K’AŞE MUZAFFER DİNÇER
Arkadaşımın Dom Sovyet (Başkanlık Sarayı) yanındaki evinden çıktığımda
öğleden sonraydı. Aylardan ağustos olmasına rağmen hava kapalıydı ve
belli belirsiz bir yağmur çiseliyordu. Lenin Bulvarı boyunca yürüyerek
Rusya Oteli’nin önündeki taksi durağına geldim. Amacım sülalem
K’aşe’lerin yaşadığını öğrendiğim Malka köyüne gitmekti. İlk taksinin
yanına yaklaştım ve şoföre sordum:
- Ben otogara gitmek istiyorum, götürür müsün?
Ancak şoför Rus’tu ve birbirimizi anlamamıştık. Hemen
arkasındaki taksiye yaklaştım ve sordum:
- Ğu Adığe ? (Adığe misin?)
İkinci şoför Çerkes’ti. Beni otobüs garajına götürmesini istedim.
Oraya neden gitmek istediğimi sordu. Amacımı öğrenince, beni köyümüze
kadar götürmeyi teklif etti. Ancak ilk defa gideceğimi, ulaştığımızda
yarım saat kadar beni beklemesini söyledim. Yaklaşık 100 yıl sonra ilk
kez ailemizden biri, geride kalan akrabalarımızı ziyaret edecekti ve
doğrusu neyle karşılaşacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. Belki aynı
taksiyle geri dönmem gerekebilirdi.
Malka köyü, Aşabey dahil dört köyün birleştirilmesiyle kurulmuş 7-8
bin nüfuslu bir köydü. Nalçık’a 46 km. uzaklıktaydı ve buradaki ölçülere
göre epey uzaktı. Tabii Ankara’da her gün 40 km. uzaklıktaki işine giden
biri olarak, sonradan duyduğum bu yorumlara gülümseyerek cevap
vermiştim.
Yol boyunca birkaç köyden geçtik. Evler genellikle yolun iki yanına
kurulmuştu ve bazı köylerin başı ile sonu arasındaki mesafe 10 km’yi
aşıyordu. Şoförle yol boyunca sohbet ettik. Kendisi Lu ailesindendi ve
Malka’dan hemen sonraki Karmıhable köyündendi. Lu’lar Rahmiye’de
(Eskişehir) bizim duvar komşularımız olan büyük bir aileydi.
Malka’ya girdiğimizde yaşlı bir kadına K’aşe’lerin evini sorduk.
Kendisinin de aynı yöne gittiğini ve
evi bize gösterebileceğini söyleyince onu da arabaya aldık. Kısa bir
süre sonra “burası K’aşe’lerin sokağı” dedi yaşlı kadın ve hep birlikte
arabadan indik.
Sokak ana yola çıkan bir şoseydi. Kadının gösterdiği ilk kapıyı
çaldık. Burası aynen Rahmiye’deki gibi yüksek duvarla çevrili büyük bir
avlu kapısıydı. Büyük araçların girebileceği gibi iki kanatlı yapılan ve
hemen yanında insanların girmesi için küçük bir kapı daha olan kapıyı,
orta yaşın üzerinde bir kadın açtı. Yüzünde soru işaretleri vardı. Şoför
açıkladı:
- Bu delikanlı Türkiye’den geliyor. Kendisi sizin
akrabanızmış. Buraya hasret gidermek için gelmiş.
Kadın şaşırmıştı, bir an durakladı ve cevap verdi:
- Erkeklerin hepsi diğer avluda, isterseniz oraya
geçelim.
Bu kez yan avlunun kapısını çaldık. Üzeri toz toprak içinde bir
delikanlı kapıyı açtı. Belli ki çalışıyordu. Bu kez bize ilk kapıyı açan
Lera durumu açıkladı. Delikanlı hiçbir şey söylemeden duvarın dibine
çömeldi. Belki de şaşırmıştı ve düşünemiyordu. Ben tam içimden “galiba
bu taksiyle geri döneceğim” diye geçirirken sokaktan ince, ortanın
üzerinde boylu, kumral bir delikanlının geldiğini gördük. Lera seslendi:
- Hasanbi, bu delikanlı Türkiye’den bizi ziya-rete gelmiş, Kendisi
K’aşe’lerdenmiş.
Hasanbi, gülümsedi ve duraksamadan, son derece içten ve coşkulu bir
sesle davet etti:
- Nıt’a sıt fıçışıtır mıbdej, fınakua fıneblağa (Eee niye burada
duruyorsunuz gelsenize, buyursanıza).
Taksi şoförü izin isteyerek ayrıldı. Hep birlikte avluya girdik.
Avlunun sol tarafında U şeklinde sütunlu büyük ve yeni bir ev vardı,
ancak henüz yerleşilmemişti. Evin avlu dışına bakan hiç pencere-si
yoktu. Daha sonra Kabardey’deki köy evlerinin genellikle, avlu içinde
son derece korunaklı inşa edilmiş olduklarını gördüm. Muhtemelen bu,
ovada yaşayan insanların savunma ve güvenlik gibi kaygılarl
geliştirdikleri bir yapı tarzıydı. Bugün hala Rahmiye’de bile benzer
yapıları görmek mümkündür.
Biraz önce gördüğüm delikanlı Zamir’in, avlunun diğer yanındaki eski
bir binayı yıkmakla meşgul olduğunu anladım.
Yeni evin hemen girişinde, balkonda elinde bastonla yaşlı bir kadın
oturuyordu. Yanına yaklaştım ve ellerini iki avucumun arasına alarak
(Kafkasya’da el öpme adetinin olmadığını öğrenmiştim) hatırını sordum,
kendimi tanıttım. Bana sarıldı ve yanındaki sandalyeye oturttu.
Gülümsüyor ve ellerimi okşuyordu. Yaşlı kadının adı K’ule’ydi ve 95
yaşındaydı. Çevremiz birden 8-10 kişi ile doldu. Beni dikkatle
izliyorlar ve sorular soruyorlardı. Türkiye’deki ailemizden ve kendimden
bahsettim, selamları ilettim.
Ailemiz 1317 (1900) yılında gemiyle İstanbul’a gelmişti. Gemide
Kabardey’in farklı köylerinden aileler vardı. Gemi 15 gün süreyle
İstanbul’da karantina altında tutulmuş, sonra bir kısmının gemiden
inmelerine izin verilmişti. Gemiden inenlerin bir kısmı 1318’de
(1900-1901) Eskişehir’de Rahmiye köyünü (1), bir kısmı da Bandırma’daki
Yeni Sığırcı köyünü kurmuşlardı. Yoluna devam eden gemi, diğer
yolcularını İskenderun limanında indirmiş ve onlar da bugün Halep
yakınlarındaki Hanasir köyünü kurmuşlardı (2). Beni hüzünle karışık bir
merak duygusuyla dinlediklerini fark ettim.
Gelişim köyde hemen yayılmaya başlamıştı. Henüz karşılaşmadığımız
aile büyükleri, İkinci Dünya Savaşı’nda kaybolan rahmetli Murat’ın oğlu
veya torunu olup olmadığımı soruyorlardı. Yabancı diyarlarda yaşayan
birinin, yaklaşık yüz yıl sonra anadilini konuşabilmesine şaşırmışlardı.
Anavatan dışında yaşayan akrabalarının varlığından habersizlerdi.
Türkiye’de ne kadar Çerkes’in bulunduğunu soruyor ve ne kadar çok
insanımızın anavatan dışında yaşadığını görüp üzülüyorlardı. Sonra, bu
sürpriz misafirin gelişiyle telaşlı bir sevinç yayıldı herkese.
Bayanların ilk sorularından biri Türkiye’de kadınların nasıl
giyindikleri üzerineydi. Gülümsemeden edemedim. Erkekler genellikle
taşkın ruhlarını açığa vuran yüksek sesle konuşuyorlardı. Yaşlı K’ule’yi
ziyarete gelen ve sohbet ettiğimiz gruptan bir komşu delikanlı ise
coşkuyla sesleniyordu:
- Oradaki kardeşlerimize söyle, bu vatan bizim, bu topraklar, bu
dağlar bizim, bu Oşhamahue bizim, onu kimseye vermeyeceğiz, sonsuza
kadar koruyacağız