|
“HAİN
ÇERKES ETHEM” imgesi kimlerin sorunudur

Dr. EROL KÖROĞLU
koroglu@sabanciuniv.edu
“Çerkes Ethem”
bir imgedir. Tarih, kimlik, aidiyet gibi hedefleri olan bir güç
ilişkileri çatışmasının silahlarından biri olan bir imge. Bir ihanet
ithamı olan “Çerkes Ethem imgesi” Türkiye Çerkeslerinin değil, paranoyak
ve tahakkümcü yaklaşımların sorunudur. Çerkes Ethem, modern Türkiye
tarihinde yeri olan siyasal bir kişiliktir. İçinde yaşadığımız
coğrafyanın siyasal krizlerle dolu olduğu bir dönemde doğmuş, önemsizden
çok önemliye doğru ilerleyen toplumsal ve siyasal roller üstlenmiş;
bunların da ötesinde, her insan gibi yaşamış ve ölmüştür. Bununla
birlikte, tarihsel ve bireysel rolünün çok ötesinde anlamlar kazanarak,
değişik tarihsel anlarda farklı görünümler sergilemekle birlikte,
temelde değişmeden süregelen bir biçimde yaşamaya, daha doğrusu
kullanılmaya devam etmektedir. Doğal olarak, yaşamaya ya da kullanılmaya
devam eden “Çerkes Ethem” bir imgedir; tarih, kimlik, aidiyet gibi
hedefleri olan bir güç ilişkileri çatışmasının silahlarından biri olan
bir imge. Bu imge, özellikle korunan “Çerkes” lâkabı üzerinden günümüz
Türkiye’sindeki Kuzey Kafkasya kökenli bireyleri “çerçeveleyerek” ya da
“damgalayarak”, onları toplumsal kimlik açısından rahatsız bir eşik, ya
da dinsel terimlerle konuşursak, bir “araf”ta tutmaya yönelik bir işleve
sahiptir.
KENDİNİ TÜRK OLARAK TANIMLA BÖYLECE SORUN YAŞAMAZSIN
Ethem
Bey’e “Çerkes” lâkabı, cumhuriyet dönemi tarihçiliği tarafından
verilmemiştir; Osmanlı döneminde soyadı yerine bu türden lâkap ve
unvanların kullanıldığını biliyoruz. “Çerkes Ethem” kullanımı da, büyük
bir olasılıkla, Ethem Bey’in Milli Mücadele sırasındaki rolü
doğrultusunda, pratik amaçlarla üretilmiş ve yaygınlaşmıştır. Bu
anlamda, onunla aynı dönemde kuvvacılık yapan Demirci Efe’nin ya da
Bekir Sami (Kunduh) gibi asker ya da Rauf Orbay gibi siyasetçilerin
Çerkes kimlikleriyle anılmamalarını özel amaçlara sahip olmayan dilsel
bir pratik olarak kabul edebiliriz. Ne var ki, “Çerkes Ethem”
adlandırmasının Milli Mücadele’den bu yana kullanılagelmesi anlamlıdır;
orta öğretim tarih ders kitaplarında ya da romanlarda bu ad hep böyle
anılır. İşte bu noktada, devam edegelen “Çerkes Ethem” imgesinin, resmi
tarih yorumunda asla açık açık ortaya koyulmayan, ama bir hayalet gibi
kendini daima rahatsız edici bir biçimde hissettiren işleyişiyle
karşılaşırız. Geçmişte yaşanmış olanların hakikatini bildiğini iddia
eden otoriter bir ses adeta şöyle akıl yürütmekte, itham etmekte ve
uyarmaktadır: “Çerkes Ethem, Türk milletini temsil eden lider kadrosuna
itaat etmeyi reddettiği için ‘hain’ durumuna düşmüştür. Onun ihanetinde
bireysel hırsları kadar, Çerkesliğini Türklüğe tercih etmesi de
etkilidir. Bu yüzden, o kökenden gelsen, o kimliğe sahip olsan bile,
bunu terk et. Çerkes Ethem gibi bir hain haline gelmemek için
Çerkesliğini reddet, kendini Türk olarak tanımla. Böylece sorun
yaşamazsın!”
Bu ifadeleri asla bu şekliyle göremez, okuyamazsınız; ancak, alttan
alta işaret edilen anlam budur ve Kuzey Kafkasyalı kimliğine sahip pek
çok birey, yaşamının şu veya bu aşamasında bu hayalet uyarıyla
karşılaşmış ve ayağının altındaki zeminin kaydığını hissetmiştir. “Biz
ve onlar” ayrımında temellenen tahakküm edici bir ikili seçim söz
konusudur bu durumda: “Ya ‘Çerkesim’ diyerek potansiyel bir hain olmayı
kabul edeceksin ya da Çerkesliğini reddederek bizim uygun gördüğümüz
doğrultuda bizden biri olacaksın!”
Bu toptancı toplumsal kimlik tahayyülü Türkiye’de sadece
Çerkeslere yönelik olmadığı gibi (“kuyruklu Kürt”, “Ermeni dölü”, “Rum
çocuğu” vb.), sadece Türkiye’ye özgü de değildir. Bu, etnik temelde
biçimlenen ulus tahayyüllerinde geçmişte ve bugün hâlâ etkili olan bir
yaklaşımdır. Amerikalı bir siyaset kuramcısı olan Anne
Norton, bu tahayyülün yaygınlığını “eşiktekilik” kavramı üzerinden
açıklar. Norton’a göre bir ulus kendini tahayyül ederken, bazı üyelerini
alansal, entelektüel ya da yapısal olarak eşikte tutar. Örneğin
haydutlar, Bedeviler ve Kovboylar alansal; deliler, hainler ve bohemler
entelektüel; yoksullar, kadınlar ve etnik azınlıklar yapısal eşiktekilik
örnekleridir. Norton, eşiktekilerin ulus tahayyülündeki yerini
Siyasal Kimlik Üzerine Düşünceler başlıklı kitabında şöyle yorumlar:
Eşiktekiliğin farkına varılması özneyle ötekinin, özneyle nesnenin
ayrıştırılmasını üçlü bir ilişki üzerinden sağlar: özne, bir benzerlik
nesnesi ve bir farklılık nesnesi. Eşiktekiler milletlerin aynası olarak
iş görürler. Aynı anda hem farklı hem de benzer olarak, ulusun, kimliği
üzerinde düşünmesine olanak sağlarlar. Benzerlikleri tefekkür ve
tanımaya, farklılıkları da bundan sonra ulusu tanımlayacak olan ideal
özelliklerin ayrıştırılmasına olanak sağlar. Anne Norton, Reflections
on Political Identity (Baltimore and London: The Johns Hopkins
University Press, 1988), 54. Burada “eşiktekilik” olarak çevrilen
kavram, metnin orijinalinde “liminality” olarak geçer.
Ne var ki, yine Norton’a göre özneyle nesnenin eksik ayrışması
paranoyaya yol açar. Eşiktekini aynı anda farklı ve benzer olarak
tanımlayamayanlar paranoyaklaşır. Yapısal olarak eşikte duran bir
Çerkesin soyutlama yoluyla aynı anda hem benzer hem de farklı olduğu
algılanamadığından güçlü bir komplo korkusu ve her an canlı bir tehdit
duygusu ortaya çıkacaktır. Böylece Çerkes yabancı ve düşman olarak
görülecektir. Dünyayı ben ve öteki olarak görmeye başlayacak özne,
eşiktekini düşmanlaştıran paranoyasıyla kendini de devletle birlikte
tanımlayacaktır. A.g.e., 55.
Bu tahayyülün Çerkeslerle ilgili taze bir örneğiyle, Attila İlhan’ın
ölümünden kısa bir süre sonra, Ocak 2006’da yayımlanan son romanı
Gâzi Paşa’da karşılaşırız. Roman, 11–24 Ekim 1921 tarihli bir
belgeyle açılır: “Çerkes Milleti’nin Düvel-i Muazzama ve Âlem-i
İnsaniyet ve Medeniyete Umumî Beyannamesidir”.
Beyanname sahibi “Şark-ı Karip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti”dir
[Yakın Doğu Çerkeslerinin Haklarını Sağlama Cemiyeti] ve aralarında
Çerkes Ethem’in kardeşi Reşit Bey’in de bulunduğu 20 üyenin imzaladığı
bu beyanname işgal altındaki İzmir’de, Yunan İşgal kuvvetlerinin
gözetiminde basına sunulmaktadır. Bu beyanname, Yunan himayesi altında,
Anadolu’da bir Çerkes devleti kurmaktan bahsetmektedir.
İlhan’ın romanı “Çerkes ihaneti” üzerine kurulu değildir; ancak
İlhan, gazete yazılarından ve konuşmalarından da bilinen Milli Mücadele
yorumunda, tarihteki belirsizliklere yönelik bir cevap sunar ve bu
cevapta Çerkes ihanetinin önemli bir yeri vardır.
Kendine özgü bir solcu olan ve birkaç senedir siyasal
sahnede kendini gösteren “Kızılelma Koalisyonu”nun düşünsel
dayanaklarından olan
İlhan, bu romanında tarihi sırlara yönelik belli belirsiz ama iddialı
cevaplar üretir. Bu cevapların romanın geneline yayılan en
karmaşıklarından bir tanesi, Mustafa Kemal’in o dönemde Sovyet Rusya’yla
ve solla ilişkisi üzerinedir. İlhan, Mustafa Kemal’in, aralarında kendi
kurdurduğu Komünist Parti’yi ve Anadolu’daki diğer sol örgütlenmeleri
(bu arada Çerkes Ethem’in Yeşilordu’sunu da) bastırma nedeni olarak, sol
karşıtlığını değil, bunlar üzerinden aslında bir Çerkes ayrılıkçılığının
güdülmesini gösterir. Dolayısıyla romanın Çerkes ihanetinin bir
belgesiyle açılması rastlantı değildir.
Atilla İlhan’ın Çerkes Ethem’den o zamanki Çerkes etkenine, oradan da
bugünkü Çerkes kimliğine uzanan yaklaşımı bir “tarihsel yorum”dur.
Tarih, geçmişte gerçekten yaşanmış ama geriye sadece yazılı belgeler ya
da yaşayanların tanıklıkları üzerinden izi kalmış bir alandır. Tarihçi,
var olan belgelere dayanarak ele aldığı dönem ve konuyla ilgili bir
anlatı üretir, bir yorum sunar. Bu doğrultuda, aynı belgelerden yola
çıkıldığında bile, birbirinden farklı pek çok tarihsel yorum
sunulabilir.
Günümüz tarihçileri, tarihle ilgili tek ve tartışma götürmez bir
hakikatin sunulamayacağını bilirler. Ne var ki tarih, siyasetle ve
bugünle yakından ilişkili olduğundan, geçmişte yaşanmış olayların
anahtarına sahip olduğunu öne süren yaklaşımlar hep vardır ve hatta
baskındır. Attila İlhan’ın tarihsel yorumu da kendini hakikat olarak
sunmaktadır.
ETHEM, KENDİ SEÇİMİNİ YAPMIŞ TRAJİK BİR TARİHSEL FİGÜRDÜR
Oysa başka yorumlar da mevcuttur. Bu yorumlardan bir tanesi Milli
Mücadele’yi bir iç savaş ortamı olarak ele alır ve tarihsel sürecin tek
bir hedefe doğru akmadığını, gün be gün gelişen karmaşık çatışma ve
olaylarla, rastlantıların da etkisiyle ortaya çıktığını savunur. Bu tarz
bir yorum, Çerkes Ethem adının arka planını oluşturan “hain Çerkes”
imgesiyle başa çıkmanın yoluna işaret edebilir.
Bu yol, Çerkes Ethem’in aslında hain olmadığını, bir vatansever
olduğunu savunmaktan ya da milli mücadeleye katılmış Çerkesler’i
sıralamaktan geçmez. Tüm dönemi, gerçek tarihsel karmaşıklığı ve
zenginliğiyle algılamaktan geçer. Ethem de, Rauf Orbay da, o dönemin
diğer Çerkes asıllı figürleri de karanlıkta el yordamıyla ilerleyen
siyasal öznelerdir. Tıpkı İsmet İnönü, Mustafa Kemal ve diğerleri gibi.
Bir iktidar mücadelesi içinde, hızla değişen olayları ölçüp tartarak
kararlar veren ve uygulayan özneler.
Bu anlamda Çerkes Ethem ne o günkü, ne de bugünkü Çerkeslerin tipik
bir örneği ya da temsilcisi değildir; kendi seçimlerini yapmış trajik
bir tarihsel figürdür.
BU KONUDA DERT ANLATMAYA ÇALIŞMAK BOŞ BİR ÇABADIR
Türkiye Çerkeslerinin, olumsuz Çerkes Ethem figüründen kurtulması
gerekiyor. Bunu yapmaya yetecek kadar tarihleri, yaşantıları,
tecrübeleri var. Bu toplumun yakın tarihinin genelinde ve ayrı ayrı
parçalarında, mutlu mutsuz, olumlu olumsuz anlarında payları var. Bir
ihanet ithamı olan “Çerkes Ethem imgesi” onların değil, paranoyak ve
tahakkümcü yaklaşımların sorunudur. İletişim kurmaya, diyaloga girmeye
niyeti olmayan söylemlere dert anlatmaya çalışmak boş bir çabadır.
Bunun yerine, 19. yüzyıldan bu yana bu coğrafyada köylü, işçi, asker,
devlet görevlisi, tüccar, sanayici, ve hepsinden önemlisi vatandaş
olarak yer almış Çerkes kimliğinin yapıcı ve henüz dillendirilmemiş
görünümlerine odaklanmak gerekiyor. Türkiye Çerkeslerinin bireysel,
ailesel, yerel ve ülkesel öykülerini görmeleri ve bunu birlikte
yaşadıkları diğer insanlara da anlatmaları gerekiyor.
O zaman, Çerkes Ethem’in öyküsünün de, birbirinden farklı ama ortak
yanları olan pek çok Çerkes öyküsünden biri olduğu anlaşılacak ve belki
o zaman birileri de, Türkiye’li Çerkes’ten değil, Çerkeslerden, Kuzey
Kafkasya kökenlilerden söz etmeleri gerektiğini anlayacaklar.
Nart Dergisi’nin 39. sayısındaki “Uzman Gözüyle”
köşesinde yayınlanan, “Beslan Baskını” ve “Abhazya Seçimleri” başlıklı
iki adet yorum yazısı, değerli araştırmacımız Hasan Kanbolat’a aittir.
39. sayımızda uygulanan mijzampaj sonucu “Abhazya Seçimleri” başlıklı
yazının, bazı kesimlerce, yazarının ismi kullanılmamış gibi algılandığı
konusundaki duyumlarımız üzerine bu açıklamayı yapma gereği hissettik.
Okuyucularımızın bilgisine sunarız. NART DERGİSİ YAYIN KURULU
|