 Mart 1939 tarihinde doğdum. İlk ve orta okulu Karaman’da okudum. İlkokula başladığımda Türkçe bilmiyordum. Köyde Çerkesçe’den başka dil konuşulmuyordu. Bugünlerde ise köyüm Gökçe’de Çerkesçe bilen çocuk yok. Çünkü evlilikler civar Türk köyleriyle yapılmaya başlandı. Zaten bir köye bir iki yabancı karıştı mı, yavaş yavaş “onlar da anlasınlar” diye, kendi dilimizi bırakmaya başlıyoruz. Artık şimdilerde büyükler de Adiğe dilini kullanmaz olmuşlar.

 

Liseyi, Konya Lisesi’nde okudum. Ortaokul ve lisede İnkılap Tarihi derslerinde “Çerkes Ethem” konusu işlendikçe, bütün arkadaşların bakışlarına, teneffüste de saldırılarına uğrardım. Onlar Ethem’in hainliğini, bense vatanperverliğini inatla iddia ederdim. 1950’li yıllarda,  İstanbul dışında, ne dernek ne de yayın organımız vardı. Kafkasya’yla ilgili bilgiyi, ancak kütüphanelerde, ne kadar tararsak tarayalım sadece Kadircan Kaflı’nın “Şimali Kafkasya” isimli kitabından öğrenebiliyorduk.

 

O günlerdeki bizimle ilgili yayın eksikliğini, geçtiğimiz yıllarda Av. Dursun Hurmuoğlu şu benzetmeyle ifade etmişti: Gençliğimizde “Kafkas” veya “Çerkes” yazan bir gazete parçasını yerde çamura batmış da olsa bulsak; alır, öpüp anlımıza koyar, saklardık, demişti. Buna tüm samimiyetimle ben de katılıyorum.

 

Üniversiteye 1957 yılında, İstanbul’da İ.T.Ü. T.O.’da başladım. Konya Lisesi’nden tanıdığım benden üç sınıf önde okuyan, -yıllar sonra sıkıyönetimin tutuklusu olarak hapishanede yattığımda avukatım olan- Racih Yılmaz, seni derneğe götüreyim, dediğinde çok sevinmiştim. Aksaray Laleli’de bir binaya gittik. Bodrum katın merdivenlerinden inerken bizim müziğimiz çalıyordu. Kendimi Kafkasya’ya gitmiş gibi hissettim. Bir grup gençle tanıştım. Hep Çerkeslik’ten bahsediliyordu.

 

Oradakilerin önderi durumundaki Afer Özcanoğlu, Konya’lı olduğumu duyunca; “Ankara’da otobüste bir arkadaşla Çerkesçe konuşuyorduk. Birisi hemen yerinden kalkıp bize sahip çıktı. Konyalı imiş. Adı Sırrı Coşkun idi”. Onun ne derece milliyetçi olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. 1961’de Ankara Derneğimizin kurucu başkanlığını yapan büyük halamızın oğlu Av. Sırrı Coşkun’du bahsettiği. Şimdi aramızda bulunmayan Kurucu başkanımızı rahmetle anıyorum.

 

Bir müddet sonra başkanımız geldi, tanıştıralım dediler. Sanki Cumhurbaşkanımla tanışıyordum. Genç, kırk yaşlarında bir adamdı. Saygıyla hazır olda elini sıktım. Karaman’lı olduğumu, Adiğece bildiğimi duyunca, “Karaman’da da Adiğe olduğunu bilmiyordum. Hele hele senin gibi dilini bilenin olmasına çok sevindim” dedi ve sırtımı okşadı. O zaman Doçent olan başkan, şimdi Kafkas Derneği’nin eğitim fonuna en çok bağışı yapan Prof. Hayri Domaniç’ti. Bilvesile kendilerine saygılarımı sunuyor sağlıklar diliyorum.

 

İstanbul Laleli’deki bu bodrum katta derneksel faaliyetlerin çok güzel ve etkin bir şekilde icra edildiğini gördüm. 1957’de derneğin üyesi oldum. Yeni Kafkas Dergisi’ne de abone oldum. Derginin yazarlarını burada tanımış, ilk vıg oyununu burada oynamıştım. Köylümüz Hayri Cankat ile ilk burada tanıştım. Sonraları birçok kez evinde de ziyaretlerine gittim. Çerkes aile yapısının tipik örneği olan ailesini, kibarlıklarını hep hatırladım. Kendisini rahmetle anıyorum.

 

Laleli’deki dernek kapandıktan sonra, Beşiktaş’­ta bir pasajın içinde küçük bir dükkana taşındığı­nı duydum. Ne zaman bu pasaja gittimse, kapalı ol­duğunu, eşyaların darmadağın atıldığını gördüm. Tek derneğimizin, bu kadar zavallı bir ortamda olu­şu­na, kimsenin gelmeyişine, kapısının açık olmayışına üzülür, camekandan dakikalarca içeriyi seyreder, ayrılırdım. İşte o zaman şu karara vardım: Biz halkımıza, kültürümüze, anavatanımıza hizmet etmek istiyorsak, derneksel faaliyetlerle birlikte derslerimize iyi çalışmalı, iyi öğrenci, iyi işadamı olmalıydık. Yani yoksulluk içinde yüzerken, derneğin aidatını ödeyemez, kirasını veremezken halka da hizmet götürmemiz mümkün değildir.

 

Nart: Meslek hayatınızda nerelerde bulundunuz? O yıllarda oralardaki Çerkesler’in kültürel yapıları nasıldı?

 

1961 Anayasası’nın geniş özgürlük ortamında Anadolu’daki derneklerimiz yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. İlk açılanlardan biri de Ankara derneğimizdi.

 

1961’de üniversiteyi bitirip Aksaray’da DSİ’de Kontrol Mühendisi olarak göreve başlamıştım. Ankara’ya geldikçe, Necatibey Caddesindeki derneğimize uğrardım. Ancak açık bulabilmek birilerini görebilmek çok ender nasip oluyordu.

1960’lı yıllarda taşradan Ankara’ya geldikçe, derneğe uğrardım. Ancak kültürel haberleri; “Kafkas Kültürel Dergi” yi çıkartan İzzet Aydemir’­den alırdım. İzzet Ağabeyin ve Kemal Cankat’ın evleri 1960’lı yıllardaki Çerkes milliyetçilerinin karargahı durumundaydı. Onlara ve değerli eşlerine toplumumuza verdikleri hizmetten dolayı şükranlarımı sunuyorum.

 

1964  güzünde askerliği bitirip evlenerek Aksaray’­da DSİ’de Proje İnşaat Şefi olarak göreve başlamıştım. Aksaray’da ne kadar yaşlı Çerkes varsa hepsini ziyaret ediyor, anılarını not tutuyordum. Gençleri de kültürel dergiye abone ediyorduk. Bize tüm bildiklerini aktaran, Sefer Bey, Şaban Amca, Sandık Emin, Ahmet Eruz ve Hatko Şükri ile adını hatırlayamadığım, şimdi öbür dünyaya göç eden bu Adiğeler’i rahmetle anıyorum.

 

Şereflikoçhisar, Aksaray, Niğde, Bor, Konya Ereğli gibi İç Anadolu şehirlerine 92’şer hanelik Hamidiye Mahalleleri kurulmuştu. Ancak şehirlere yerleştirilen Çerkesler, asimilasyonun en acımasız girdabından ilk geçenler oldu. Daha o yıllarda bu şehirde benim yaşımda olup da Çerkesçe bilen kalmamıştı.

 

1966 Martında DSİ’den ayrılıp Konya Ereğli’de proje bürosu açtım. Yine aynı yıl müteahhitliğe başladım.

 

Ereğli’de, Çerkes örfü ve adetlerini bizim köyün ilişkisi olanlar biraz daha unutmamışlardı. Genelde hemşehrilerimiz, büyük şehrin yaşantısına uyum sağlamış, geçim derdiyle boğuşuyorlardı. Asimilasyonun tam kucağına düşmüş bu Çerkesler’e, etnik kimliğini, folklörüyle ve  töresiyle yaşatmak için büyük çaba sarf ettik. Başhüyük’ten bir Karaçay genç getirtip folklor hocası yaptık. 1972’lerde Ereğli derneğini kurduk. 1980 İhtilali’ne kadar yaşattık. Ben aktif politikanın içerisinde olduğum için eşim Suzan Arı dernek başkanlığını üstlenmişti. Bu çalışmalarda şunu gördüm; bir topluma bir ideal verilirse - heyecanla beslenirse - ve aktivitesi eksilmezse duygular yeniden dirilebiliyor. O devirde ne kadar emekli Karaçay, Adiğe, Çeçen ve Asetin varsa dernekte toplanır, eskileri yad ederlerdi. Gençler de adeta Kafkasya ile yatıp kalkıyorlardı. Lisede sağ sol mücadelesinin en kızıştığı devirlerde, hep birbirlerini gözetip kollamışlardı. Kimbilir bu hızlı aktivite birilerinin dikkatini çekmiş olacak ki, ilk defa bizim derneğimiz saldırıya uğradı. 1976’da Kayseri’deki dernekler arası toplantının olduğu gece, Ereğli derneğimiz bir kısım sopalı adamların baskınına uğramış, içerdeki eşyalar kırılıp dökülmüştü.

 

O günlerin heyecanını içlerinde yaşatan Ereğli’li gençleri sevgiyle anıyorum.

 

Nart: Siz 1970’li yıllarda da dernek faaliyetleri içerisindeydiniz. O günün dernekçilik anlayışıyla bugünün arasında ne gibi gelişmeler ya da gerilemeler oldu? Baskı dönemiyle bugünü kıyaslayabilir misiniz ?

 

1970’li yıllar Türk siyasi hayatının en hareketli yılları idi. Gençlik sağda ve solda politize olmuş, gruplaşmış, birbirlerine silah çekecek durumlara gelmişti. Aynı toplumda yaşayan Çerkes gençliği de bu politik ortamdan yeterince nasibini aldı. Bizde de gruplaşmalar oldu.

 

Bir kısım gençlik, sol ihtilalin tüm halklara kendi kaderini tayin hakkı vereceğini savunuyor, solcuların safında yer alıyordu.

 

Bir kısım gençlik ki, MHP’de yer alanlar, Kafkasya’nın kılıç zoruyla kurtarılacağına inanıyor ve yer edindiği Ülkü Ocakları’nda ön saflarda mücadele ediyorlardı.

Toplumun çoğunluğu ise geçim derdinde, etliye sütlüye karışmadan yaşayıp gitme taraftarıydı.

 

Benim de içinde yer aldığım “Kurtuluşu Anavatana Dönüşte Bulanlar” daha detaylı ve mantıklı düşünüyor, politik uç noktalara bulaşmadan, demokrat yapılarını sürdürerek kendi aralarında daha sıkı ilişki içerisinde çalışıyorlardı.

 

Özetlersek, 70’li yıllar arayış yılları idi. Aydın kesim gruplara ayrılmış, hangi çözümün Çerkes halkını yok olmaktan kurtaracağının arayışı içerisindeydi.

 

Solcular ve dönüşçüler MHP’de yer alan Çerkes gençliğini hiç hesaba almıyor, onları asimile olmuş gözüyle görüyorlardı. O gençler de derneklere, solcu gözüyle baktıkları için gelmiyorlardı.

 

Gençlik, derneklerde iki kutba ayrılmıştı. Dönüşçüler ve kalışçılar. Derneklerdeki etkinliklerde birbirleriyle kıyasıya mücadele ediyorlardı.

 

1977 Antalya’daki derneklerarası toplantı, kalışçılarla dönüşçülerin mücadele arenası şeklinde geçmişti. Her kesim kendi düşüncesinin doğru olduğunu inatla savunuyordu. Mutedil dernek temsilcileri, kızışan bu saflaşmada hayretler içerisinde kaldılar. Esas benim hayret ettiğim, 12 Eylül’deki iki tutuklanmamda, Antalya toplantısını sorgucuların sık sık sormaları idi. “Toplantıya kimler katılmıştı? Neler konuşuldu? Kim hangi tarafta yer almıştı?” gibi...

 

70’li yıllarda dönüşçülerden bir grup bir yayın organı çıkararak daha etkili bir mücadele yapalım diye bir araya geldiler. Bu 7 kişilik grubun ekonomik katkılarıyla Yamçı Dergisi çıkarılmaya karar verildi. Bu kadro ayda bir kez Ankara’da buluşuyor, derginin politikası, izleyeceği yol ve yayınlanacak yazılar tartışılıyordu. Sanırım bu çalışma ilk profesyonelce yapılan bir kadro hareketiydi.

 

Ve o zamanın politize olmuş gençliği, Yamçı hareketinden ve onun gerçekleştireceği dönüş yolundan anayurduna kavuşacağı umudunu taşıyordu. Bir toplumsal hareketi organizeli bir biçimde gerçekleştirmeyi amaçlayan ve beraber çalışmaktan onur duyduğum değerli kardeşlerim: Özdemir Özbay, Yediç Haluk, Dr.Namık Sarıgül, Eray Yüksel, Fahri Huvaj ve İbrahim Alhas’ı halkımız için taşıdıkları güzel duygulardan ve çabalarından dolayı sevgiyle anıyorum.

 

70’li yılların en önemli toplantılarından birisi 5.11.1977 günü Ankara’da yapılan derneklerarası toplantı idi. Toplantıya katılanlar bir federasyon çatısı altında birleşmek üzere anlaşmışlardı. Benim Ereğli’de Belediye Başkanlığı ön seçimim olduğu için Ankara’daki bu toplantıya katılamamıştım. Ama temsilci göndermiştik.

 

Bu toplantının bitiminde dernekten çıkanlar, Emek’te durakta otobüs beklerken üzerlerine ateş açılmıştı. Tsey Mahmut Özden’i kaybetmiş ve 4 gencimizde çeşitli yerlerinden yaralanmışlardı.

 

70’li yıllar Çerkes toplumunun sorunlarına çözüm arayışlarıyla geçti. Mücadeleci, azimli ve hırslı insanlar yetişti.

 

Bugünkü derneklerimizi sürükleyenler de o devirde yetişen gençlikti. Ekonomik imkanları yoktu. Ama ölesiye arkasından gittikleri idealleri vardı.

 

Bugün artık yapılacak iş aydınlandı. İnsanlarımızın dönüşlerine kucak açan Anayurdumuzda Cumhuriyetlerimiz var. “Buyurun” diyorlar. Bugün halkımızın ekonomik durumu da gelişti. Gidip o hayallerimizdeki cennet ülkeyi görme imkanları da var. Ne var ki, hedef görününce o eski heyecan kalmıyor.

 

Baskı dönemini daha ziyade 80’li yıllarda yaşadık. 12 Eylül 1980 Askeri Rejimi tüm dernekleri kapattı. Demokratik tüm haklar yasaklandı. O güne kadar polis ve hakim önüne hiç çıkmamıştım. Sadece mühendis olduğum için bilirkişi olarak hakimlerle beraber oluyordum.

 

O tarihten itibaren sıkı yönetimden, ben de bolca nasibimi aldım, sorgulandım, yargılandım.

 

1984’te derneği açtıktan sonra 84-90 arası 6 yıllık başkanlığım döneminde dernek 2 defa arandı. Bense DGM ve Basın Savcılığı’nda yargılandım. O baskı ve sindirme dönemleri şimdilerde çok şükür kalmadı. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye demokrasi yolunda hayli mesafe katetti.

 

Nart: Kaf Der hangi amaçla ve nasıl kuruldu? Ne tür engellerle karşılaştınız?

 

Kaf Der; ulusal kültürel sorunlarımızı derneklerimizin tek tek çözmeleri zor olduğu için işbirliğine, güç birliğine gitmek gerektiği fikrinden doğdu.

 

1977’de Tsey Mahmut Özden’in öldürülmesiyle askıya alınan bu birleşme, federasyonlaşma fikri, 12 Eylül 1980 Askeri rejimi ile uzunca bir süre ertelendi.

Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği, 26 Mayıs 1990 tarihinde tüm diğer derneklerimizi danışma ve dayanışma toplantısına çağırdı. Bu toplantıyı Sıhhiye’deki muvakkat binamızda yaptık. Açış konuşmasını da başkan olarak ben yapmıştım.

 

1989’da 125.yılı organize eden Ankara Derneği, derneksel faaliyetlerde ön plana çıkmıştı. Anayurttan, Ortadoğu’dan, Avrupa’dan ve Amerika’dan bir araya getirdiğimiz insanlarımız, -en çok Çerkesin Türkiye’de yaşaması sebebiyle- Ankara Deneği’ne çok işler düştüğünü açık açık söylüyorlardı.

 

Derneklerin birleştirilmesi, tek çatı altında toplanması amacıyla yapılan bu 1990 toplantısına, katılan diğer tüm derneklerimiz iyi hazırlanarak ve birleşme isteğinde bulunan konuşmalarla katıldılar.

 

İkinci toplantı Kayseri’de oldu. Burada teknik olarak birleşmenin nasıl olacağı araştırıldı. Yasal olarak Federasyon kurulamıyordu. Dernekler ya Merkez-Şube ilişkisi içinde bir çatı altında birleşecekler ya da vakıf çatısı altında birlikteliğini yürüteceklerdi. Üç kişilik komite kuruldu. Komite bir sonraki toplantıya somut öneriler getirecekti.

 

Üçüncü toplantı, 16-17 Şubat 1991’de Düzce’de yapıldı. Bu toplantıda 5 kişiden oluşan Kafkas Dernekleri Koordinasyon Kurulu(Kaf-Kur) kuruldu.

 

Bu kurul, derneklerin çalışmalarını koordine edecek, Merkez-Şube ilişkisindeki bir derneğin Merkez Yönetim Kurulu gibi çalışacaktı. “Dışarıya karşı derneklerimizi temsil etsin, kalıcı bir birleşme olanağı aransın” dendi. Başkanlığa, şimdi Maykop’a yerleşen ve Dünya Çerkes Birliği Genel Sekreterliğini de yapan Dr. Nejdet Hatam seçilmişti. Adığey Cumhurbaşkanı Carım Aslan’ın Diaspora yardımcılığını da yapan Sayın Nejdet Hatam ve arkadaşlarını Kaf-Kur’daki hizmetlerinden dolayı sevgiyle anıyorum.

 

Birleşme ve örgütlü bir toplum olabilmek için, Kaf-Kur’un çabalarıyla 1992 güzünde, Ankara’da yeni binamızda bir toplantı yaptık. Bu toplantıda, büyük bir coşku içerisinde “Türkiye Kafkas Derneği’nin” yasal olarak kurulması kararlaştırıldı.

 

Bir ay sonra yaptığımız birleşme toplantısında; daha evvel gönüllü olarak kuruluşa katılmayı isteyen derneklerin, baştan beri birleşmenin karşısında olanların aleyhteki propagandaları nedeniyle, bu toplantıda isteksiz olduklarını gördük. Evvelki toplantıya katılan bir kısım dernekler de toplantıya hiç gelmediler.

Gelen bazı delegeler söz alarak bazı tanınmış kişilerin -işlerini ve kendilerini tarif ederek şehir şe­hir dolaşıp derneklerin birleşmesinin aleyhinde bir propaganda kampanyası başlattıklarını ve bugünkü tedirginliğin ondan kaynaklandığını söylediler.

 

Pek çok olumsuzluğun yaşandığı bu toplantıda, dernekleri bir çatı altında toplamak için kimse ortaya çıkmıyordu. Bazı delegeler; “görevi alıp bizi birleştirecek kimse ortaya çıkmayacaksa biz gidiyoruz” diye toplantıyı terk etmek istediler.

 

Tüm Türkiye’nin dört bir tarafından, uzak şehir­lerinden gelen dernek temsilcilerimizde bir moral bozukluğu ve kendi halkına güvensizlik belirmişti.

 

Bana, “6 yıllık dernek başkanlığın ve 2 yıllık da aktif yürüttüğün Onur ve Danışma Kurulu Başkanlığın var. Dernekçiliği ve çalışanlarımızı biliyorsun. Bu bütünleşme senin başkanlığında gerçekleşmeli” diye ısrar edenler oldu.

 

Birleşmeden dağılmanın toplumda moral bozukluğu yaratacağı endişesiyle, halkımızın kendine güveni kaybolmasın diye sağlığımın en problemli olduğu dönemde, “Kafkas Derneği Müteşebbis Heyeti”ni kurma görevini üstlendim ve toplantı amacına ulaşmış oldu. Çok kıymetli arkadaşlarla çalıştım. Görev bölümü yapıp derneklerimize, amacımızı anlatan ziyaretler yaptık.

 

Nihayet Kaf-Der kurucu üyeleri 4.4.1993 günü toplanarak geçici yönetim organlarını seçti.

 

5.4.1993 günü Kaf-Der, Merkez Yönetim Kurulu tüzüğünü Emniyet Müdürlüğü’ne teslim ederek resmen kurulmuş oldu.

 

Bu tarihten 5.6.1994 tarihinde gerçekleşen Genel Kurul’a kadar Genel Başkanlığı’nı yürüttüğüm Kafkas Derneği 1. Olağan Genel Kurulu’ndaki açılış konuşmamım sonunda, artık derneklerdeki yöneticilik görevimi fiilen tamamladığımı söyleyerek kendimi aktif görevden emekli saydığımı açıkladım.

 

Nart: Başkanlığa hangi amaçla geldiniz? Bu amaçlarınızı gerçekleştirme olanağı buldunuz mu?

 

Ben hayatım boyunca, Çerkeslerin bir birlik adı altında birleşmelerini ve temsil edilmelerini hayal ederek yaşadım. Birlik olamamanın yarattığı olumsuzlukları ve zayıflığı tarih boyunca yaşayarak gördük. Kaf-Der birleşme için Diaspora’da atılan ilk ciddi, olumlu adımdı. Bunun gerekliliğine ve gerçekleşmesine gönülden inandım.

 

Çerkes kimliğinin canlı tutulması ve kültürel varlığımızın yaşatılması için bütün derneklerin birleşerek bir çatı altında toplanması, güçlü olmamızı ve tek elden temsil edilmemizi sağlayacaktı.

 

Bu düşüncenin gerçekleşmesi için biraz daha hizmet etmem gerektiğine inandığımdan, Müteşebbis Heyet ve Kurucu Genel Başkanlığı’nı kabul ettim. Görev alan değerli arkadaşlarımla çok çalıştık. Pek çok etkinlik tertip ettik.

 

Toplumsal hareketler yavaş yavaş zaman içinde gelişir. Ancak her toplumda olduğu gibi bizim de muhaliflerimizin olumsuz propaganda ve gayretleri nedeniyle, birleşme sürecimiz geciktirilmiştir. Buna rağmen Kaf-Der, üye dernek sayısını her yıl biraz daha artırarak gelişmektedir. Dünya Çerkes Birliği’nden sonraki en güçlü kuruluş Kafkas Derneği’dir. Tüm emeği geçen, halkımız için fedakarlıktan kaçınmayan kardeşlerimi kutluyorum.

 

Nart: Abhazya Savaşı döneminde Kaf-Der Başkanıydınız. Kaf-Der’in bu savaşa ne tür etkisi oldu? Türkiyeli Çerkeslerin bu olaya duyarlılığı yeterli miydi sizce?

 

14.8.1992’de Gürcüstan’ın savaşı başlattığı günün akşamı, Abhazya direnişinin başladığını duyar duymaz derneğe geldim. Ankara Derneği Yönetim Kurulu konuyu görüşmek üzere toplanmıştı. Olayı görüşüyorlardı. Savaşı protesto için geniş çapta toplantı yapılması kararı alındı. Bütün dernekler Ankara’ya davet edildi. Tüm Türkiye’deki derneklerimizin katılımıyla pankartlarla Başbakanlık önüne kadar yürüyüş yaptık. Bir bakanla görüştük. Başbakanlığın önünü “Bağımsız Abhazya” nidalarıyla inlettik.

 

23.12.1992’de İstanbul Abhaz Derneği’ndeki toplantıda Kafkas Derneği’nin teklif ve desteğiyle “Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi” kuruldu.

 

Yine savaşın başlamasının akabinde, bir heyetle Sovyet Büyükelçisi Sayın Albert Çernişev’e gittik. Bu savaşa karşı ne denli duyarlı olduğumuzu, Abhaz kardeşlerimizin her zaman diaspora Çerkesleri olarak arkasında olacağımızı ifade ettik.

 

Sayın Çernişev’le göreve başladığından beri nezaket kuralları içerisinde olumlu iyi bir diyalog içerisindeydik. Bizi basının da önünde dikkatle dinledi.

 

Toplantı çıkışında, elçilik önünde toplanan gençlerimiz Gürcüstan’ın işgalci tutumunu protesto için siyah bir çelenk bıraktılar. Ve Abhazya’nın bağımsızlığını hep birlikte haykırdık.

 

Kaf-Der, Abhazya direnişini desteklemek için pek çok etkinlikte bulundu. İnegöl’de, Adapazarı’nda, İstanbul’da yapılan mitinglere katıldı.

 

Amerikan elçiliği önünde toplanıp bir yetkiliyle görüşüldü. Basın bildirisi okuduk ve tüm Kavaklı­dere’­yi inletircesine Abhazya’nın bağımsızlığını haykırdık.

 

Bir başka seferde İstanbul’dan başlatılan Ankara’ya kadar ulaşan araba konvoyuyla protesto eylemine katıldık.

 

Türkiye’nin Gürcüstan’a hibe ettiği 50 milyon dolarlık yardımın silah olup Abhazları vuracağını, Dışişleri önünde  yaptığımız toplantıda Dışişleri yetkililerine anlattık. Adığe ve Abhaz bayraklarıyla Dışişleri’ne gelirken polis bayrakları indirtmek istediyse de, fırsat buldukça tekrar kaldırıyorduk. Burada toplanan kalabalıkla, toplu olarak Anap ve Refah Partisi Genel Merkezlerine gittik. Abhazya’­nın haklı davasını anlatmak için çabalıyorduk.

 

Abhazya’nın elektriklerinin kesilmesi ve karanlıkta kalması nedeniyle tekrar Sovyet elçiliği önünde toplanıp, müsteşarla görüştük.

 

Şevardnadze’nin Ankara’ya gelişini protesto için Kuğulu Park’ta toplandık. Sloganlar atarak kaldığı otele doğru yürüyünce polis coplarına maruz kaldık.

 

Kaf-Der bu savaşta, sadece mitinglere katılıp etkinlikler düzenlemekle kalmadı. Abhazya’da ölen kardeşlerinin ya cenazelerine katıldı veya taziyelerde bulundu.

 

3.11.1992’de Sohum’da şehit edilen Sıba Efkan ÇAĞLI ile 30.11.1992’de Oçamçıra’da vurulan Kozba Vedat AKAR için Adapazarı’na gidip ailelerine taziyelerde bulunduk. Efkan’ın yeşillikler içerisindeki mezarını ziyaret edip saygı duruşunda bulunmuştuk.

 

10.10.1993 tarihinde, Kırıkkale, Çorum, Göksun ve Kayseri derneklerimizden birer heyetin katılmasıyla, Kaf-Der Başkanlığı’nda Uzunyayla’nın Y.Karagöz Köyü’ne gittik. Abhazya’da şehit düşen Yeğoj Hanefi Arslan için ailesine taziyede bulunduk. Çerkes törelerine uygun olarak taziyelerimizi kabul eden Kabarday annenin metanetini, ağabeyi Ali Rıza Arslan’ın duyarlı konuşmasını hiç unutmayacağım.

 

Kaf-Der ayrıca ilaç, yiyecek ve giyecek kampanyası başlatarak ilgili yerlere sevketti. Bu meyanda Abhazya’nın en zor döneminde, Ayancıklı keresteci dostum Salim ACAR  çevresinde topladığı parayla 500 çuval unu Trabzon’da Abhazlara teslim etti ve yerine ulaştırdı. Salim Acar’a bu vesile ile saygılar sunuyorum.

 

Abhazya ile ilgili etkinlikleri meclise de taşıdık. Abhazya’nın gündeme alındığı  bir meclis oturumuna topluca gidip dinleyici sıralarından konuşmaları izledik. Dışişleri Bakanı’nın Gürcüstan lehine konuşması nedeniyle, protesto maksadıyla, topluca oturumu terk ettik.

 

Türkiye’deki etkinliklerin %90’ı Ankara’da yapıldı diyebilirim. Bütün bu toplantılara, uzak şehirlerden en uç yörelerden Kafkas Dernekleri katıldı. Antalya’dan, Balıkesir’den, Göksun’dan, Reyhanlı ve İskenderun’dan daha pek çok yörelerden...

 

Türkiye’deki Çerkeslerin çoğunluğu (yaklaşık %80’i) Adığe olduğundan mı bilmiyorum; Abhazya olayını Adığeler sürükledi diyebilirim. Abhazlar kadar duyarlı ve heyecanlı idiler. Var güçleriyle çalıştıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin; ailem ve birçok Adığe ailesi tüm fertleriyle her etkinlikte bulundular.

 

Nart: Abhazya şehitleri çocuklarının korunması ve desteklenmesi amacıyla kurulan “Koruyucu Aile Kampanyası” neler yapabildi?

 

Abhazya’nın özgürlük mücadelesinde öksüz kalan şehit çocuklarının yaşamlarını ve geleceklerini güvence altına almak, korunmasını sağlamak amacıyla “Koruyucu Aile Kampanyası” başlatılmıştı. Bu kampanyaya heyecanla ilk yıl katılan çok oldu. Ben de katıldım.

 

Ancak Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi’nin olayı sıcak tutamaması nedeniyle o ilk atılan adım gevşedi ve insanlarımız yeterince iştirak etmedi veya devam ettiremediler.

 

Bu tür kampanyalarda  görevi üstlenen kuruluşlar, usanmadan yardıma katılabilecek olanları durmadan uyarabilmeli.

 

Örneğin, “Kurbanlarımızı Bu Yıl Abhazya’da Ke­selim” kampanyasına katıldık. 1976’da Çeçe­nis­tan’da kurban kesme kampanyasına da katılmıştık.

 

Nart: Ulusal kültürel varlığımızın korunabilmesi ve çağdaş bir nitelik kazanabilmesi için sizce neler yapılmalıdır?

 

Hiçbir ulusal varlık, anayurt dışında ebediyen korunamaz. Korunabilecek olsa, Çerkes Kölemenleri devrinde Mısır’da korunurdu. Çünkü devletin başı, ordu ve güç kaynakları hep Çerkeslerdi. Etkin kültür ve çoğunluğun dili ağır bastı. Ve bugün Çerkesler orada bir hatıra, bir anı olarak kaldılar.

 

Şimdilerde Ürdün’de yaşayan Çerkesler ekonomik olarak varlıklılar. Ve ayrıca kendi dilleri ile eğitim olanakları da var. Ancak, genel nüfusun Müslüman oluşu, azınlık olmaları, ekonomik rahatlık onlarda ulusal varlığını koruma düşüncesini zayıflattı.

 

Çerkesler, Türkiye ve Suriye’de kendi dilleriyle eğitim olanağını bulamadılar. Geçim için büyük şehirlere göç zorunluluk olmuş, köylerinden kopmuşlardır. Etkin nüfusla aynı dinin insanları olmaları, karışımı ve asimilasyonu hızlandıran nedenler olmuştur.

 

İsrail’dekiler, en son Çerkesliği unutacak olanlardır sanıyorum. Yahudiler, her türlü kültüre, kültürel varlıklarını yaşatmaları için yasal ve maddi olanaklar sağladılar. Din farkı da evlenmelerine mani olduğundan orijin şimdilik aynen korunuyor.

 

Ulusal kültürün çağdaş bir nitelik kazanarak yaşatılabilmesi ancak anayurtta mümkündür. Kendi toprağında soydaşlarıyla bir arada yaşayarak sağlanabilir. Her fidan kendi toprağında, kendi ikliminde kök salıp gelişir. Bu kültürün orijini o topraklarda yapılan kazılardan çıkmaktadır.

 

Nart: Peki, bu dönemin gençlerini nasıl görüyorsunuz? Gelecek neslimiz hakkında umutlu mu yoksa karamsar mısınız?

 

Bu dönemin gençlerini, daha ziyade rahata alışmış, yaşamayı ve eğlenmeyi seven ulusal sorunlardan biraz uzak bir ruh hali içerisinde görüyorum. Ancak onları suçlamıyorum. Bu diasporadaki yaşamın kaçınılmaz sonucudur. Ne zaman ki onlara anavatanına faydalı olmak ümidi ve düşüncesi verilirse, bundan kaçacaklarını sanmıyorum.

 

Güzel ve onurlu Çerkeslik kimliğinin yüreklerinin bir köşesinde sıcak olarak yaşayacağına inanıyorum. Elverir ki onlara bu ümit ışığını yakabilelim.

 

Bugün 60 civarındaki derneklerimizi açık tutan, aktivite sağlayan gençlerimizdir. Bu derneklerimizin bir kısmı da, oturdukları binanın sahibidirler.

 

Kafkasya’ya gidip ilk iş kuranlar dünün gençleri idi. Pek çoğuyla dernekte beraber çalıştım. Bugünün gençlerinin daha iyi ekonomik imkanlarla Kafkasya’ya gidip iş kuracaklarına, orada yerleşip yurtlarının kalkınmasına katkıda bulunacaklarına inanıyorum.

 

Daha evvelki günlerin eski bir genci olarak Allah’tan en büyük dileğim; bir an evvel sağlığıma kavuşup anavatanımın gelişmesine alın terimi akıtmaktır.

 

Nart: Son olarak ekleyebileceğiniz bir şeyler var mı?

 

Derneklerin görevlerini yapabilmeleri ekonomik imkanlarıyla sınırlıdır. O bakımdan üye aidatlarının ödenmesi, çıkan yayınların alınması, önerilecek eğitim fonu gibi ihtiyaç gösterilecek faaliyetlere maddi katkıda bulunulmalıdır.

 

Bölünmelerin bizi, sona götürecek en güçlü etken olduğunu unutmayalım.

 

Yine unutmayalım ki, Çerkes boyları vaktiyle tek bir liderin etrafında toplansaydı, bir tek yerden emir alıp onu tatbik eden bir devlet düzeni içerisinde yaşasalardı, bugünkü gibi dünyaya dağılmazdık.

 

Harpler kaybedilir, ancak “Sel gider kum kalır” misali yerli halk yerinde kalabilirdi. Yunanistan, Bulgaristan, Gürcüstan, Ermenistan vb. gibi.

 

Bugünkü ortamda yönetime getirdiğimiz başkan ve genel başkanlara değer vermeliyiz. Onlara sahip çıkıp görevlerini yapmalarına yardımcı olmalıyız. Yapılacak etkinliklere mutlaka katılarak yenilerini yapmaları için onları teşvik etmeliyiz.

 

En önemlisi, seçilmiş görevlilerin aleyhinde yapılacak konuşmalara asla meydan vermemeli, aksine onları onore edecek söz ve tavırlarda bulunmalıyız. Bunların karşılıksız yapılan hizmetler olduğunu unutmamalıyız.

 

Bu vesile ile muhaceretten bu yana derneklerimizi ve kültürümüzü bugünlere taşıyan tüm bilinçli insanlarımıza, dernek başkanlarımıza ve dernek çalışanlarına, basın yoluyla onları destekleyenlere ve siz duyarlı gençlerimize bütün kalbimle şükranlarımı sunuyorum.

 

Nart: Bu güzel söyleşi için biz de size çok teşekkür ediyoruz.

 
BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

..
...