(1850 yılının Kuzey Kafkasya’sında bir
Adığe köyü)
Hajbewuka ŞEYDA
Günler gri
Dağ duruşlumun atına binip gittiği günden
beri
Güle güle denilemeyen bir gidişti bu
“Gitme” denilemeyen bir yolculuktu.
Savaş yaslanmıştı özgürlüğümüze
Pusulasız gözler sınırları yeniden çizmeyi
kafalarına koymuşlar
Bizimse başımızı yastığımıza
koyamayacağımız günler kapımızı çalmıştı
Üzerinde gri çerkeskası vardı
Kuşandı fişeklerini ve silahını
Omzunun üstündeki sarsılmaz gururuyla
Gözlerime baktı ve dedi ki:
“Bize ait olanı korumaya gidiyoruz
Bu yüzden Tanrı bizimle olacak...”
Kapının eşiğinde öylece çiçeksiz kaldım
Tüm köy, gidenleri kayıp bakışlarla
uğurladık
Toprak damlı evimiz kalabalık ama derin
bir sessizlik herkeste…
Bu gece esen rüzgâr
Gözlerimde büyüyen ağacın o, hayatı
bilmeyen yapraklarını titretiyor
Eriyor mumların aydınlattığı gece
kucağımda
Dışarıda zifiri karanlıkla beraber korkulu
bir sessizlik var
Oysa birkaç gün önce gülüyordu insanlar
Gece bile aydınlıktı düğünümüzde
Şimdiyse nice korkular var söndürülmüş
düşlerin dibinde…
Saçlarımı örüyorum açamadığım sandığıma
bakarak
Gözlerimin erişemediği uzaklarda neler
oluyor diye düşünüyorum
Eskimiş duygularımla yamalı bohçamdaki
korkularımı sayıyorum tek tek
Bilmiyorum savaş kesecek mi dallarımızı
Dönecek mi evine insanlarımız
Bak yine kollarıma ayrılık yaslandı
Zulasındaki acıları düşürdü gözlerime
kader
Korktuğum sadece ölüm olsaydı
“Bu kadar mı, dahası yok mu?” derdim
Ama acıları tartmak işe yaramıyor
İki gözümü de koydum gece nöbetlerine
Bir zarar gelmesin ne halkıma, ne de
Kafkasya’mın bir tek taşına
Yerimiz yurdumuz bizde kalsın
Ve sen dön geriye
Açılsın sandığım mutlu günlere…