NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : OCAK - ŞUBAT 2006

47

YIL / SAYI : 9 / 47
SAYFA SAYISI : 64
 

 
 
 
 
 
 
 
 

Dil bölücü değil birleştiricidir

21 Şubat tarihi tüm dünyada “Dünya Dil Günü” olarak kutlanıyor. Bu kapsamda 24 Şubat 2006 Cuma günü Ankara Derneği tarafından anadil konulu bir konferans düzenlendi. Konferansın konuşmacısı, CHP İstanbul milletvekili A. Sırrı Özbek idi. Özbek, Avrupa Birliği’ne girme sürecinde hükümetin çıkardığı 7. uyum paketi oylanırken, farklı dil ve lehçelerde kurslar açılabilmesini öngören 23. madde ile ilgili anadilin ve dil çeşitliliğinin önemi konusunda bir konuşma yapmıştı. Aşağıda ayrıntılarını sunduğumuz konferansa çok sayıda insanımız katıldı ve hepimizin merak ettiği sorular sorarak, bunlara iktidar kanadından cevap aradılar.

Çetin Öner- Sayın A. Sırrı Özbek, önce sizi kısaca tanımak ve anadil konusundaki bilgilerinizi bizlerle paylaşmanızı istiyoruz.

A. Sırrı Özbek - Böyle güzel bir topluluğa beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. İsmim Ahmet Sırrı Özbek. Aslen Adıyamanlıyım. Şu anda CHP İstanbul milletvekiliyim.

Çok teknik bir konuda davet edildim ve aslında uzmanlık alanım değil, önce bunu belirtmek isterim.

Parlamentoda, kamuoyunun bildiği şekliyle 7. uyum paketi diye adlandırılan, Türkiye Türkçe dışındaki dillerde eğitim yapılması, televizyon ve radyolarda Türkçe dışındaki dillerde yayın yapılmasıyla ilgili bir kanun tasarısı gelmişti. O tasarı içerisindeki dille ilgili bölümde partim beni görevlendirmişti ve bir konuşma yapmıştım. Tabii parlamentoda yapılan konuşmalar rasgele, sıra gelince parmak kaldırıp konuşma şeklinde olmuyor. Uzun bir araştırma ve hazırlık sonunda gerçekleşiyor. Önce bir hayli çalışma yaptım. Dil uzmanı değilim, böyle bir iddiam yok,

ama kaybolan dillerle ilgili bilgileri araştırdıkça çok ilgimi çekti. Ben Kürt kökenliyim, gerçi anne tarafım Kafkaslı ve sizinle bir yakınlığım var ama dedem rahmetli akrabalarını çok aradı falan ve o yakınlığı bulamadık bir türlü. Dillerle ilgili okudukça, araştırdıkça gerçekten çok enteresan, çok ilgimi çeken, beni içine çeken bir tabloyla karşılaştım. İsterseniz bunu başlıklar halinde, kısaca özetleyeyim.

En çok ilgimi çeken şu: 1992 yılında bir vatandaşımız vefat etti, Tevfik Esenç. Sanıyorum onu tanıyorsunuz. Bir şey çok etkiledi beni. Ölmeden yaklaşık 1984 yılında kendi mezar taşını kendisi yazmış ve şöyle bir not düşmüş, “Burası Tevfik Esenç’in mezarıdır. Kendisi Ubıhça adı verilen dili konuşabilenlerin sonuncusuydu”. Değerli arkadaşlar bu, modern dünya için gerçekten utanılacak bir durumdur. Dil çeşitliliği, kültür çeşitliliğin bir göstergesidir. Dilin ölümü kültürel ölümün en önemli belirtisidir. Dillerimiz, bütün insanların birikmiş bilgeliğinden oluşan zengin bir kaynak yaratmaktadır. Her dilin dünyaya açılan kendi penceresi vardır. Her dil bir müzedir. Taşıyıcısı olduğu kültür için anıttır. Bunlar kaybolduğu zaman hem kültür kayboluyor, hem bu anıtlar kayboluyor, hem de bu müzelerin içi boşalmış oluyor. Bu çeşitliliğinin bir bölümünün yok olmasını önlemek için bir şeyler yapılabilecekken, gözlerimizin önünde yok olursa bu gerçekten insanlık için çok önemli bir kayıptır. Bununla ilgili bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış bazı sonuçlar var. Öncelikle diller neden kayboluyor?

Diller, diğer canlılar gibi doğup ölecek, yaşlılık ve hastalık sebebiyle yok olacak varlıklar nesneler değil. Dilin yeri, onu kullanan insanların zihinlerinde ve insanlar arasında bir iletişim dizgesi şeklinde olmalıdır. Dil kendini hayatta tutabilecek bir varlık olmadığı için, onu ancak yaşayan insanlar ve topluluklar hayatta tutabiliyor. İnsan toplulukları ancak barınabilecekleri, yaşadıkları, geçimlerini sağlayabilecekleri, içinde yaşayabilecekleri araçlar varsa var olabiliyor. Toplulukların esenlikte olmadıkları yerlerde maalesef dilleri de tehlikede oluyor. Dil ölümü, o dili konuşanlar kayboldukça gerçekleşiyor. Amerika’da, Afrika’da, Avustralya’da, özellikle Amazonlardaki yağmur ormanlarında binlerce dil konuşan insan toplulukları var. Ama özellikle buralardaki istilalar, batılıların götürdükleri çiçek, kızamık ve kalıtsal hastalıklarla, oradaki topluluklar giderek kaybolmuş ve dillerini de maalesef kaybetmişler. Ubıhçanın soyunun tükenmesi de, Karadeniz’in doğu kıyısında 1860’larda yaşayan Ubıh halkının uğradığı bir soykırımın sonucudur. 1860’larda Ruslar Müslüman Kuzey Kafkasya’yı ele geçirince, Ubıh halkının sağ kalanları anayurtlarından ayrıldı. On binlerce insan yerlerinden yurtlarından edildi, büyük bir bölümü yollarda telef oldu. Kalanları Türkiye’nin değişik bölgelerine dağıldı. Dağıldıklarında ve başka bir dilin egemen olduğu bölgelere yerleşmek zorunda kaldıklarında, insanlar arasında meydana gelen kopukluk ve dilin çocuklara öğretilememiş olmasıyla maalesef Ubıhça yok oldu. Kültürünü de beraberinde kaybediyor. Ubıhlar yaşıyor ve varlığını devam ettiriyor olabilirler, ama dillerini kaybedince çok önemli bir varlık unsurunu kaybetmiş oldukları da tartışılmaz bir gerçektir. Kafkasya’daki diğer halklar için de aynı tehlike söz konusudur.

DÜNYADA 200 ÜLKE 6000 DİL VAR

Dillerin ölme biçimlerini dil uzmanları genellikle şu şekilde sıralandırıyorlar:

1. Bir dili konuşan insanların varlığının son bulması.

Örn.; Anadolu’dan bir çok millet geldi geçti (Etiler, Asurlular, Sümerler…vb.). Bunların yok olmalarıyla dilleri de kaybolmuştur. Bugün bilim adamları bu medeniyetlerden kalan kitabelerden, onların dillerini çözemez durumdalar, hala üzerlerinde binlerce çalışmalar yapılıyor.

2. Bir dilden öbürüne geçiş aşamasındaki kayıplar sonucu dilin ölmesi.

Ubıhların Türkçe öğrenip konuşmaları gibi. Bunda üç önemli faktör var.

Birincisi, bir dili diğerine egemen kılmak. Bu özellikle sömürge ülkelerinde yaygındır. Örn; İngiltere, gittiği yerlerde hep zorunlu dil olarak İngilizceyi esas almıştır.

İkincisi, ekonomik ve kültürel zenginlikleri yok ederek. Böylece orada yaşayanlar zorunlulukla oradaki dili kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Üçüncüsü, gönüllü geçiştir. Günümüzden örnek verecek olursak, birçok anadilin konuşucusu, kendi dilinin iş bulmakta, günlük hayatta ve teknolojide yetmediğini düşünür. Özellikle gençlerde açıktan olmasa da bu konuda büyük bir propaganda yapılmakta. Genç diyor ki “Ben Ubıhçayı konuşursam ne olacak ki, ne işime yarayacak”. Bazen de haklı gerekçelerle, kendine göre bir neden buluyor.

3. Yukarıdan aşağıya ölüm biçiminde dilin yok olması.

Bu da mahkemelerde, okullarda, ticarette, diğer alanlarda o dilin kullanılmasına izin verilmemesidir.

Böylece giderek dil fonksiyonunu kaybetmekte, egemen dil onun yerini almakta. Bu da birilerinin yukarıdan aşağıya uyguladığı resmi ülke politikasıyla azınlık durumdaki dillerinin yok olmasına neden olmasıyla olur.

On binin üzerinde dil olduğu söylenmekte, ama bugün dünyamızda 6000 civarında dil konuşulmaktadır. Ancak, resmi olarak konuşulan dillerin sayısı 100’ün üzerinde değildir. Geriye 5900 dil kalıyor. Dünyanın %90’u yaklaşık bu resmi olan 100 civarında dili konuşuyor. %10’u da geri kalan 5900 dili konuşuyor. Dil bilimciler ve antropologların yaptığı çalışmaya göre de bu dillerin %80’inin konuşucusu 100 binin altındaki nüfuslar maalesef. Bunlar da genellikle az gelişmiş, yoksul, ekonomik darboğazda olan ülke toplulukları.

Bunun yanında Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 180, bunun dışında da 20 kadar olmak üzere toplam 200 civarında egemen ülke var dünyada. Sonuç olarak, 200 ülke ve 6000 dil olduğu düşünüldüğünde, çok dilliliğin kaçınılmaz olduğu görülüyor. Ancak, BM merkezinde altı dilden oluşan bir resmi heyet ve 6’nın üzerinde dilde de çalışma grupları vardır. Yani BM, bir taraftan kaybolan dillerin yeniden canlandı-rılmasını isterken, kendi içinde de çok az dili barındırarak bunun önünde durmaktadır.

Dillerin ne zaman tehlikede olduklarını sistematik söyleyecek olursak;

Dilin nabzı çocukluktan öğrenerek gelmiş genç kuşaklarda atıyor. Evde ana baba ya da çocukları yetiştiren insanların konuştukları dil, anadil haline dönüşüyor. Genç kuşaklara da bu yolla aktarılmış oluyor ve böylece nesiller boyu devam ediyor. Siz genç kuşaklardan başlayarak dil öğretirseniz, yeterli olmaz. Çünkü, kültürün taşınması için yeterli olacak bir dil bilgisi verememiş olursunuz. Örn; biz bugün her gün okullara, kurslara gönderiyoruz çocuklarımızı ki, geçerli olan bir dil olan İngilizceyi iyi öğrensinler diye. Ama şu da var ki matematik olsun, fizik olsun, diğerleri olsun, en iyi öğrenilen şeyin ana dilimizde öğrendiklerimiz olduğunu bilim adamları tartışmıyor bile. Bu bilimsel bir gerçeklik. Onun için eğer bir dil evde ailede küçük çocuklarla konuşulmuyorsa asıl tehlike orada başlıyor. Bu tehlikeyi göz ardı ettiğinizde, o dil zaman içinde ölüyor ve bunun önüne geçmek mümkün değil.

Bir de dillerle canlı türleri arasında çok önemli bağlar olduğu yönünde çalışmalar var. Canlı türlerini sadece hayvanlar ve bitkiler olarak görüyor, böyle sınıflandırıyorlar. Özellikle Güney Amerika’da ve Afrika’da yapılan çalışmalarda, kaybolan canlı türleri ile kaybolan diller arasında çok yakın ilişki saptamış. bilim adamları. Bunun nedeni, insanların ekolojik yapı içinde kendi dillerinde isimlendirdikleri bitkiler ve bunlardan yaptıkları ilaç ve tedavi yöntemlerinin, o dilin kaybolmasıyla birlikte yok olmasıdır. Özellikle doğal ortamda yaşayan yerli topululuklar, kutuplarda yaşayan insanlar, zor şartlarda, -50-60 derece sıcaklıklarda nasıl yaşayabildiklerinin sırrını hayatta kalma yöntemlerini, tedavi şekillerini ve diğer hayat tecrübelerini kendi dillerinde ifade etmiş ve kuşaklara aktarmışlardır. Kullandıkları dili artık konuşan ve anlayan olmadığında, bu kültürel bilgiler de yok oluyor ve yeniden keşfedilmesi gerekiyor. Afrika’daki topluluklar için de bu geçerlidir. Örn.; Güney Amerika’da yaşamış olan ve bugün kaybolan medeniyetlerle (İnkalar ve diğerleri) ilgili arkeologlar çok önemli bulgular elde ediyorlar, özellikle günümüzde de uygulanabilecek ilaç yapımı ve tedavi yöntemleriyle ilgili. Okuyup çözebiliyorlar. Avustralya’daki yerli kabileler için de aynı şeyler söylenebilir. Ama buradaki diller kaybolduğu için, onların keşfettiği tedavi yöntemleri, ekolojik çevrenin

korunma yöntemleriyle ilgili araştırmalar ve canlı türlerinin korunması yönündeki çalışmalarda bir gerilik olmuştur. Bu, bugünkü dünya medeniyetleri için büyük bir kayıptır. O yüzden, bunu sadece basit bir dilin kaybolması olarak görmeyin ne olur. “Ben Ubıhça konuşmam, ben Çerkesce konuşmam, Türkçe konuşmam. Ama İngilizce konuşurum” demek yeterli olmuyor işte. Dilin kaybı, çok önemli bir kültürün kaybına, çok önemli bir bilgi birikiminin kaybına neden oluyor.

Çetin Öner- Yabancı bir dilin boyunduruğunda ortaya çıkan moda terimler ile İngilizce ve Fransızca gibi dillerin öğrenilmesi ve bu dillerde düşünülmeye başlanması anadilin yok olmasına neden olabilir mi?

A. Sırrı Özbek - Demin söyledim. Eğer o yabancı dili siz egemen dil haline getirip, çocukluktan itibaren bir anadil yerine koyarsanız tabii ki bir engeldir. Ama bir bilim dili olarak kullandığınız zaman etkilemez. Yani kendi ana dilini çok iyi kullanan birisinin o dilleri de öğrenip geliştirmesi ana dilin kaybı için bir neden teşkil etmez.

Çağdaş dünya kaybolmakta olan dilleri korumak için bazı çalışmalar yapıyor. Amerika’da 1992 yılında, yerli dillerin yeniden korunması için bir yasa çıkarıldı, ama yine zorluklar çok fazla. Norveç’te yine aynı yıl Sami dilinin korunması için bir yasa çıkarıldı. Dillerin kaybı sadece Afrika’da kutuplarda, yerliler arasında falan değil. Avrupa için de söz konusu. Eski Kelt dillerinden İrlanda dili, Galce ve İskoç dili de giderek kaybolmakta, konuşan sayısı azalmakta. Çünkü İngilizce oralarda da baskın bir dil haline gelmiş, oralarda da bu tehlike görülüyor ve bu dillerin yeniden canlanması için çok büyük çabalar sarf ediliyor.

Ülkemizde de son yapılan değişiklikle bir takım adımlar atıldı. Yeterli mi, değil tabii ki. Televizyonda yapılan yarım saatlik bir yayınla falan hiçbir dili yaşatmak mümkün değildir. Ya da açılacak kurslarla… Öğretebiliriz, ama öğrenmek ayrı bir şeydir. İngilizceyi şu anda aramızda bulunan bazı insanlarımız çok iyi biliyor, konuşabiliyordur mutlaka. O kültürü de biliyorlar demek değildir bu. Ama ana dil, o dile ait kültürün özünü yaşamamıza ve içimize çekmemize neden oluyor.

TERÖRİZMİ VE DİLLERİ AYRI YERLERE KOYMAK LAZIM

Bir takım insanlar ana dili öğrenmeyi, tehlikeli ve bölücü unsurlar olarak görebilirler. Ama yapılan araştırmalar göstermiştir ki, dil bir bölünme nedeni değildir, tam tersi bütünleşme ve kültürel zenginlik nedenidir. Bir çeşitlilikten ziyade bir yaşam tarzı olmalıdır dil. Bunu böyle benimsediğinizde hiçbir zaman bölünme olmaz. Öyle olsaydı yukarıda söylediğimiz gibi 6000 dil, 200 ülkeyi bölerdi. 200 ülkenin hiçbirinde bölünme falan olmuyor. Terörizmi bir yere koymak lazım, dilleri ayrı bir yere koymak lazım. Dilleri hiçbir zaman terörün, ayrılıkçı hareketin nedeni olarak görmemek lazım. Belki terör örgütleri tarafından bir faktör olarak ileri sürülüyor olabilir. Ama dili, tek başına bir terör nedeni olarak görmemek gerekiyor. Çağdaş demokrasiler bunun önemini kavramışlar ve gerekli düzenlemeleri yapıyorlar. Bugün ülkemizde yapılan da, bu demokratik gelişmenin bir göstergesidir. Yeterli değilse bile, bu zaman içerisinde daha gelişecek ve daha önemli kazanımlar elde edilecektir. Bütün siyaset bilimcilerin uzun çalışmalar sonunda edindikleri bilgilere göre, insanların kendi dillerini konuşamadığı toplumlarda demokrasi ciddi biçimde yara almakta, demokratik açılımlar ve gelişmeler sağlanamamaktadır.

Çağdaş dünyanın, önümüzdeki on yıllardaki temel amaçları üç noktada belirlenmiştir:

Birincisi, insan nüfusunun artışının istikrara kavuşturulması. Gerçekten az gelişmiş ve yoksul ülkelerdeki nüfus artışı, modern dünya ülkelerindeki artışın çok üzerinde. Dünya çapındaki milli gelirden en az payı alan bu ülkelerdeki yoğun artış sağlıkta, eğitimde birçok sorunu da beraberinde getirmekte, dünyanın önünde önemli bir problem olarak durmakta. Bütün çağdaş ülkeler bu sorunun çözümü için kafa yormakta, çalışmalar yapmakta.

İkincisi, gelişmekte olan dünyadaki kır yoksulları ve varoş yoksullarının, yani köylerde ve kentlerdeki yaşayan yoksulların ekonomik sosyal ve kültürel durumları. Bunun düzeltilmesi için çok yoğun bir çaba gösterilmesi gerekiyor ve çalışmalar yapılıyor. Ülkemizin de en büyük sorunlarından birisi maalesef bu noktada yoğunlaşıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünyadaki ekolojik denge hep kırsal kesimin aleyhine bozuluyor. Küresel ısınmadan bahsediliyor bugün, yağmur ormanları tahrip ediliyor, dünya çok kötü bir yere doğru gidiyor.

Çok basit bir örnek vermek istiyorum; şu anda Amerika’da sağlık sektöründe üretilen ilaçların yüzde sekseni yağmur ormanlarındaki bitkilerden elde ediliyor ve yağmur ormanlarının tahribatıyla büyük bir problem ortaya çıkıyor. Bunun başka kaynaklarla telafisi olur mu bilmiyorum, bu bilim adamlarının işi. Diğer yandan, siz ormanı doğayı, tarım alanlarını yok ettiğinizde bu, kır yoksullarının aleyhine olan bir

gelişmedir. Bunun dengesini dünya bulmak zorundadır mutlaka. Kırsal kesimde yaşayan yoksulların yaşam standartlarını yükseltmek için ciddi çalışmalar yapılmaktadır.

Üçüncü ve en önemli faktör de dünyadaki biyolojik ve dilsel çeşitliliğin korunmasıdır. Bizim bu toplantımızı da ilgilendiren bir konu. Biyolojik çeşitlilik deyince sadece bitkiler akla gelmesin. Bitkiler, hayvanlar, denizlerdeki canlı çeşitliliği, hepsi bunun içine giriyor. Çok önemli bütçeler ayrılıyor bunun için. Bunun yanında dilsel çeşitliliğin konması da çok önemli bir şey. Diliyor ve umuyorum ki dünyadaki ülkeler bunun için önemli çalışmalar yapsınlar. Dillerin kaybı bütün dünyadaki insanlık için ekonomik, kültürel, psikolojik, düşünme ve zihinsel yönden kayıptır.

Umarım bu üç faktör için yapılan çalışmaların iyi sonuçları büyük oranda dillere de yansır ve kaybı en aza indirebiliriz. Çünkü sonuçta bazı bölgelerde, toplumlarda dili yaşatmak gerçekten çok zor hale gelmiştir. Bugün Avustralya’da bir dilin (ismini şu anda hatırlamıyorum) üç tane konuşanı kalmış.

Özdemir Özbay- Toplumlar teknolojinin gelişmesiyle birlikte bir takım üretim araçlarını arkada bırakıyorlar. Benim köyümde tırpan, orak, tırmık artık kullanılmıyor. Yeni kuşaklar bu saydığım aletlerin Çerkesce adlarını herhal-de bir daha yaşam boyu kullanmayacaklar. Aynı şekilde bizim at kültürümüzde, eyerin en küçük tokasına kadar isimleri vardı. Teknolojinin getirdiği bir yıkım da var. Motorize bir yaşamda yok olan, bizim kültür değerimizdir. En azından bunların etnolojik olarak derlenmesi acaba bu dil kayıplarını azaltır mı sizce?

A. Sırrı Özbek - Söylediğiniz çok doğru. Kent kültürünün egemenliğinden kaynaklanıyor bu maalesef. Söylediğiniz çok haklı bir şey var. Kente yerleşmiş ve bu kültürle yoğrulmuş, burada yerleşmiş insana orağı, tırpanı öğretemezsiniz. Yerinde bu kültürün öğretilmesi lazım. Öğrendikten sonra kente gelirse o kültürle gelir zaten, unutmaz. Dillerin kaybındaki en büyük nedenlerden biri de bu göçler, taşınmalardır. Dilin kaynağından koptuğunuz zaman, o aidiyet duygusu da kayboluyor.

Fahri Huvaj- Dille ilgili sorunları dünya genelinde komple bir şekilde bize sundunuz, teşekkür ediyoruz. Bunları Türkiye’de resmi ideolojiyle adı özdeşleşmiş bir partinin milletvekili olarak söylemeniz çok anlamlıydı. Başta belirttiniz ki Ubıh dilini konuşan son kişi Tevfik Esenç 1992 yılında öldü. Hakikaten uygarlık tarihi açısından utanılacak bir durumdur dediniz, aynen katılıyoruz. Ama ben buna bağlı olarak bir şey sormak istiyorum. Bu kültür Anadolu’nun kucağında toprağa gömüldü. Bu ayrıca dünyadaki uygar ülkeler arasında yer almak, AB’ye girmek çabasında olan Türkiye için utanılacak bir olay değil midir? Şu anda maalesef Ubıhçayı izlemek üzere olan, bizim konuşmakta olduğumuz bir takım diller daha var. Ubıhça yalnızca, dünya yüzünde artık konuşulmayacak bir dil olması bakımından önemli değil, aynı zamanda dünyanın en zengin sesli dili idi. 83 tane ses vardı. Bunun arkasından şu anda bizim konuşmakta olduğumuz diller de dünyanın en zengin sesli dilleridir. 50-60 sesle konuşulurlar. Ubıhçanın da çocuklarıdır bunlar ve yok olma sırasında beklemektedirler. Bunu hala önleme imkanı vardır. Ama anayasamızdaki dilin Türkçe olması gerektiği ifa-desi, özel öğretim kanunundaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların Türkçeden başka bir dil anadil olarak öğretilemez hükmü ve buna bağlı olarak çıkartılan, anadil lafının bile kullanılamadığı genelgeler var. “Türkiye Cumhuriyet vatandaşlarının geleneksel olarak kullandığı diller ve lehçeler” şeklinde çıkartılan, bu radyo ve televizyonlardaki yayınlara izin veren, özel kurslara izin veren yönetmeliklerde dahi “anadil” sözü kullanılmaktan kaçınılıyor ve korkuluyor hala. Vatandaş olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin AB kapısına kadar gelmiş olmasıyla övünüyoruz, ama dünya uygar ülkeleri arasında da saygın bir yer alsın istiyoruz. Doğayı, dilleri yok ederek uygar olmak mümkün değildir. Türkiye’nin o uygarlık skalasında layık olduğu yeri alabilmesi için, zannediyorum parlamentomuzun ve siyasilerimizin, bu engelleyici yasal düzenlemeleri değiştirerek ciddi bir atılım yapması lazım. Acaba bu konuda sizde bir hazırlık veya parlamentoda bir umut ışıltısı var mıdır?

A. Sırrı Özbek - Çok önemli bir konuya temas ettiniz. Biz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, Paris şartını ilk imzalayan ülkelerden birisiyiz. Bu söylediklerinizin hiç bunlar olmadan yapılması gerekirdi. Çünkü sonuçta Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulmuştur. O imparatorluğun dili de bugün yoktur. Osmanlıcayı sadece bu konuda ihtisas yapmış kişiler konuşup anlayabilmektedir. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken bir şeyi çok önemsemiştir. Bir ulus devlet yaratmaya çalışmıştır. Bir kan, bir ırk devleti kurmamıştır aslında. Bunu kurarken de yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni bir tarih yaratmaya çalışmıştır. Bunun için Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumu adında iki önemli kurum kurmuş, bütün mirasını da buralara bırakmıştır. Ama, maalesef bugüne kadar Türkiye’de resmi ideoloji azınlık kültürlerini göz ardı etmiş, yok saymış, görmezden gelmiştir.

Şimdi ben Kürt kökenli olduğum için söyledikle-

rim tuhafınıza gitmesin. Kürtçe yasak diller sınıfına kondu, o bölgedeki bütün isimler değiştirildi, biz çocuklarımıza isim koyamaz olduk, bu ismi koyacaksınız diye dayatılmış. Bu nedenle cezaevlerinde yattık. Şimdi bütün bunlar geride kaldı, bunları tartışmanın gereği yok. Şimdi geldiğimiz noktada, bununla ilgili yapılan anayasa değişikliği yeterli midir, değildir. Bizden önce, 21. dönem hükümetinde de bununla ilgili bir yasa çıktı. Ama Türkiye’de öyle bir bürokratik yapı var ki, öyle bir yönetmelik çıkardılar ki, yasayı uygulamak imkansız hale geldi. Kapının, pencerenin ölçüsünden, tavanın yüksekliğine kadar, ince detaylarla öyle bir hale getirdiler ki, siz iyi niyetle bir dil kursu açmak isteseniz de açamazdınız, mümkün değildi. İkinci yasa, yani yedinci uyum paketindeki değişiklik yeniden yapılmak zorunda kaldı. Yeniden yapıldı, ama milli Eğitim Bakanlığı ve RTÜK’ün yapması gereken yönetmelik hala, “Ben burada Çerkesce dersi vereceğim” demeyi mümkün hale getirmedi. Şimdi bu ciddi bir siyasi idare getiriyor, bu da meclis iradesidir. Meclis iradesini koymuş, yap kardeşim diyor. Ama bürokrasi bunu yaptırmıyor. Hükümet de bu konuda, ben geçen yıl gündem dışı bir konuşma yaptım, “Ayıptır” dedim. “Siz kimi aldatıyorsunuz. Her türlü sözleşmeyi imzalıyorsunuz, Avrupa’ya gidince herkese her türlü sözü veriyorsunuz. Ama buraya gelince başka bir şekle dönüşüyorsunuz. Bunu bir an önce gerçekleştirin” dedim. Bu yeterli mi, değil. Bu konuda meclisin yapacağı şey, bu konuyu yeniden denetlemektir. Onlar da, “Biz yönetmelik çıkardık, gerekeni yapsınlar” diyor. Tabii ki kanun çıkarken “anadil” sözünün kullanılmaması da bizim eleştirilerimiz arasındaydı. Anayasa komisyonunda çok tartıştık. “Lehçe” dediler, “lehçe nedir?” dedik. “Eskişehir lehçesi vardır, İstanbul lehçesi vardır. Dil ayrı şeydir, lehçe ayrı şeydir” dedik, olmadı. Kendimle ilgili bir öz eleştiri de sayabilirsiniz, maalesef özellikle Türkiye’de PKK terör örgütünün oluşu, hep bunların yapılmasında bir engelmiş gibi gösteriliyor, bunlar yapıldığında onun istediği olacakmış gibi gösteriliyor, böyle bir savunma içerisine giriliyor. Hâlbuki o bir terör örgütüdür. Onun istekleri bizim için bir iğne ucu kadar önem ifade etmez. Onunla mücadele ayrıdır, halkın ve burada yaşayan insanların demokratik hak ve talepleri ayrı bir şeydir. Onu geliştirmek lazım, daha çağdaş, modern, daha yaşatılabilir hale getirilmesi lazım. Benim kişisel düşüncem budur.

Fahri Huvaj- Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni de ilk imzalayan ülkeler arasında Türkiye. Çocukların ana dillerini öğrenmelerinin üç maddesine çekince koymak şartıyla. Türkiye’de bebelerin ana dillerini konuşmalarından kor-kuyor Türkiye ve çekince koyuyor, ne kadar utanç verici.

A. Sırrı Özbek - İnsan Hakları Evrensel

Beyannamesi’ne çocuklara ana dilleri öğretilecektir, bağlayıcı olan budur. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin önündedir bu, çünkü evrenseldir.

Çetin Öner- Ana dil sözcüğü rastlantısal bir sözcük değildir. Bir dili öğreten anadır çünkü, dünyanın her yerinde böyledir, babalar çok geridedir bu konuda. Bir-iki yıl önce İranlı ünlü bir edebiyatçı geldi, konuştuk. Şah devriminden beri de dışarıda yaşayan dünyaca ünlü bir edebiyatçı bu. Diyor ki, “İran büyük bir devletti. Başımıza bir sürü şey geldi, esir alındık, kültürümüz dağıldı falan, ama bir şeyi dehşetle gördük. Kendi dilimiz olağanüstü bir gelişme kaydediyordu. Erkekler savaşta ölüyordu, Amerika’ya kaçıyordu, dışarıda iş arıyordu, aileden uzaktı yani. Ama, dil devam etti” dedi. Nasıl olduğuna baktığımızda anaların bu sürekliliği sağladığını görüyoruz. Şu anda konuşulan diller nasıl ölmeyecek biliyor musunuz? Bir kere konuşulacak, yani yasak olmayacak. İkin-cisi yazılacak, sonra edebiyata ve sanata da uygulanacak. Çünkü bir dilin taşıyıcısı edebiyattır, efsanelerdir, sözlü geleneği ve edebiyatı çok güçlü olan bir halktır Kafkaslar. Ama yazılı edebiyatları o kadar gelişmemiştir. Buna karşılık Elen’lere baktığınız zaman, Elenler bu güne yazılı edebiyat bıraktığı için Elen uygarlığının egemenliği sürüyor. Onlar taşa kazımışlar edebiyatlarını. Biz sözlü olarak söylediğimiz için, asırlar geçtikçe o gelenek yok olmaya yüz tutmuş. Analar olmasa o masallar da kalmazdı.

A. Sırrı Özbek - Dillerin yukarıdan aşağıya doğru ölümlerini sayarken inanç, ana dilde düşünme ve yorum konusunda bilimsel temeli olmayan bir teorim var benim. Bizim ilahiyatçılar televizyonlara çıkıyorlar her konuda. Ama aynı üniversitenin, aynı konudaki akademisyenleri, aynı konuda anlaşamıyorlar. Bir cümlenin anlamını bile her biri farklı yorumluyor. Bu, ana dilde düşünememenin, bir başka dilde düşünce üretme ve felsefe yapmanın imkansızlığını gösteriyor bence. Eminim hepsi Arapçayı da Kuran-ı Kerim’i de en ince detaylarına kadar biliyorlar. Ama iş yoruma geldiğinde ana dilde yorum yapmanın avantajlarını kullanamıyorlar, çünkü Arapça yorum yapmak ve düşünmek zorunda kalıyorlar. O da Türkçe için bize yetmiyor.

Cihan Candemir - Ankara Derneğimize çok teşekkür ediyorum. Sizi bizimle tanıştırdılar ve parlamentoda diller konusunda sizin gibi duyarlı, konuya gerçekçi şekilde bakan milletvekillerimizin olduğunu görme imkanı verdiler. Bizim Federasyon olarak arkanızdaki afişlere konu olan, bir dil öğretme programımız var. Bu yıl Çerkesceyi öğretme programı başlattık. Aynı şekilde, bu işin anneden öğrenebileceğini vurgulayan bir afişimiz de var. Siz de söylemlerinizle bunu çok iyi desteklediniz. Tabii pratik olarak dilimizin yaşaması hepimizin arzusu ve bunun için bir takım programlar geliştirmeye çalışıyoruz. Mevcut imkanlarla çok zorlandığımız da bir gerçek.

Sizden çok önemli bir isteğimiz var. Hiçbir üniversitemizde Kafkas dilleri bölümü yok. Ölü dillerle ilgili dahi bölümler var ama, Kafkas dilleri bölümü yok. Kafkas dilleri Fransa’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ABD’de öğretiliyor. Birçok yabancı uzmanlar bu dilleri dünyaya tanıtmaya çalışıyorlar. Ama en fazla Kafkas kökenli insanın yaşadığı Türkiye’de, Anadolu medeniyetinin şifrelerinin Kafkas dilleriyle çözülebileceğinin çalışmaları yapılırken, maalesef bununla ilgili üniversitelerimizde çalışmalar yapılamamaktadır. Bu konudaki eksikliği gidermenizi rica ediyoruz, biz de üzerimize düşeni yapacağız. Gazi Üniversitesi’nde, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde veya Çorum’da yeni kurulacak Hitit Üniversitesi’nde bu dillerle ilgili bölümlerin açılması, çok önemli bir eksikliği giderecektir. Bunu dikkatinize sunmak istedim.

Özdemir Özbay - Bir şey ilave etmek istiyorum. Abazaca ve Adıgecede “anadil” sözcüğünün anlamı çok ilginçtir. Abazaca karşılığı “insanın doğarken getirdiği” anlamına gelmektedir, Adıgecede de aynı anlama gelen bir kelime kullanılır. Dilini at, konuşma demek, anneni at anlamına gelir. Böyle bir komedi dünyanın hiçbir yerinde var mıdır?

(Burada Çetin Öner izin isteyerek, 25. sayfada yayınladığımız, Tabula Rasa isimli şiirini okudu)

A. Sırrı Özbek - Çetin bey, bu şiirler elime geçmiş olsaydı, mecliste o uzun konuşmayı yapmaz, sadece bunları söylerdim. Sözlü gelenek bir dilin zenginliğinin kanıtıdır ve yazılı gelenekten daha coşkulu, daha etkileyicidir. Eğer bir halk, sözlü geleneğini asırlarca devam ettiriyorsa bu kadim bir kültürdür ve yok olması hakikaten insanlık için büyük bir kayıptır. Sümer ve Hititlerden kalan yazılı tabletler vardır, ama sözlü gelenekle desteklenemediği için kültürleri kaybolup gitmiştir. Ancak bugün Arapların, Kafkasların Kürtler’in, Aleviler’in gelenekleri sözlü olarak bugüne kadar taşınmıştır. Bugün Türkiye’de yazarlar bile az sayıda kelimeyle verirler eserlerini. Türk dilini en iyi kullanan Çetin Altan 350-400 kelimeyle yazıyor yazdıklarını. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk yine öyle. Ama sözlü gelenekte binlerce kelime kullanılıyor. Bir Haiti sözüyle bitirmek istiyorum: Yaşam dilde saklıdır, ölüm dilde saklıdır derler. Yani yaşam da, ölüm de dildedir derler.

Genç arkadaşların ana dillerini, işime yaramaz diye reddetmeyip, genlerle gelen kalıtsal bir özellik gibi düşünmeleri lazım. Benim çocuklarım da Kürtçe bilmiyor, “Ne işime yarayacak” diyorlar. Ama benim işime çok yaradığı oldu. Babanızdan dedenizden kalan antika bir saati, bir madalyayı vb. nasıl koruyor-sanız, anadili de öyle görmeliyiz. Bizim yaşımızdakiler de anadilini öğretici durumda olmalılar artık.

Ömer Atalar- Siz parlamento içinde, bu dillerin sorumlusu olarak addettiğimiz resmi görüşü temsil eden bir partinin temsilcisisiniz. Fakat demokratik görüşlerinizle karşımıza çıktınız. Bu görüşlerinizi hem o parti içerisinde, hem toplum içerisinde dile getirdiğinizde karşılaştığınız dirençleri nasıl yorumluyorsunuz. Ve özellikle de dil konusunda hepimiz bunun gayet doğal olduğunu ve bölücü bir unsur olmadığını söylüyoruz ve dünyadaki bütün dil grupları kendi aramızda bu konuda anlaşıyoruz. Fakat hakim unsurlarla konuştuğumuz zaman anlaşmakta zorlanıyoruz. Onlar çok farklı bir pencereden bakıyorlar. Eğer doğal bir şeyse bu, doğal bir konuda her türlü canlı yaratığın müttefik olması lazım. Buradaki sorunu ne olarak tanımlıyorsunuz?

A. Sırrı Özbek - Öncelikle ben kendi partimde grup adına mecliste, burada yaptığım konuşmamın daha ağırını yaptım. Üstelik birden fazla yaptım. Nevruz gününde, Anayasa Komisyonu’nda, Adalet Komisyonu’nda yaptım bu konuşmaları. Kendi grubumdan herhangi bir tepki almadım doğrusu. Demokrasinin kuralları artık evrenselleşti. Demokrasiye inanıyorsanız insanların temel hak ve hürriyetlerine saygı göstereceksiniz. Bu kadar basit. Nedir bu hak ve hürriyetler? Yaşama hakkı. İnsanların doğuştan itibaren beraberinde getirdikleri ırkı, dili, dini...vb. bunların korunması lazım. Bir insanın dinine müdahale edebiliyor musunuz, neden zencisin diyebiliyor musunuz? Aynı şekilde diline de karışamazsınız. Bunlar insanın doğuştan getirdiği yaratılışın temel kazanımlarıdır. Yok saymak demokrasiyle bağdaşmaz. Dillerin yasaklanması CHP döneminde olmamıştır. 12 Eylül döneminden dolayı olmuştur. Kurucu irade resmi dil olarak Türkçeyi göstermiştir. Bunun aksini kimse iddia etmiyor.

Fahri Huvaj- Ancak hatırlatayım, “Resmi” sözcüğü kaldırıldı, son anayasada sadece “dili Türkçedir” diyor.

A. Sırrı Özbek - 12 Eylül’den sonra yasaklandı, ama mahkemelerde insanların ana dilinde ifadesi alınıyordu tercümanlar yoluyla. Kimse “Bu dili kullanı-yorsun, ifadeni almayız” demiyordu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde özellikle adil yargılanma hakkını belirtirken diyor ki sanık, tanık veya şikayetçi kimsenin, kendini en iyi ifade edebileceği dille ifadesi alınır diyor. Onun için bunun mücadelesinin dar gruplarda değil geniş topluluklarda yapılması gerekiyor. Bunu özellikle Kafkas kökenlilerin yapması gerekiyor. Çünkü Kürtler yapınca aman bölücüler, terör örgütü falan gibi bir hava yaratılıyor. Ben çok mutlu oldum buraya gelmekle, umutlandım gerçekten. Türkiye’de de artık bu konuda mesafe alınabileceğini gördüm. Çünkü sizden kimse kuşkulanmıyor. Kafkaslılar Türkiye’yi bölecek demiyorlar.

Cihan Candemir - Aslında söylediğinizin aksini düşünüyorlar. İki yıl önceki genel kurulda başkanımız konuşmasında dil talebimizi söyleyince, “Kürtlerden sonra sizde mi?..” diyerek tepki gösterildi. Medyada yer aldı.

A. Sırrı Özbek - Ben anadilde tv yayınları başlarken Boşnakça yayın konusunda Boşnakların “Biz istemiyoruz, nereden çıkardınız bu yayını” demelerini çok yadırgamıştım.

Özdemir Özbay- Televizyon yayınlarında kendi kültürümüzle ilgili şeyler anlatılsa ne iyi olurdu. İlgisiz konular anlatılıyor.

A. Sırrı Özbek - Katılıyorum. Geçen gün Kürtçe yayında orkideyi anlattılar. Kürt vatandaş hayatında orkide görmemiş, yiyecek ekmeği zor buluyor. Buna rağmen olmasında yarar var. Geliştirilecektir bunlar.

Cumhur Bal- Biz mensup olduğumuz dil ve kültürleri kendimiz seçmiyoruz, tesadüfen mensubuz. Ama bu bir miras ve nasıl sürdüreceğimiz sorun. Biz Kafkasya’ya iki üç yıldır yaz kamplarına öğrenci gönderiyoruz yaz kamplarına. Geçen yıl bir öğretmen arkadaş başlarında sorumlu olarak gitti ve perişan döndü. Ürdün’de 40-45 bin Çerkes yaşıyor, Ürdün krallık. Suriye’de 70-75 bin Çerkes yaşıyor orası da padişahlık. İsrail yine öyle. Üç bölgeden 20’şer öğrenci, bizden de 17 öğrenci gitti. Tek dil sorunu yaşayan ülke bizim ülkeydi. Türkiye’den giden çocukların hiç birisi anadilini bilmiyordu. Türkiye’de altı milyon Çerkes var. Nedir bu işin sırrı. Bunun altında yatan bir gerçek var. İsrail’de, bu insanların dil ve kültürlerinin yaşatılması için yılda 6.5 milyon dolar para aktarılıyor devlet bütçesinden. İsrail’de yaşayan 4.500 Çerkes’in dilini kaybetmek gibi bir sorunu yok. Diğer iki ülkede de anaokulları ve kreşlerden itibaren bu dil öğretiliyor. Türkiye’ye bakıyoruz. Sizin de söylediğiniz gibi kurslarla ikinci bir dil öğretilebilir ama ana dil öğretilemez. Nitekim Avrupa komisyonundan gelen iki milletvekili de anadilin kurslarda öğretildiği dünyanın neresinde görülmüştür, olmaz dedi ve gitti. Biz bu yıl uyguladığımız anadil projesinde de bunun sonuçlarını göreceğiz. Yine Bask’dan bir örnek vereyim; bir Bask milletvekili dergimizdeki röportajda, “Ben liseyi bitirdiğimde bir tek kelime İspanyolca bilmiyordum” demişti. Ve Basklar Kafkasya’dan 5-6 bin yıl önce göçmüş olan bir kavim. “Benim Baskça gazeteler seçme şansım var. Radyo-televizyonu böyle izliyorum” diyor. Bunlar yoksa öğretmek mümkün görünmüyor yani. Siz nasıl öğretmeyi düşünüyorsunuz bu dilleri merak ediyorum?

A. Sırrı Özbek - Türkiye neden böyle? Ben Avusturya’ya gitmiştim. Bir Alman milletvekili anlamadığımız bir dilde konuştuğunda sordum tercümana. Bir bölge söyleyerek, “O bölgenin milletvekili olduğu için o dilde konuşuyor” dedi. “Almanca bilmiyor mu?” dedim. “Çok iyi bilir, ama kendi bölgesinin dilinde konuşur” dediler. Şimdi Türkiye’de de insanlar dil mi, lehçe mi diye birbirini yedi, komisyondan geçmedi. En son lanet olsun lehçe olsun dedik. Ama bunun lehçe olmadığını hepimiz biliyoruz. Umudum bunun aşama aşama gelişeceğidir. 2000’de çıktı bu yasa biliyorsunuz uygulanmadı, 2005’de tekrar gündeme aldık. Ama biliyorum yine olmayacak. Norveç’te geçen seçimde tüm partilerin en çok tartıştığı konu tekti. 0-6 yaş grubu çocukların eğitimi için ne kadar bütçe ayrılacağıydı. Ben gözlemci olarak gitmiştim. Bir hafta boyunca bu tartışıldı. Biz bu dil eğitimini 0-6 yaş grubuna indirmedikçe çok zor. Gençler öğrenerek dilin gelişimini değil unutulmamasını sağlamış olur.

Betül Çetgin - 1 Temmuz 2006 tarihinde dünyaca ünlü dil bilimciler gelecek ve burada düzenlediğimiz dil konferansında Kafkas dilleri sorununu tartışacaklar. Sizi de aramızda görmek istediğimizi şimdiden söylemek isterim.

A. Sırrı Özbek - Çok memnun olurum. Dillerle ilgili olarak “Kaybolan Sesler” kitabını da herkese tavsiye ederim.

Cemre Erciyes- ODTÜ de geçtiğimiz hafta sosyoloji günleri düzenlendi. Milliyetçilik halleri başlığı altında. Azınlıklar bölümünde Kürt ve Çerkesler’in 2001 sonrasında Türkiye’nin dil programına konusuna yaklaşımları, tepkileri konusunda yazılmış bir tez hakkında sunum yapıldı, Sabancı Üniversitesi’nde geçen yıl tamamlanan bir tez bu. Çerkeslerle ilgili şöyle bir yorum vardı. Özellikle dille ilgili planlama programlama konusunda her şeyi devletten bekledikleri, kendi çabalarından önce bir beklenti içinde olduklarıyla ilgili bir çıkarımı vardı. Bilimsel olarak yazılmış eserlerin ve internet sitelerinin takibi ile bu sonuca varmış araştırmacı. Peki, sizin bilindiğiniz yerden böyle mi görünüyor. Her şeyi devletten bekliyoruz gibi mi görünüyor?

A. Sırrı Özbek - Birey olarak hepimizin devletten beklentileri var, toplumların da var. Türkiye’de her şeyin devletten beklenmesinin nedeni şu: Yasakları devlet koyduğu için kaldırmasını da devletten bekliyoruz. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Bunda yadırganacak bir şey de yok. Çünkü benim dilimi yasaklayan diğer kişiler değil devlettir. Eğitimini yasaklayan devlettir. Çerkes’i de Kürt’ü de Arap’ı da devletten talepte bulunacak tabii ki.

Kişisel düşüncem şu, dillenmiş, eyleme dökülmüş, teröre kadar gitmiş bir talep Kürtlerden var. Bu da devletin işine gelmiyor. Terör isteklerin karşılanmasını zorlaştıran bir faktör. Diğer yandan terör yokken de çözülmüyor. Türkiye’de halklar yoktur, halk vardır dedik yıllarca. Tarihsel gelişime baktığınız zaman Türkiye’de yaşayan çok değişik milletler ve İslamiyet gibi bunları birbirine bağlayan bağlar vardır. Kurtuluş Savaşı’nda kimse ben yokum dememiş, herkes silaha sarılmıştır. Ulus devlet denmesinin nedeni de, değişik haklardan bir ulus yaratılması anlamındadır. Bu milletleri yok saymanın yolu yasaklardır işte. Bu yasakları koyan da devlettir. Buna karşı çıkmak için STK’ların gelişmesi önemlidir. STK’lar önemli bir baskı unsuru olduğunda devlet de istenilene yaklaşacaktır. AB istedi diye hak ve özgürlükler veriyor, sonra da bunu uygulanamaz hale getiriyorsun, olmuyor tabii

 

 

BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

TÜM SAYILAR

 

 

..
...