NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : MART - NİSAN 2006

48

YIL / SAYI : 9 / 48
SAYFA SAYISI : 64
KAPAK KONUSU : ..
 

 
 
 
 
 
 
 
 
KEMAL CANKAT KİMDİR?

1932 yılında Çorum Yeşilpınar’da doğdu. Babası, nüfus cüzdanı çıkarmayıp, kaybettikleri büyük oğullarının nüfus cüzdanını Kemal Beye verdiği için, kendi deyimiyle, “Askere gidip geldikten sonra ancak traş olmuş”. Kabardey Jançat sülalesine mensup. Uzun yıllar Teknik Öğretmen Okulu’nda mali işler sorumlusu olarak, neredeyse 24 saat çalışarak emekli oldu. Bu ağır çalışma temposu içinde Ankara Derneği’ndeki faaliyetlerine ve Kafkasya ile ilişkilerine devam etti. Emekli olduktan sonra bu çalışmalarını bütün mesaisini vererek sürdürdü. 1970-1976 tarihleri arasında Ankara Kafkas Derneği başkanlığını da yürüten Kemal Cankat, 1976 yılından itibaren Ayvalık’ta bir çiftlik alarak, yılın büyük kısmını orada geçirmeye başladı. Kemal-Saime Cankat 1 kız, 1 erkek iki çocukları ve her ikistorunları var.

En büyük kaybımız KİMLİĞİMİZ

 

Bizim toplumumuz Allah’a şükür çok temiz kaldı diyebiliriz. Türkiye’de diğer kültürlere saygılı bir aile olarak kendimizi kabul ettirdik, hala öyleyiz. Buna rağmen “Ben Çerkesim” diyemeyenler var.

Bu sayımızda ömrünü Çerkes toplumuna adamış bir değerli insanımızla daha, kendi yaşam ortamında, konusuz, belli kalıpların dışında, rahat bir sohbet gerçekleştirdik. İstedik ki, örgütlülüğün o zor yıllarında, özellikle Ankara Derneği’nde hizmetleriyle sivrilmiş bu örnek insanı, herkesin saygı duyduğu “Kemal Abi”sini, farklı bir bakışla anlatalım size...

Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

- Çorum Yeşilpınarlıyım. Kabardeyim. Emekliyim. Ankara’da yıllarım geçti, ancak şimdi genellikle Ayvalık’ta yaşıyorum. Jançat sülalesindenim. Bir aile armamız da var (eliyle defterime çizmesini rica ediyorum). Hatta, aile armamızı Cankat Devrim bir kolye yapmıştı, çok güzel bir hatıraydı bizim için. Cankat’ın kardeşiyle biz kuyumcu dükkanı açmıştık. Kafkasya’dan gelen çok malzememiz vardı. At eğerleri, gümüşler, kamçılar, yamçılar, çok iyi hatırladığım çift horozlu hem tüfek hem kılıç olan gümüş kaplı bir silah (ben küçüklüğümde at yapar oynardım onunla), çok eşya vardı. Rahmetlik annem sahip çıkmadı bunlara, biz de pek bilmezdik. Şimdi Ayvalık’taki yazlık evimizde, çok değer verdiğim bir “şivan” ve yine Kafkasya’dan gelirken getirdikleri bir semaver var. O zamanki şartlarda kıymetini bilemediler bunların.

Kafkasya’ya gittiğimde Kaşif adındaki arkadaşım köylerine davet etti. Nalçik’e yakın bir köyde oturuyorlar. Yemek hazırlandı, bekledik, babaları geldi. 115 yaşlarında, ancak oldukça dinç birisiydi. Yemeğe oturdu, sağına ve soluna bizleri aldı. Kaşif, “Bak Kemal. Bu ev, bu bahçe babamın. Babamı bu evde 1 saat boş tutamazsın, muhakkak bir meşgale bulur ve yapar. Otur rahat et diyoruz, dinlemiyor bizi” dedi ve şikayet etti. Babası da, “Beni hayata bağlayan bu çalışıp, çırpınmadır. Bana otur, boş dur diyorlar, demek ki ölmemi istiyorlar...” dedi. Yaşamın değerini onlar çalışmayla biliyorlar. Burada da, “ne çalışıyorsun, mezarına mı götüreceksin?” diyorlar.

Ben de aynı şekilde, Ayvalık’taki yazlığa gidiyorum çoğu zaman. Çok geniş bir alan, ev var, bahçesi var, çalışıyorum, bahçeyle uğraşıyorum, iyi geliyor bana. Bahçede kavun karpuz ekiyorum, ağaçlarla ilgileniyorum, çok dinlendiriyor beni, mutlu ediyor. Çalışmayı, bir şeylerle uğraşmayı çok seviyorum.

- Ailenizin Kafkasya’dan geldiği yeri biliyor musunuz?

- Kabardey Balkar’dan geldiğimizi söylüyorlar ama, oraya gittiğimde ailemden kimseyi bulamadım. Ancak Ürdün’deki rahmetlik amcamızın aile ağacı vardı. Orda görünüyor ama, dediğim gibi bulamadım.

- Oraya yerleşmek istediniz mi hiç?

- Orada olmayı, çocuklarım da ben de çok istedik. Ancak orda çocukların okullarının denkliğini kabul etmediler. Bu yüzden bir yıl kaybettik hatta. Çocuklar da orda okumak istemedi böyle olunca. Gidemedik.

Benim çok pişman olduğum bir şey var. Ürdün sefiri vardı, Mehmet Ali bey. Uzun yıllar bir aile gibiydik biz. Kafkasya’ya giderken beni aradı, gidip aldım, misafir ettim, yolcu ettim. Oradaki akrabaları çağırmışlar, gidip mülk almasını söylemişler. O dönemde çok ucuzmuş toprak, mülk ve herkes almış, işlerini kurmuşlar… Ben de gidip almalıydım, imkanlarım çoktu, kaçırdık o fırsatı. Şimdi biz de orada olurduk. Oraya yatırım yapmış olurduk. Çok büyük hata ettik, düşünemedik. Mülk sahibi, iş sahibi olmayınca, oraya da faydamız olmuyor. Öyle olsaydı ne işimiz vardı burada. Geç kaldık biz.

- Kafkasya’ya ilk gidenlerdensiniz. Bundan doğan sıkıntılarınız olmuştur. Bize seyahatinizi anlatır mısınız?

- Kafkasya’ya bizim gidişimiz şöyle olmuştur: Bahsettiğim gruplar gelip giderken daha sonra da çok gelen giden oldu. Mesela bir gece İzmir’de akrabası Kafkasyalı olan bir hemşerimizi gece yarısı bize getirmişlerdi. Onun dışında Yazarlar Birliği’nden de çok gelen giden oldu, hepsiyle ilgilendim, ağırladık. En son Yazarlar Birliği Başkanı Şovcencuk Adem geldi, ben şahsen davet ettim, bir ay misafir kaldı. O zaman Şenyuva’da bir evde oturuyordum. Çok yoğun çalışıyordum. Bir ay boyunca fırsat buldukça beraber olduk. Muhasebe sorumlusuydum çalıştığım yerde, döner sermaye saymanlığı ve sürekli Maliye’ye hesap veren, 170 işçinin gece-gündüz ağır koşullarda çalıştığı bir yerdi. Sabah saat 7:00’de gidip, gece 24:00’de geliyordum. Ben fırsat bulamadığımda eşim ilgilendi misafirimizle.

Kafkasya’dan birisi geldiğinde, en çok Emniyet’in sorgularından çekiyorduk. Sürekli sorular soruyorlardı. O zaman Sovyetler Birliği dönemiydi ve komünist rejim vardı. Misafirimiz gelmeden önce Emniyet’ten gelip evimize baktılar, misafir edebilecek durumumuz var mı, yok mu diye. Bir yandan da ekonomik durumumuz buna müsait mi diye gözetim altında tutuyorlardı bizi, gelen misafir prestijli birisi olduğu için, onun iyi izlenimlerle ülkesine dönmesini istiyorlardı ve bunu bizim yapıp yapamayacağımızı inceliyorlardı. Misafirimiz sadece Ankara’da kalmadı. Yanına dil bilen çocuklarımızdan vererek İstanbul’a, Bursa’ya da gönderdim. Hatta üçüncü Şube’ye de söyledim, “masraflarını biz karşılayacağız ama Çerkesce bilen birisi varsa yanımıza verin, öğrenci çocuklarımızın derslerine de mani olmayalım, sizin elemanınızla gezdirelim misafirimizi” dedim. Böylece gizli kapaklı bir şeyimiz olmadığını da anlatmaya çalıştım. Zaten onların izniyle geldi Türkiye’ye gelirken.

“Nalçik’e Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak gittik”

Ancak Bursa’ya giden misafirimizi, dönüşünde İnegöl’de polisler alıkoymuşlar. Çantasında bulunan, Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü münasebetiyle bastırılmış birkaç broşürü yasak yayın olarak niteleyip, sıkıntı vermişler kendisine bir sürü. Yanında İskenderun’dan Ruşça bilen, Pınarbaşılı Feyyaz adında bir öğrencimiz vardı. Çocuk da korkmuş tabii. Buraya geldiklerinde, misafirimiz Adem bey rahatsızlığını belirterek gitmek istediğini söyledi. “Beni bu kadar rahatsız ediyorlarsa, sizi de rahatsız ediyorlardır” dedi. Ertesi gün üçüncü şubeye gittim. Emniyet amiriyle görüştüm ve “Ben size her şeyi anlatarak izin istedim, verdiniz. Yolda indirilip saatlerce neden sorguladınız” dedim. Türkiye’de rahatsız edildiğini ima ediyor ve gitmek istiyor şimdi, tutamıyo-rum dedim. Hemen İnegöl yetkili amirini arayıp hesap sordu. İnegöl’deki yetkilinin kendi kendine böyle bir şey yaptığı anlaşıldı. Başka bir olay olmadan misafir ettik ve uğurladık.

Daha sonra da 1976’da biz oraya gittik. Giderken çok rahat bir yolculuk yaşadık. Valizlerimizi hiç kontrol etmediler, bir sürü müzik aleti almıştık hediye olarak. Ancak dil sorunu yaşadık. Türkçeden başka dil bilmiyoruz. İndiğimizde Adem ile karşılaşamadık, onu yanlış alana yönlendirmişler. Bize bir Çerkes şoför buldular, onun rehberliğinde eve gittik, Adem’le orada buluştuk. Önce Adem’in misafiri olduğumuzu sandık. O akşam bizi evden alıp Nalçik’de bir otele yerleştirdiler. Adem bize Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak gittiğimizi söyledi, onore olduk. Cumhurbaşkanını da ziyaret ettik. Bir ay boyunca sürekli birlikteydik, çok ilgilendiler, hiç unutamayız. Yazarlar Birliği’nin ikinci başkanı Eşref vardı. Onun evine, köyüne davetli gittik, 50-60 kişilik ziyafet sofrası kurdular, cumhurbaşkanı gibi ilgi gördüm. Bir ay kaldık. Bütün bölgeleri gezdik, gördük.

- Giderken kafanızda soru işareti var mıydı ürkmek falan orası beklediğiniz gibi miydi?

- Beklediğimizden çok fazlaydı. Gösterilen ilgi o kadar fazlaydı ki, ben bundan sıkıntı bile duydum. Buradaki gibi polis, soruşturma falan yoktu ve hiçbir şey hissettirmediler bize bu konuda.

- Kafkasya’yı nasıl buldunuz? Sizi şaşırtan bir şey oldu mu?

- Çok güzel bulduk. Temmuz ayıydı, bir gün sabah kalktım, otelin balkonuna çıktım. Kar yağıyor sandım, bembeyaz bir yağmur yağıyordu, her yer yemyeşildi, her çeşit kuş vardı sanki bülbüller ötüyor-du, cıvıltılar… Cennet gibiydi.

Adıgey’e de gittiğimizde, bir kurul toplanmıştı, hanımlar eşimi aralarına aldılar. Bir hanım dedi ki: “Benim babam göç sırasında öküzünün tekini kaybetti, bulamadık. Bulsaydı, biz de gitmiş olacaktık buralardan. Ah keşke siz de gitmeseydiniz de, burada beraber olsaydık şimdi…”. Herkesin sürekli içtenlikle söylediği şey buydu, çok etkilendik.

100-120 yaşında yaşlı kadınlar bunu söyleyenler, o günleri yaşamış insanlardı yani. Siz İstambulako’yu bilir misiniz, o zaman Türkiye değil, İstanbul olarak biliyorlardı geldikleri yeri. İstambulako’yu bilen ve yaşayan insanlardı onlar ve bunu yaşayarak ülkelerin-den başka bir yerde yaşamak istemeleri mümkün değil tabii. Çünkü çok acı çektiler. Babam derdi ki, “madem göç etmek zorunda kaldılar, daha iyi bir memlekete neden gitmediler?”

Osmanlı padişahı ile anlaşmışlar tabii. Dünya da o kadar küçüktü ki o zaman, haberleşme yok, neşriyat yok. Benim amcamın çocukları, bizden sonra gidip Ürdün’e yerleşiyorlar. Ekiple gittiğimizde Ürdün’de tanıştık, aile armaları da var, rahmetlik babalarımızın hayvanlarımıza bastığı Adıge arması.

- Saime hanımla kaç yılında evlendiniz? Dernek ortamında mı tanıştınız?

- 1955’de evlendik. Dernek ortamında tanışmadık. Köylerimiz yakındı, yürüyerek 1 saatlik mesafe vardı. Öyle tanıştık.

- Dernekteki o sıkıntılı yıllar 60’lı yıllardaydı. O dernekle şimdiki derneği kıyaslar mısınız?

- Şimdi çok daha iyi. O zamanlar hafta sonu geliniyordu genelde. Balıkesir’den Hikmet Aslan vardı. Dernek başkanlığı da yaptı. Ayda bir uğrayıp, çocukları eleştirirdi. Kiminin saçı uzun, kimi şöyle oturuyor falan, gidilmez, gelinmez buraya derlerdi. O zaman çok güzel bir sergi açmıştık Kızılay’da. Kafkas el işlerini tüm Türkiye çapında topladık, saklanan değerleri biraraya getirdik. Herkes gibi kendisine de davetiye gönderdik. Geldi. Yanında saçı uzun bir genç vardı. “Yanınızdakini tanıyamadım” dedim, anladı. “Tanıdın tabii ki, ama söz mü geçiyor bunlara” dedi. Oğluna söz geçiremiyor, ama dernekteki gençleri kıyasıya eleştiriyordu işte.

- Çocuklarınız evlendi mi?

- Evet, maalesef büyük oğlum dışarıdan evlilik yaptı. Çok enteresan, bizim gibi iddialı insanların başına geliyor bu. Benim gibi bu konuda iddialı arkadaşlarım da aynı şeyi yaşadılar.

Büyük oğlum ilkokula başladığında, okulun müdürüyle didişen, “Ben Çerkesim...” diyen bir çocuktu. Daha sonra, şimdi kaybettiğimiz çok değerli bir arkadaşımın, kızımız gibi sevdiğimiz ortanca kızıyla söz kestik. Kızın aklını çeldiler, babası yaşında bir yabancıyla, üstelik çok yanlış bir evlilik yaptırdılar. Arkadaşım yaşasaydı böyle olmazdı diye düşündük, çok milliyetçiydi, disiplinliydi. Ailece hayal kırıklığına uğradık, ağır oldu bizim için. Onlar için de üzücü oldu sanıyorum. Oğlum da bir yabancı evlilik yaptı sonunda. sonuna kadar karşı çıktım, olmadı.

Oğlum çocukluğunda çok yetenekliydi. Ekipte oynuyordu. Kaybettik dediğim arkadaşım, rahmetli Elbruz bey, “Parmakların üstünde oynayamıyor bu tembel herif, ben ne yapacağım bunu” demişti de, oğlum o akşam sabaha kadar uyumadan parmaklarının üzerinde durmayı öğrenmişti. Ama daha öğrenciyken çocuğun beynine girdiler. Kızın ailesi geldi resmen rica ettiler, çok kötü hissettim kendimi. Elimizden kapıyorlar çocuklarımızı. Onlarda çekinme yok, kendileri talip oluyorlar…

- Derneklerimizden uzun süre ayrı kaldığınızı biliyorum, Federasyonu tanıyor musunuz?

- Tanıyorum. Başkanınız Cihan beyle de tanışıyoruz, daha önce sık sık görüşürdük. Çalışmalarınızı takip ediyorum, güzel şeyler yapılıyor toplumumuz adına. Geçenlerde Cihan bana dil kursu açacakları söyleyince hem sevindim, hem de dil öğretmenin bunun yanında başka yolları da olabilir mi diye düşündüm.

- Dil öğrenmek başka hangi yolla olabilir sizce?

- Çocuklara dilin temelini ailede vermek lazım diye düşünüyorum. Mesela Cihan’ların köyü çok büyük bir Çerkes köyü. Oraya bir dernek kurup, burada Çerkesce öğrenen çocukların bundan sonraki öğrenim masraflarını biz karşılayacağız denilse. Böylece ailelerin de çocuklarına temel eğitimi vermesi ve dili önemsemeleri sağlanabilir mi acaba? Dilin en iyi aile ortamında öğretildiğinin örnekleri çoktur. Mesela köyde, okula başlayana kadar kimse Türkçe bilmezdi. Ancak okula başlayınca öğrenirlerdi. Şimdi Çerkesce bilen kimse kalmadı, küçücük çocuklar Türkçe konuşuyorlar. Hamamözü çok büyük bir köydü, kaza olması için imzalar topladılar, kaza oldu. Keşke köy olarak kalsaydı da dili böyle bozulmasaydı diyorum. Aileyi tanıyorsunuz, çocuğun babası annesi köyün yerlisi, Adıgece konuşuyorsun Türkçe cevap veriyor. Ailelerinde Çerkesce konuşulmuyor demek ki. Anne isterse çocuğuna rahatlıkla öğretir dilini, çevresinde Çerkes kimse olmasa da, evde öğretir. Dilini öğrenen ve konuşan çocuklarımıza üniversite için burs verilebilir, konuşmayana verilmez mesela. Böylece özendirilir dil öğrenmek.

“Bulunduğun topluma ayak uyduramayacaksan,

evinden çıkma”

Bizim dernekçiliğimiz zamanında öğrenci yurdumuz vardı, birçok öğrencimiz bu yurtta kalarak okulunu bitirdi. O zaman 12 Eylül öncesi ve her siyasi fraksiyondan gencimiz vardı. Solun ve sağın en uçlarından öğrenciler vardı ve hiç sorun yaşamadan aynı yurtta kaldılar yıllarca.

Evvela her şeyden önce kendini koruyacaksın. Bizim bir atasözümüz vardır; “Bulunduğun topluma ayak uyduramayacaksan, çıkma evinden” der. Sen bu toplumda yaşıyorsan, ayak uyduracaksın, kendini koruyacaksın. Bunun başka şekli yok. Bir de ben şunu diyorum; Türkiye ile ilgili belki bir sürü şikayetimiz oldu, ama bize mani olacak bir şeyle karşılaşmadık. Çalışmalarımızda özgürdük. Belki ilk zamanlar sıkıntı çektik ama onun da faydası oldu. Bugün Ürdündekiler kültürlerin yaşatma konusunda çok özgürler. Kral, “Benim dayılarım Çerkes” diyor. Orada yaşlılar son derece örf adetlere uygun hareket ediyorlar. Ancak gençlerin çoğunda Çerkeslik kalmadı.

Rahmetlik İhsan Sabri Bulur Türkiye Cumhurbaşkanı vekiliydi. Davetiye götürmüştüm. Kapısını çaldım, haber verdiler. Odadan çıktı, koştu, pijamasını çıkardı, üzerini giyindi, geldi. Aynı şeyi, beraber Ürdün’e gittiğimiz de Ürdün Senato Başkanı Sayın Müfti Paşa ile yaşadım. Ziyaretine gittiğimizde, evinde her türlü imkan varken kahveyi kendi eliyle ikram etti bana. Adıgeliğin örf adeti o kadar derine gidiyor ki, insanlığı o kadar değerli ki… Her gecemize gelir, başköşeye oturur, gece bittikten sonra hepimizi ayrı ayrı kucaklardı İhsan Sabri Bulur, öyle bir Çerkesti. Kayseri’den bir misafirim geldi, sordular, “Hiç Pınarbaşı’na geldin mi?” dediler. “Geldim ama yolunuz kötü arabamın altı mahvoldu, elektriğiniz yok, gece kaldık mecburen” dedim. “Aman Kemal, olmasın. Bizi Çerkes bırakan o yolsuzluk, elektriksizlik değil mi?” dedi. “Bizim Kayseridekiler çok kahraman da, onun için mi Çerkesceyi unutmadılar sanıyorsun. Elektrik, yol gelirse Çerkeslik kalmaz” dedi.

- Anılarınızdan bahseder misiniz biraz da?

Çocukluğumdaki köy yaşantılarımız çok güzeldi. Birbirimize yaptığımız o güzel şakalar… Çerkesler’de cenaze merasimi çok değişiktir. Kafkasya’da da, köylerimizde de bunu yaşadık hep. Çerkesler’de cenaze atla haber verilirdi. Atlı köyün içine geldiğinde atın kuyruğu bağlıysa cenaze için geldiği anlaşılırdı. Haber getirilen eve gelinir, ev sahibi gelir, “hayırdır ne oldu?” diye sorar, kendisine haber burada verilirdi.

Sivas’ta bir Çeçen veya Dağıstan köyü vardı. O zaman Dağıstanlı olan Stalin yeni ölmüştü. Kiremitli köyünün thamadeleri 5-6 kişi toplanıp o köye gidiyorlar. Köyde ekonomik durumu da çok iyi olan, köklü bir Dağıstan ailesi var. Eve geliyorlar, ev sahibi geleneklere göre kapıya çıkıyor. Herkes çok ciddi, çok acı bir haber getirdikleri belli. Thamate öne çıkıyor, herkes saygıyla eğiliyor, 1-2 dakika böyle durduktan sonra ev sahibi “nedir?” diye soruyor. Başsağlığı dileyerek Stalin’in öldüğünü söylüyorlar. Adam tabii “sizi de, Stalin’i de…” diyerek küfür ediyor. Köyün thamadelerini toplayıp, “bize küfretti” diye davacı oluyorlar ve bir öküz kestirip, bir de düğün yaptırarak kendilerini ağırlatıyorlar.

Abim Çorum’da oturuyor, düğünü vardı. Ben de gencim, mutlaka düğünde oynamak istiyorum, gelenekler gereği oynatmıyorlar. Rahmetli oldu Mecit’in annesi, beni misafir kız gibi giydirdi, oynadım, hiç kimse de bilmedi. Henüz bıyıklarım bile yoktu, çok gençtim. Delikanlılar benimle oynayabilmek için yarıştılar.

Öyle şakalarımız vardı ki, köylerdeki yaşam çok güzeldi, samimiyet vardı, ilgi vardı. Birisi aç ise, sıkıntıdaysa hep birlikte yardım edilirdi. Yeni doğmuş çocuğun cenazesi için bile ezan okunsa, bütün köylü o gün işini bırakırdı.

Yeşiltepe bloklarına yeni taşınmıştık, Merhabalaştığımız kapı komşumuz vefat etti. Eşimden bizim geleneklerimize göre ne gerekiyorsa yapmasını rica ettim, öyle yaptı. Yemekler yaptı götürdü, yardımcı oldu. Hepsi çok şaşırdılar. O güne kadar kimse birbiriyle ilgilenmezmiş.

Bizim altımızda oturan Memduh Şahin vardı, gençler iyi tanırlar. Gecelerimizde onun minibüsünü alıp, afiş asmaya çıkarlardı. Hamit Kaplan’ın kayınbiraderiydi. Oğlumla çok yakın arkadaştı, ODTÜ’yü kazanmıştı. Birden rahatsızlandı ve kaybettik, çok üzüldük. Bütün blok sakinleri o aileye günlerce yemek yaptılar, yanlarında oldular. O günden sonra bu adet o bloklara yerleşti.

Bizim toplumumuz, çevresine hep örnek oldu, hep kendinden verdi yani. Ne çaldık, ne bir kötülük yaptık, ne namusa mala göz diktik, hep dürüstlükle yaptık ne yaptıysak.

Hayri Cankat vardı İstanbul’da, bana dergi getirirdi geldikçe. Müdür muavinimiz Hayri Nart, bir gün bana gelen dergiyi gördü ve, “Yahu sen deli misin, bu dergi nasıl gelir sana, başına iş açacaksın vallahi billahi” dedi. Kafkas dergisinin gelişinden bile rahatsızlık duyarlardı yani.

- Toplumumuz için çok faydalı çalışmalarınız olmuş, hayatınızı vermişsiniz neredeyse. Herkes övgüyle bahsediyor sizden. Şimdi geçmişe bakınca neler hissediyorsunuz?

- Çok şükür Allah’a. Bir şeyler yapabildim, hiç yılmadım, ne dedilerse korkmadım, yoktan var ettik bazı şeyleri. Emeği geçen herkes sağolsun.

Ben bazı şeylere çok kızdım, üzüldüm de ama şunu söyleyebilirim ki; bir şey veriyorsan, karşılıksız vereceksin. Verdiğinin karşılığını beklersen, onu verdin kabul etmiyorum ben. Mesela, bir çocuk büyütürken, bu bana bir gün baksın derseniz yanlış, o çocuğu büyütmeyin o zaman. Sadece kendine güveneceksin, başkasına değil. Gece yapardık, İstanbul’a kaç defa gittik. İstanbul Derneği (Bağlarbaşı) binasının yarısının maliyetini biz karşıladık. Karşılıksız 2-3 gece yaptık orada. Muhasebecimiz Cihan’dı o zaman, kendisi de iyi bilir. Ekibin gösterisi için Elbruz beye çiçek verdiler ve faturasını bize, derneğe gönderdiler daha sonra. Masraf kalemlerinde tek tek görüyorduk çiçek ve çelenk paralarını. Yav, bunu sen cebinden vermiyorsan, derneğin sırtından gösteriş yapacaksan yapma.

Bu aslında bütün toplumlarda var. Bizimki Allah’a şükür çok temiz kaldı diyebiliriz. Türkiye’de karşımızdakinin iyi niyetini hiç istismar etmedik, onlara saygılı bir aile olarak kendimizi kabul ettirdik, hala öyleyiz. Buna rağmen “Ben Çerkesim” diyemeyenler var. En büyük kaybımız da bu, kendimizi, kimliğimizi kaybettik. “Türkçe okuyacaksın, Çerkescenin faydası yok” gibi laflar ettiler bizimkiler. Halbuki çocuk okula gittiğinde nasılsa öğrenecek Türkçeyi. Toplumun bir kısmı cahil işte, hep çıkara bağlandı.

Teknik Öğretmen Okulu’nda sözüm geçerdi. Köye gidip bakardım, sığırtmaçlık alamayan aileler vardı. Köyde sığırtmaç bile kabul edilmeyen adamları ben bekçi olarak buraya getirdim. Burada baş tacı olurdu, herkes saygı duyardı. Bir müdürümüz vardı, “Allah aşkına böyle birkaç tane daha getir” derlerdi. Ama bizimkiler kolay kolay gelmezlerdi, gururlarına yediremezlerdi. Bizimkiler böyle iyi hizmet ederlerdi.

Buna rağmen, Çerkes Ethem’in dışında, kimseye kötü bir şey söyleyemezler bizden. O da iftiraya uğradı bence. Yeni gençler artık böyle değil ama. Eskişehirli bir çocuğumuz mesela, şimdi Jandarma Komutanlığı’nda üst düzey görevlisi. Ama Çerkes olduğunu hiçbir zaman gizlememiş, toplumundan kopmamıştır. Aynı şekilde Abdüllatif Şener de öyledir. Geçen gün okudum, Abdullah Gül onun için, “hayatımda tanıdığım en dürüst insandır” diyor.

- Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz size.

- Ben teşekkür ederim, memnun oldum

Oğlu Kenan’ın, çocukluğunda Elbruz Gaytaoğlu’nun ekibinde iken çekilmiş bir fotoğrafı.

 

 

 

TÜM SAYILAR

 

 

..
...