Dillerin ölme biçimlerini dil uzmanları genellikle şu
şekilde sıralandırıyorlar:
1. Bir dili konuşan insanların varlığının son
bulması.
Örn.; Anadolu’dan bir çok millet geldi geçti (Etiler, Asurlular,
Sümerler…vb.). Bunların yok olmalarıyla dilleri de kaybolmuştur. Bugün
bilim adamları bu medeniyetlerden kalan kitabelerden, onların dillerini
çözemez durumdalar, hala üzerlerinde binlerce çalışmalar yapılıyor.
2. Bir dilden öbürüne geçiş aşamasındaki kayıplar sonucu dilin
ölmesi.
Ubıhların Türkçe öğrenip konuşmaları gibi. Bunda üç önemli faktör
var.
Birincisi, bir dili diğerine egemen kılmak. Bu özellikle sömürge
ülkelerinde yaygındır. Örn; İngiltere, gittiği yerlerde hep zorunlu dil
olarak İngilizceyi esas almıştır.
İkincisi, ekonomik ve kültürel zenginlikleri yok ederek. Böylece
orada yaşayanlar zorunlulukla oradaki dili kabul etmek zorunda
kalıyorlar.
Üçüncüsü, gönüllü geçiştir. Günümüzden örnek verecek olursak, birçok
anadilin konuşucusu, kendi dilinin iş bulmakta, günlük hayatta ve
teknolojide yetmediğini düşünür. Özellikle gençlerde açıktan olmasa da
bu konuda büyük bir propaganda yapılmakta. Genç diyor ki “Ben Ubıhçayı
konuşursam ne olacak ki, ne işime yarayacak”. Bazen de haklı
gerekçelerle, kendine göre bir neden buluyor.
3. Yukarıdan aşağıya ölüm biçiminde dilin yok olması.
Bu da mahkemelerde, okullarda, ticarette, diğer alanlarda o dilin
kullanılmasına izin verilmemesidir.
Böylece giderek dil fonksiyonunu kaybetmekte, egemen dil onun yerini
almakta. Bu da birilerinin yukarıdan aşağıya uyguladığı resmi ülke
politikasıyla azınlık durumdaki dillerinin yok olmasına neden olmasıyla
olur.
On binin üzerinde dil olduğu söylenmekte, ama bugün dünyamızda 6000
civarında dil konuşulmaktadır. Ancak, resmi olarak konuşulan dillerin
sayısı 100’ün üzerinde değildir. Geriye 5900 dil kalıyor. Dünyanın %90’u
yaklaşık bu resmi olan 100 civarında dili konuşuyor. %10’u da geri kalan
5900 dili konuşuyor. Dil bilimciler ve antropologların yaptığı çalışmaya
göre de bu dillerin %80’inin konuşucusu 100 binin altındaki nüfuslar
maalesef. Bunlar da genellikle az gelişmiş, yoksul, ekonomik darboğazda
olan ülke toplulukları.
Bunun yanında Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 180, bunun dışında da 20
kadar olmak üzere toplam 200 civarında egemen ülke var dünyada. Sonuç
olarak, 200 ülke ve 6000 dil olduğu düşünüldüğünde, çok dilliliğin
kaçınılmaz olduğu görülüyor. Ancak, BM merkezinde altı dilden oluşan bir
resmi heyet ve 6’nın üzerinde dilde de çalışma grupları vardır. Yani BM,
bir taraftan kaybolan dillerin yeniden canlandı-rılmasını isterken,
kendi içinde de çok az dili barındırarak bunun önünde durmaktadır.
Dillerin ne zaman tehlikede olduklarını sistematik
söyleyecek olursak;
Dilin nabzı çocukluktan öğrenerek gelmiş genç kuşaklarda atıyor. Evde
ana baba ya da çocukları yetiştiren insanların konuştukları dil, anadil
haline dönüşüyor. Genç kuşaklara da bu yolla aktarılmış oluyor ve
böylece nesiller boyu devam ediyor. Siz genç kuşaklardan başlayarak dil
öğretirseniz, yeterli olmaz. Çünkü, kültürün taşınması için yeterli
olacak bir dil bilgisi verememiş olursunuz. Örn; biz bugün her gün
okullara, kurslara gönderiyoruz çocuklarımızı ki, geçerli olan bir dil
olan İngilizceyi iyi öğrensinler diye. Ama şu da var ki matematik olsun,
fizik olsun, diğerleri olsun, en iyi öğrenilen şeyin ana dilimizde
öğrendiklerimiz olduğunu bilim adamları tartışmıyor bile. Bu bilimsel
bir gerçeklik. Onun için eğer bir dil evde ailede küçük çocuklarla
konuşulmuyorsa asıl tehlike orada başlıyor. Bu tehlikeyi göz ardı
ettiğinizde, o dil zaman içinde ölüyor ve bunun önüne geçmek mümkün
değil.
Bir de dillerle canlı türleri arasında çok önemli bağlar olduğu
yönünde çalışmalar var. Canlı türlerini sadece hayvanlar ve bitkiler
olarak görüyor, böyle sınıflandırıyorlar. Özellikle Güney Amerika’da ve
Afrika’da yapılan çalışmalarda, kaybolan canlı türleri ile kaybolan
diller arasında çok yakın ilişki saptamış. bilim adamları. Bunun nedeni,
insanların ekolojik yapı içinde kendi dillerinde isimlendirdikleri
bitkiler ve bunlardan yaptıkları ilaç ve tedavi yöntemlerinin, o dilin
kaybolmasıyla birlikte yok olmasıdır. Özellikle doğal ortamda yaşayan
yerli topululuklar, kutuplarda yaşayan insanlar, zor şartlarda, -50-60
derece sıcaklıklarda nasıl yaşayabildiklerinin sırrını hayatta kalma
yöntemlerini, tedavi şekillerini ve diğer hayat tecrübelerini kendi
dillerinde ifade etmiş ve kuşaklara aktarmışlardır. Kullandıkları dili
artık konuşan ve anlayan olmadığında, bu kültürel bilgiler de yok oluyor
ve yeniden keşfedilmesi gerekiyor. Afrika’daki topluluklar için de bu
geçerlidir. Örn.; Güney Amerika’da yaşamış olan ve bugün kaybolan
medeniyetlerle (İnkalar ve diğerleri) ilgili arkeologlar çok önemli
bulgular elde ediyorlar, özellikle günümüzde de uygulanabilecek ilaç
yapımı ve tedavi yöntemleriyle ilgili. Okuyup çözebiliyorlar.
Avustralya’daki yerli kabileler için de aynı şeyler söylenebilir. Ama
buradaki diller kaybolduğu için, onların keşfettiği tedavi yöntemleri,
ekolojik çevrenin
korunma yöntemleriyle ilgili araştırmalar ve canlı türlerinin
korunması yönündeki çalışmalarda bir gerilik olmuştur. Bu, bugünkü dünya
medeniyetleri için büyük bir kayıptır. O yüzden, bunu sadece basit bir
dilin kaybolması olarak görmeyin ne olur. “Ben Ubıhça konuşmam, ben
Çerkesce konuşmam, Türkçe konuşmam. Ama İngilizce konuşurum” demek
yeterli olmuyor işte. Dilin kaybı, çok önemli bir kültürün kaybına, çok
önemli bir bilgi birikiminin kaybına neden oluyor.
Çetin Öner- Yabancı bir dilin boyunduruğunda ortaya çıkan moda
terimler ile İngilizce ve Fransızca gibi dillerin öğrenilmesi ve bu
dillerde düşünülmeye başlanması anadilin yok olmasına neden olabilir mi?
A. Sırrı Özbek - Demin söyledim. Eğer o yabancı dili siz egemen dil
haline getirip, çocukluktan itibaren bir anadil yerine koyarsanız tabii
ki bir engeldir. Ama bir bilim dili olarak kullandığınız zaman
etkilemez. Yani kendi ana dilini çok iyi kullanan birisinin o dilleri de
öğrenip geliştirmesi ana dilin kaybı için bir neden teşkil etmez.
Çağdaş dünya kaybolmakta olan dilleri korumak için bazı çalışmalar
yapıyor. Amerika’da 1992 yılında, yerli dillerin yeniden korunması için
bir yasa çıkarıldı, ama yine zorluklar çok fazla. Norveç’te yine aynı
yıl Sami dilinin korunması için bir yasa çıkarıldı. Dillerin kaybı
sadece Afrika’da kutuplarda, yerliler arasında falan değil. Avrupa için
de söz konusu. Eski Kelt dillerinden İrlanda dili, Galce ve İskoç dili
de giderek kaybolmakta, konuşan sayısı azalmakta. Çünkü İngilizce
oralarda da baskın bir dil haline gelmiş, oralarda da bu tehlike
görülüyor ve bu dillerin yeniden canlanması için çok büyük çabalar sarf
ediliyor.
Ülkemizde de son yapılan değişiklikle bir takım adımlar atıldı.
Yeterli mi, değil tabii ki. Televizyonda yapılan yarım saatlik bir
yayınla falan hiçbir dili yaşatmak mümkün değildir. Ya da açılacak
kurslarla… Öğretebiliriz, ama öğrenmek ayrı bir şeydir. İngilizceyi şu
anda aramızda bulunan bazı insanlarımız çok iyi biliyor,
konuşabiliyordur mutlaka. O kültürü de biliyorlar demek değildir bu. Ama
ana dil, o dile ait kültürün özünü yaşamamıza ve içimize çekmemize neden
oluyor.
Bir takım insanlar ana dili öğrenmeyi, tehlikeli ve bölücü unsurlar
olarak görebilirler. Ama yapılan araştırmalar göstermiştir ki, dil bir
bölünme nedeni değildir, tam tersi bütünleşme ve kültürel zenginlik
nedenidir. Bir çeşitlilikten ziyade bir yaşam tarzı olmalıdır dil. Bunu
böyle benimsediğinizde hiçbir zaman bölünme olmaz. Öyle olsaydı yukarıda
söylediğimiz gibi 6000 dil, 200 ülkeyi bölerdi. 200 ülkenin hiçbirinde
bölünme falan olmuyor. Terörizmi bir yere koymak lazım, dilleri ayrı bir
yere koymak lazım. Dilleri hiçbir zaman terörün, ayrılıkçı hareketin
nedeni olarak görmemek lazım. Belki terör örgütleri tarafından bir
faktör olarak ileri sürülüyor olabilir. Ama dili, tek başına bir terör
nedeni olarak görmemek gerekiyor. Çağdaş demokrasiler bunun önemini
kavramışlar ve gerekli düzenlemeleri yapıyorlar. Bugün ülkemizde yapılan
da, bu demokratik gelişmenin bir göstergesidir. Yeterli değilse bile, bu
zaman içerisinde daha gelişecek ve daha önemli kazanımlar elde
edilecektir. Bütün siyaset bilimcilerin uzun çalışmalar sonunda
edindikleri bilgilere göre, insanların kendi dillerini konuşamadığı
toplumlarda demokrasi ciddi biçimde yara almakta, demokratik açılımlar
ve gelişmeler sağlanamamaktadır.
Çağdaş dünyanın, önümüzdeki on yıllardaki temel
amaçları üç noktada belirlenmiştir:
Birincisi, insan nüfusunun artışının istikrara kavuşturulması.
Gerçekten az gelişmiş ve yoksul ülkelerdeki nüfus artışı, modern dünya
ülkelerindeki artışın çok üzerinde. Dünya çapındaki milli gelirden en az
payı alan bu ülkelerdeki yoğun artış sağlıkta, eğitimde birçok sorunu da
beraberinde getirmekte, dünyanın önünde önemli bir problem olarak
durmakta. Bütün çağdaş ülkeler bu sorunun çözümü için kafa yormakta,
çalışmalar yapmakta.
İkincisi, gelişmekte olan dünyadaki kır yoksulları ve varoş
yoksullarının, yani köylerde ve kentlerdeki yaşayan yoksulların ekonomik
sosyal ve kültürel durumları. Bunun düzeltilmesi için çok yoğun bir çaba
gösterilmesi gerekiyor ve çalışmalar yapılıyor. Ülkemizin de en büyük
sorunlarından birisi maalesef bu noktada yoğunlaşıyor. Yapılan
araştırmalara göre, dünyadaki ekolojik denge hep kırsal kesimin aleyhine
bozuluyor. Küresel ısınmadan bahsediliyor bugün, yağmur ormanları tahrip
ediliyor, dünya çok kötü bir yere doğru gidiyor.
Çok basit bir örnek vermek istiyorum; şu anda Amerika’da sağlık
sektöründe üretilen ilaçların yüzde sekseni yağmur ormanlarındaki
bitkilerden elde ediliyor ve yağmur ormanlarının tahribatıyla büyük bir
problem ortaya çıkıyor. Bunun başka kaynaklarla telafisi olur mu
bilmiyorum, bu bilim adamlarının işi. Diğer yandan, siz ormanı doğayı,
tarım alanlarını yok ettiğinizde bu, kır yoksullarının aleyhine olan bir
gelişmedir. Bunun dengesini dünya bulmak zorundadır mutlaka. Kırsal
kesimde yaşayan yoksulların yaşam standartlarını yükseltmek için ciddi
çalışmalar yapılmaktadır.
Üçüncü ve en önemli faktör de dünyadaki biyolojik ve dilsel
çeşitliliğin korunmasıdır. Bizim bu toplantımızı da ilgilendiren bir
konu. Biyolojik çeşitlilik deyince sadece bitkiler akla gelmesin.
Bitkiler, hayvanlar, denizlerdeki canlı çeşitliliği, hepsi bunun içine
giriyor. Çok önemli bütçeler ayrılıyor bunun için. Bunun yanında dilsel
çeşitliliğin konması da çok önemli bir şey. Diliyor ve umuyorum ki
dünyadaki ülkeler bunun için önemli çalışmalar yapsınlar. Dillerin kaybı
bütün dünyadaki insanlık için ekonomik, kültürel, psikolojik, düşünme ve
zihinsel yönden kayıptır.
Umarım bu üç faktör için yapılan çalışmaların iyi sonuçları büyük
oranda dillere de yansır ve kaybı en aza indirebiliriz. Çünkü sonuçta
bazı bölgelerde, toplumlarda dili yaşatmak gerçekten çok zor hale
gelmiştir. Bugün Avustralya’da bir dilin (ismini şu anda hatırlamıyorum)
üç tane konuşanı kalmış.
Özdemir Özbay- Toplumlar teknolojinin gelişmesiyle birlikte bir
takım üretim araçlarını arkada bırakıyorlar. Benim köyümde tırpan, orak,
tırmık artık kullanılmıyor. Yeni kuşaklar bu saydığım aletlerin Çerkesce
adlarını herhal-de bir daha yaşam boyu kullanmayacaklar. Aynı şekilde
bizim at kültürümüzde, eyerin en küçük tokasına kadar isimleri vardı.
Teknolojinin getirdiği bir yıkım da var. Motorize bir yaşamda yok olan,
bizim kültür değerimizdir. En azından bunların etnolojik olarak
derlenmesi acaba bu dil kayıplarını azaltır mı sizce?
A. Sırrı Özbek - Söylediğiniz çok doğru. Kent kültürünün
egemenliğinden kaynaklanıyor bu maalesef. Söylediğiniz çok haklı bir şey
var. Kente yerleşmiş ve bu kültürle yoğrulmuş, burada yerleşmiş insana
orağı, tırpanı öğretemezsiniz. Yerinde bu kültürün öğretilmesi lazım.
Öğrendikten sonra kente gelirse o kültürle gelir zaten, unutmaz.
Dillerin kaybındaki en büyük nedenlerden biri de bu göçler,
taşınmalardır. Dilin kaynağından koptuğunuz zaman, o aidiyet duygusu da
kayboluyor.
Fahri Huvaj- Dille ilgili sorunları dünya genelinde komple bir
şekilde bize sundunuz, teşekkür ediyoruz. Bunları Türkiye’de resmi
ideolojiyle adı özdeşleşmiş bir partinin milletvekili olarak söylemeniz
çok anlamlıydı. Başta belirttiniz ki Ubıh dilini konuşan son kişi Tevfik
Esenç 1992 yılında öldü. Hakikaten uygarlık tarihi açısından utanılacak
bir durumdur dediniz, aynen katılıyoruz. Ama ben buna bağlı olarak bir
şey sormak istiyorum. Bu kültür Anadolu’nun kucağında toprağa gömüldü.
Bu ayrıca dünyadaki uygar ülkeler arasında yer almak, AB’ye girmek
çabasında olan Türkiye için utanılacak bir olay değil midir? Şu anda
maalesef Ubıhçayı izlemek üzere olan, bizim konuşmakta olduğumuz bir
takım diller daha var. Ubıhça yalnızca, dünya yüzünde artık
konuşulmayacak bir dil olması bakımından önemli değil, aynı zamanda
dünyanın en zengin sesli dili idi. 83 tane ses vardı. Bunun
arkasından şu anda bizim konuşmakta olduğumuz diller de dünyanın en
zengin sesli dilleridir. 50-60 sesle konuşulurlar. Ubıhçanın da
çocuklarıdır bunlar ve yok olma sırasında beklemektedirler. Bunu hala
önleme imkanı vardır. Ama anayasamızdaki dilin Türkçe olması gerektiği
ifa-desi, özel öğretim kanunundaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların
Türkçeden başka bir dil anadil olarak öğretilemez hükmü ve buna bağlı
olarak çıkartılan, anadil lafının bile kullanılamadığı genelgeler var.
“Türkiye Cumhuriyet vatandaşlarının geleneksel olarak kullandığı diller
ve lehçeler” şeklinde çıkartılan, bu radyo ve televizyonlardaki
yayınlara izin veren, özel kurslara izin veren yönetmeliklerde dahi
“anadil” sözü kullanılmaktan kaçınılıyor ve korkuluyor hala. Vatandaş
olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin AB kapısına kadar gelmiş olmasıyla
övünüyoruz, ama dünya uygar ülkeleri arasında da saygın bir yer alsın
istiyoruz. Doğayı, dilleri yok ederek uygar olmak mümkün değildir.
Türkiye’nin o uygarlık skalasında layık olduğu yeri alabilmesi için,
zannediyorum parlamentomuzun ve siyasilerimizin, bu engelleyici yasal
düzenlemeleri değiştirerek ciddi bir atılım yapması lazım. Acaba bu
konuda sizde bir hazırlık veya parlamentoda bir umut ışıltısı var mıdır?
A. Sırrı Özbek - Çok önemli bir konuya temas ettiniz. Biz İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi’ni ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni,
Paris şartını ilk imzalayan ülkelerden birisiyiz. Bu söylediklerinizin
hiç bunlar olmadan yapılması gerekirdi. Çünkü sonuçta Türkiye
Cumhuriyeti bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulmuştur. O
imparatorluğun dili de bugün yoktur. Osmanlıcayı sadece bu konuda
ihtisas yapmış kişiler konuşup anlayabilmektedir. Atatürk Türkiye
Cumhuriyeti’ni kurarken bir şeyi çok önemsemiştir. Bir ulus devlet
yaratmaya çalışmıştır. Bir kan, bir ırk devleti kurmamıştır aslında.
Bunu kurarken de yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni bir tarih yaratmaya
çalışmıştır. Bunun için Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumu adında iki
önemli kurum kurmuş, bütün mirasını da buralara bırakmıştır. Ama,
maalesef bugüne kadar Türkiye’de resmi ideoloji azınlık kültürlerini göz
ardı etmiş, yok saymış, görmezden gelmiştir.
Şimdi ben Kürt kökenli olduğum için söyledikle-
rim tuhafınıza gitmesin. Kürtçe yasak diller sınıfına kondu, o
bölgedeki bütün isimler değiştirildi, biz çocuklarımıza isim koyamaz
olduk, bu ismi koyacaksınız diye dayatılmış. Bu nedenle cezaevlerinde
yattık. Şimdi bütün bunlar geride kaldı, bunları tartışmanın gereği yok.
Şimdi geldiğimiz noktada, bununla ilgili yapılan anayasa değişikliği
yeterli midir, değildir. Bizden önce, 21. dönem hükümetinde de bununla
ilgili bir yasa çıktı. Ama Türkiye’de öyle bir bürokratik yapı var ki,
öyle bir yönetmelik çıkardılar ki, yasayı uygulamak imkansız hale geldi.
Kapının, pencerenin ölçüsünden, tavanın yüksekliğine kadar, ince
detaylarla öyle bir hale getirdiler ki, siz iyi niyetle bir dil kursu
açmak isteseniz de açamazdınız, mümkün değildi. İkinci yasa, yani
yedinci uyum paketindeki değişiklik yeniden yapılmak zorunda kaldı.
Yeniden yapıldı, ama milli Eğitim Bakanlığı ve RTÜK’ün yapması gereken
yönetmelik hala, “Ben burada Çerkesce dersi vereceğim” demeyi mümkün
hale getirmedi. Şimdi bu ciddi bir siyasi idare getiriyor, bu da meclis
iradesidir. Meclis iradesini koymuş, yap kardeşim diyor. Ama bürokrasi
bunu yaptırmıyor. Hükümet de bu konuda, ben geçen yıl gündem dışı bir
konuşma yaptım, “Ayıptır” dedim. “Siz kimi aldatıyorsunuz. Her türlü
sözleşmeyi imzalıyorsunuz, Avrupa’ya gidince herkese her türlü sözü
veriyorsunuz. Ama buraya gelince başka bir şekle dönüşüyorsunuz. Bunu
bir an önce gerçekleştirin” dedim. Bu yeterli mi, değil. Bu konuda
meclisin yapacağı şey, bu konuyu yeniden denetlemektir. Onlar da, “Biz
yönetmelik çıkardık, gerekeni yapsınlar” diyor. Tabii ki kanun çıkarken
“anadil” sözünün kullanılmaması da bizim eleştirilerimiz arasındaydı.
Anayasa komisyonunda çok tartıştık. “Lehçe” dediler, “lehçe nedir?”
dedik. “Eskişehir lehçesi vardır, İstanbul lehçesi vardır. Dil ayrı
şeydir, lehçe ayrı şeydir” dedik, olmadı. Kendimle ilgili bir öz
eleştiri de sayabilirsiniz, maalesef özellikle Türkiye’de PKK terör
örgütünün oluşu, hep bunların yapılmasında bir engelmiş gibi
gösteriliyor, bunlar yapıldığında onun istediği olacakmış gibi
gösteriliyor, böyle bir savunma içerisine giriliyor. Hâlbuki o bir terör
örgütüdür. Onun istekleri bizim için bir iğne ucu kadar önem ifade
etmez. Onunla mücadele ayrıdır, halkın ve burada yaşayan insanların
demokratik hak ve talepleri ayrı bir şeydir. Onu geliştirmek lazım, daha
çağdaş, modern, daha yaşatılabilir hale getirilmesi lazım. Benim kişisel
düşüncem budur.
Fahri Huvaj- Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni de ilk imzalayan ülkeler
arasında Türkiye. Çocukların ana dillerini öğrenmelerinin üç maddesine
çekince koymak şartıyla. Türkiye’de bebelerin ana dillerini
konuşmalarından kor-kuyor Türkiye ve çekince koyuyor, ne kadar utanç
verici.
A. Sırrı Özbek - İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’ne çocuklara ana dilleri öğretilecektir, bağlayıcı olan
budur. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin önündedir bu, çünkü evrenseldir.
Çetin Öner- Ana dil sözcüğü rastlantısal bir sözcük değildir. Bir
dili öğreten anadır çünkü, dünyanın her yerinde böyledir, babalar çok
geridedir bu konuda. Bir-iki yıl önce İranlı ünlü bir edebiyatçı geldi,
konuştuk. Şah devriminden beri de dışarıda yaşayan dünyaca ünlü bir
edebiyatçı bu. Diyor ki, “İran büyük bir devletti. Başımıza bir sürü şey
geldi, esir alındık, kültürümüz dağıldı falan, ama bir şeyi dehşetle
gördük. Kendi dilimiz olağanüstü bir gelişme kaydediyordu. Erkekler
savaşta ölüyordu, Amerika’ya kaçıyordu, dışarıda iş arıyordu, aileden
uzaktı yani. Ama, dil devam etti” dedi. Nasıl olduğuna baktığımızda
anaların bu sürekliliği sağladığını görüyoruz. Şu anda konuşulan diller
nasıl ölmeyecek biliyor musunuz? Bir kere konuşulacak, yani yasak
olmayacak. İkin-cisi yazılacak, sonra edebiyata ve sanata da
uygulanacak. Çünkü bir dilin taşıyıcısı edebiyattır, efsanelerdir, sözlü
geleneği ve edebiyatı çok güçlü olan bir halktır Kafkaslar. Ama yazılı
edebiyatları o kadar gelişmemiştir. Buna karşılık Elen’lere baktığınız
zaman, Elenler bu güne yazılı edebiyat bıraktığı için Elen uygarlığının
egemenliği sürüyor. Onlar taşa kazımışlar edebiyatlarını. Biz sözlü
olarak söylediğimiz için, asırlar geçtikçe o gelenek yok olmaya yüz
tutmuş. Analar olmasa o masallar da kalmazdı.
A. Sırrı Özbek - Dillerin yukarıdan aşağıya doğru ölümlerini sayarken
inanç, ana dilde düşünme ve yorum konusunda bilimsel temeli olmayan bir
teorim var benim. Bizim ilahiyatçılar televizyonlara çıkıyorlar her
konuda. Ama aynı üniversitenin, aynı konudaki akademisyenleri, aynı
konuda anlaşamıyorlar. Bir cümlenin anlamını bile her biri farklı
yorumluyor. Bu, ana dilde düşünememenin, bir başka dilde düşünce üretme
ve felsefe yapmanın imkansızlığını gösteriyor bence. Eminim hepsi
Arapçayı da Kuran-ı Kerim’i de en ince detaylarına kadar biliyorlar. Ama
iş yoruma geldiğinde ana dilde yorum yapmanın avantajlarını
kullanamıyorlar, çünkü Arapça yorum yapmak ve düşünmek zorunda
kalıyorlar. O da Türkçe için bize yetmiyor.
Cihan Candemir - Ankara Derneğimize çok teşekkür ediyorum. Sizi
bizimle tanıştırdılar ve parlamentoda diller konusunda sizin gibi
duyarlı, konuya gerçekçi şekilde bakan milletvekillerimizin olduğunu
görme imkanı verdiler. Bizim Federasyon olarak arkanızdaki afişlere konu
olan, bir dil öğretme programımız var. Bu yıl Çerkesceyi öğretme
programı başlattık. Aynı şekilde, bu işin anneden öğrenebileceğini
vurgulayan bir afişimiz de var. Siz de söylemlerinizle bunu çok iyi
desteklediniz. Tabii pratik olarak dilimizin yaşaması hepimizin arzusu
ve bunun için bir takım programlar geliştirmeye çalışıyoruz. Mevcut
imkanlarla çok zorlandığımız da bir gerçek.
Sizden çok önemli bir isteğimiz var. Hiçbir üniversitemizde Kafkas
dilleri bölümü yok. Ölü dillerle ilgili dahi bölümler var ama, Kafkas
dilleri bölümü yok. Kafkas dilleri Fransa’da, Avrupa’nın birçok
ülkesinde ve ABD’de öğretiliyor. Birçok yabancı uzmanlar bu dilleri
dünyaya tanıtmaya çalışıyorlar. Ama en fazla Kafkas kökenli insanın
yaşadığı Türkiye’de, Anadolu medeniyetinin şifrelerinin Kafkas
dilleriyle çözülebileceğinin çalışmaları yapılırken, maalesef bununla
ilgili üniversitelerimizde çalışmalar yapılamamaktadır. Bu konudaki
eksikliği gidermenizi rica ediyoruz, biz de üzerimize düşeni yapacağız.
Gazi Üniversitesi’nde, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde veya Çorum’da
yeni kurulacak Hitit Üniversitesi’nde bu dillerle ilgili bölümlerin
açılması, çok önemli bir eksikliği giderecektir. Bunu dikkatinize sunmak
istedim.
Özdemir Özbay - Bir şey ilave etmek istiyorum. Abazaca ve
Adıgecede “anadil” sözcüğünün anlamı çok ilginçtir. Abazaca karşılığı
“insanın doğarken getirdiği” anlamına gelmektedir, Adıgecede de aynı
anlama gelen bir kelime kullanılır. Dilini at, konuşma demek, anneni at
anlamına gelir. Böyle bir komedi dünyanın hiçbir yerinde var mıdır?
(Burada Çetin Öner izin isteyerek, 25. sayfada yayınladığımız, Tabula
Rasa isimli şiirini okudu)
A. Sırrı Özbek - Çetin bey, bu şiirler elime geçmiş olsaydı, mecliste
o uzun konuşmayı yapmaz, sadece bunları söylerdim. Sözlü gelenek bir
dilin zenginliğinin kanıtıdır ve yazılı gelenekten daha coşkulu, daha
etkileyicidir. Eğer bir halk, sözlü geleneğini asırlarca devam
ettiriyorsa bu kadim bir kültürdür ve yok olması hakikaten insanlık için
büyük bir kayıptır. Sümer ve Hititlerden kalan yazılı tabletler vardır,
ama sözlü gelenekle desteklenemediği için kültürleri kaybolup gitmiştir.
Ancak bugün Arapların, Kafkasların Kürtler’in, Aleviler’in gelenekleri
sözlü olarak bugüne kadar taşınmıştır. Bugün Türkiye’de yazarlar bile az
sayıda kelimeyle verirler eserlerini. Türk dilini en iyi kullanan Çetin
Altan 350-400 kelimeyle yazıyor yazdıklarını. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk
yine öyle. Ama sözlü gelenekte binlerce kelime kullanılıyor. Bir Haiti
sözüyle bitirmek istiyorum: Yaşam dilde saklıdır, ölüm dilde saklıdır
derler. Yani yaşam da, ölüm de dildedir derler.
Genç arkadaşların ana dillerini, işime yaramaz diye reddetmeyip,
genlerle gelen kalıtsal bir özellik gibi düşünmeleri lazım. Benim
çocuklarım da Kürtçe bilmiyor, “Ne işime yarayacak” diyorlar. Ama benim
işime çok yaradığı oldu. Babanızdan dedenizden kalan antika bir saati,
bir madalyayı vb. nasıl koruyor-sanız, anadili de öyle görmeliyiz. Bizim
yaşımızdakiler de anadilini öğretici durumda olmalılar artık.
Ömer Atalar- Siz parlamento içinde, bu dillerin sorumlusu olarak
addettiğimiz resmi görüşü temsil eden bir partinin temsilcisisiniz.
Fakat demokratik görüşlerinizle karşımıza çıktınız. Bu görüşlerinizi hem
o parti içerisinde, hem toplum içerisinde dile getirdiğinizde
karşılaştığınız dirençleri nasıl yorumluyorsunuz. Ve özellikle de dil
konusunda hepimiz bunun gayet doğal olduğunu ve bölücü bir unsur
olmadığını söylüyoruz ve dünyadaki bütün dil grupları kendi aramızda bu
konuda anlaşıyoruz. Fakat hakim unsurlarla konuştuğumuz zaman anlaşmakta
zorlanıyoruz. Onlar çok farklı bir pencereden bakıyorlar. Eğer doğal bir
şeyse bu, doğal bir konuda her türlü canlı yaratığın müttefik olması
lazım. Buradaki sorunu ne olarak tanımlıyorsunuz?
A. Sırrı Özbek - Öncelikle ben kendi partimde grup adına mecliste,
burada yaptığım konuşmamın daha ağırını yaptım. Üstelik birden fazla
yaptım. Nevruz gününde, Anayasa Komisyonu’nda, Adalet Komisyonu’nda
yaptım bu konuşmaları. Kendi grubumdan herhangi bir tepki almadım
doğrusu. Demokrasinin kuralları artık evrenselleşti. Demokrasiye
inanıyorsanız insanların temel hak ve hürriyetlerine saygı
göstereceksiniz. Bu kadar basit. Nedir bu hak ve hürriyetler? Yaşama
hakkı. İnsanların doğuştan itibaren beraberinde getirdikleri ırkı, dili,
dini...vb. bunların korunması lazım. Bir insanın dinine müdahale
edebiliyor musunuz, neden zencisin diyebiliyor musunuz? Aynı şekilde
diline de karışamazsınız. Bunlar insanın doğuştan getirdiği yaratılışın
temel kazanımlarıdır. Yok saymak demokrasiyle bağdaşmaz. Dillerin
yasaklanması CHP döneminde olmamıştır. 12 Eylül döneminden dolayı
olmuştur. Kurucu irade resmi dil olarak Türkçeyi göstermiştir. Bunun
aksini kimse iddia etmiyor.
Fahri Huvaj- Ancak hatırlatayım, “Resmi” sözcüğü kaldırıldı, son
anayasada sadece “dili Türkçedir” diyor.
A. Sırrı Özbek - 12 Eylül’den sonra yasaklandı, ama mahkemelerde
insanların ana dilinde ifadesi alınıyordu tercümanlar yoluyla. Kimse “Bu
dili kullanı-yorsun, ifadeni almayız” demiyordu. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nde özellikle adil yargılanma hakkını belirtirken diyor ki
sanık, tanık veya şikayetçi kimsenin, kendini en iyi ifade edebileceği
dille ifadesi alınır diyor. Onun için bunun mücadelesinin dar gruplarda
değil geniş topluluklarda yapılması gerekiyor. Bunu özellikle Kafkas
kökenlilerin yapması gerekiyor. Çünkü Kürtler yapınca aman bölücüler,
terör örgütü falan gibi bir hava yaratılıyor. Ben çok mutlu oldum buraya
gelmekle, umutlandım gerçekten. Türkiye’de de artık bu konuda mesafe
alınabileceğini gördüm. Çünkü sizden kimse kuşkulanmıyor. Kafkaslılar
Türkiye’yi bölecek demiyorlar.
Cihan Candemir - Aslında söylediğinizin aksini
düşünüyorlar. İki yıl önceki genel kurulda başkanımız konuşmasında dil
talebimizi söyleyince, “Kürtlerden sonra sizde mi?..” diyerek tepki
gösterildi. Medyada yer aldı.
A. Sırrı Özbek - Ben anadilde tv yayınları başlarken Boşnakça yayın
konusunda Boşnakların “Biz istemiyoruz, nereden çıkardınız bu yayını”
demelerini çok yadırgamıştım.
Özdemir Özbay- Televizyon yayınlarında kendi kültürümüzle ilgili
şeyler anlatılsa ne iyi olurdu. İlgisiz konular anlatılıyor.
A. Sırrı Özbek - Katılıyorum. Geçen gün Kürtçe yayında orkideyi
anlattılar. Kürt vatandaş hayatında orkide görmemiş, yiyecek ekmeği zor
buluyor. Buna rağmen olmasında yarar var. Geliştirilecektir bunlar.
Cumhur Bal- Biz mensup olduğumuz dil ve kültürleri kendimiz
seçmiyoruz, tesadüfen mensubuz. Ama bu bir miras ve nasıl sürdüreceğimiz
sorun. Biz Kafkasya’ya iki üç yıldır yaz kamplarına öğrenci gönderiyoruz
yaz kamplarına. Geçen yıl bir öğretmen arkadaş başlarında sorumlu olarak
gitti ve perişan döndü. Ürdün’de 40-45 bin Çerkes yaşıyor, Ürdün
krallık. Suriye’de 70-75 bin Çerkes yaşıyor orası da padişahlık. İsrail
yine öyle. Üç bölgeden 20’şer öğrenci, bizden de 17 öğrenci gitti. Tek
dil sorunu yaşayan ülke bizim ülkeydi. Türkiye’den giden çocukların hiç
birisi anadilini bilmiyordu. Türkiye’de altı milyon Çerkes var. Nedir bu
işin sırrı. Bunun altında yatan bir gerçek var. İsrail’de, bu insanların
dil ve kültürlerinin yaşatılması için yılda 6.5 milyon dolar para
aktarılıyor devlet bütçesinden. İsrail’de yaşayan 4.500 Çerkes’in dilini
kaybetmek gibi bir sorunu yok. Diğer iki ülkede de anaokulları ve
kreşlerden itibaren bu dil öğretiliyor. Türkiye’ye bakıyoruz. Sizin de
söylediğiniz gibi kurslarla ikinci bir dil öğretilebilir ama ana dil
öğretilemez. Nitekim Avrupa komisyonundan gelen iki milletvekili de
anadilin kurslarda öğretildiği dünyanın neresinde görülmüştür, olmaz
dedi ve gitti. Biz bu yıl uyguladığımız anadil projesinde de bunun
sonuçlarını göreceğiz. Yine Bask’dan bir örnek vereyim; bir Bask
milletvekili dergimizdeki röportajda, “Ben liseyi bitirdiğimde bir tek
kelime İspanyolca bilmiyordum” demişti. Ve Basklar Kafkasya’dan 5-6 bin
yıl önce göçmüş olan bir kavim. “Benim Baskça gazeteler seçme şansım
var. Radyo-televizyonu böyle izliyorum” diyor. Bunlar yoksa öğretmek
mümkün görünmüyor yani. Siz nasıl öğretmeyi düşünüyorsunuz bu dilleri
merak ediyorum?
A. Sırrı Özbek - Türkiye neden böyle? Ben Avusturya’ya gitmiştim. Bir
Alman milletvekili anlamadığımız bir dilde konuştuğunda sordum
tercümana. Bir bölge söyleyerek, “O bölgenin milletvekili olduğu için o
dilde konuşuyor” dedi. “Almanca bilmiyor mu?” dedim. “Çok iyi bilir, ama
kendi bölgesinin dilinde konuşur” dediler. Şimdi Türkiye’de de insanlar
dil mi, lehçe mi diye birbirini yedi, komisyondan geçmedi. En son lanet
olsun lehçe olsun dedik. Ama bunun lehçe olmadığını hepimiz biliyoruz.
Umudum bunun aşama aşama gelişeceğidir. 2000’de çıktı bu yasa
biliyorsunuz uygulanmadı, 2005’de tekrar gündeme aldık. Ama biliyorum
yine olmayacak. Norveç’te geçen seçimde tüm partilerin en çok tartıştığı
konu tekti. 0-6 yaş grubu çocukların eğitimi için ne kadar bütçe
ayrılacağıydı. Ben gözlemci olarak gitmiştim. Bir hafta boyunca bu
tartışıldı. Biz bu dil eğitimini 0-6 yaş grubuna indirmedikçe çok zor.
Gençler öğrenerek dilin gelişimini değil unutulmamasını sağlamış olur.
Betül Çetgin - 1 Temmuz 2006 tarihinde dünyaca ünlü dil bilimciler
gelecek ve burada düzenlediğimiz dil konferansında Kafkas dilleri
sorununu tartışacaklar. Sizi de aramızda görmek istediğimizi şimdiden
söylemek isterim.
A. Sırrı Özbek - Çok memnun olurum. Dillerle ilgili olarak “Kaybolan
Sesler” kitabını da herkese tavsiye ederim.
Cemre Erciyes- ODTÜ de geçtiğimiz hafta sosyoloji günleri
düzenlendi. Milliyetçilik halleri başlığı altında. Azınlıklar bölümünde
Kürt ve Çerkesler’in 2001 sonrasında Türkiye’nin dil programına konusuna
yaklaşımları, tepkileri konusunda yazılmış bir tez hakkında sunum
yapıldı, Sabancı Üniversitesi’nde geçen yıl tamamlanan bir tez bu.
Çerkeslerle ilgili şöyle bir yorum vardı. Özellikle dille ilgili
planlama programlama konusunda her şeyi devletten bekledikleri, kendi
çabalarından önce bir beklenti içinde olduklarıyla ilgili bir çıkarımı
vardı. Bilimsel olarak yazılmış eserlerin ve internet sitelerinin takibi
ile bu sonuca varmış araştırmacı. Peki, sizin bilindiğiniz yerden böyle
mi görünüyor. Her şeyi devletten bekliyoruz gibi mi görünüyor?
A. Sırrı Özbek - Birey olarak hepimizin devletten beklentileri var,
toplumların da var. Türkiye’de her şeyin devletten beklenmesinin nedeni
şu: Yasakları devlet koyduğu için kaldırmasını da devletten bekliyoruz.
Bundan daha doğal ne olabilir ki? Bunda yadırganacak bir şey de yok.
Çünkü benim dilimi yasaklayan diğer kişiler değil devlettir. Eğitimini
yasaklayan devlettir. Çerkes’i de Kürt’ü de Arap’ı da devletten talepte
bulunacak tabii ki.
Kişisel düşüncem şu, dillenmiş, eyleme dökülmüş, teröre kadar gitmiş
bir talep Kürtlerden var. Bu da devletin işine gelmiyor. Terör
isteklerin karşılanmasını zorlaştıran bir faktör. Diğer yandan terör
yokken de çözülmüyor. Türkiye’de halklar yoktur, halk vardır dedik
yıllarca. Tarihsel gelişime baktığınız zaman Türkiye’de yaşayan çok
değişik milletler ve İslamiyet gibi bunları birbirine bağlayan bağlar
vardır. Kurtuluş Savaşı’nda kimse ben yokum dememiş, herkes silaha
sarılmıştır. Ulus devlet denmesinin nedeni de, değişik haklardan bir
ulus yaratılması anlamındadır. Bu milletleri yok saymanın yolu
yasaklardır işte. Bu yasakları koyan da devlettir. Buna karşı çıkmak
için STK’ların gelişmesi önemlidir. STK’lar önemli bir baskı unsuru
olduğunda devlet de istenilene yaklaşacaktır. AB istedi diye hak ve
özgürlükler veriyor, sonra da bunu uygulanamaz hale getiriyorsun,
olmuyor tabii