|
Üç beş kişi
bir yayın işi ya da başka bir kültürel etkinlik için bir
araya geldiğimizde, bizden önceki kuşakların diasporada ne
tür bir çalışma yaptığını soruşturur ve kendimize örnek
olacak çalışmalar ararız. Çoğu zaman da hiç bir şey
bulamamanın üzüntüsünü yaşarız. Arkasından başlarız bizden
önceki kuşakları eleştirmeye, özellikle de Kafkas kökenli
yazarlar, çizerler, besteciler eleştirilerin en ağırına, en
acımasızına hedef olurlar.
Osmanlının
son yüzyılı ile Cumhuriyet döneminde sivrilen Kafkas kökenli
sanatçılar eleştirilir hep. Kimi arkadaşlarımız Çerkes
kültürünü yapıtlarında işlemeyenlerin Çerkes kökenli olsa
bile Çerkes sanatçısı olamayacağını savunurlar. Bu
eleştiriler o kadar ileri gider ki, öyküsünü, şiirini,
romanını Çerkes kültürüne yönelik olarak kaleme alanların
bile ürettikleri yapıtların Çerkes edebiyatının malı
olamayacağını bile savunurlar.
19. yüzyılın
son yarısı ile 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yapıt vermiş
Kafkas kökenli çoğu sanatçı, Saray ile, Osmanlı yönetimi ile
çok iç içe olmanın yarattığı ortam içinde, çoğunlukla
Osmanlı Devletinin sorunları ile yoğrulmuşlardır. Öte yandan
Çerkes kültürünün işlendiği, Çerkes kültürünün yoğunlaştığı
bir ortama, bir platforma düşme şansını yaşam boyu elde
edememiştir. Bu koşullarda yetişen bir bestecinin, bir
ressamın ya da yazarın Çerkes kültürünü işleyen yapıtlar
vermesi elbette olanak dışıdır. Bu hep böyle olagelmiştir.
Ama
diyeceksiniz ki, aynı koşullarda yetişen bir Ahmet Mithat
Efendi (Hağuır) nasıl oldu da “Çerkes Özdenleri”ni yazdı, ya
da Namık İsmail (Zeyf) gibi ünlü bir ressam nasıl oldu da
Çerkes Teavun Cemiyeti’ nin Beşiktaş’ ta ki okulunda
Fransızca ve resim öğretmenliklerini üstlendi. Bu örnekler
Muhaceret yaşamımızda yetişen Çerkes aydın ve sanatçılarının
sayısını düşündüğümüzde bir katre kadar az kalmaktadır.
Osmanlı döneminde bu böyle de, Cumhuriyet döneminde farklı
bir durum mu var. Hayır....Cumhuriyet döneminde yazan ve
çizenlerimizin hepsi, inanın ki Kemal Tahir kadar, ya da
Yaşar Kemal kadar bizi işlememişlerdir. Sevgili Çetin Öner’
in kulakları çınlasın, “Dağlara Yazılıdır” ı kaleme
almasaydı, bizi anlatan hiçbir yapıttan söz edemeyecektik. O
da bu romandan sonra bir duraklama dönemine girdi, ama yeni
bir şeyler yazacağından henüz umudumu yitirmedim. Haksızlık
etmeyeyim, bir de Ayla Kutlu ablamızın “Bir Göçmen Kuştu O”
var ya, Sayın Ayla Kutlu’nun “Sen de Gitme Triyandafilis”
ini okurken diasporada böyle bir yazarımızın çıkışı ile hem
gururlandım, hem de üzüldüm. Üzüldüm, çünkü Hatay’ dan
Fransızların çekilişi sırasında yaşanan kargaşayı, her şeyin
toza dumana boğulduğu ortamı anlatan bölümlerini Kafkasya’
dan sürgün edilişimize taşıdım, bu ulusal trajedimizin Ayla
Kutlu’nun bu görkemli Türkçesi ile yazılmasını arzuladım.
İnanın hiçbir Türk yazarı bu kitaptaki kadar Türkçeyi güzel
ve yerinde kullanamamıştır.
Aydınlarımızın, yazarlarımızın, sanatçılarımızın bizim
kültürümüzü işlememiş olsalar bile bizim toplumumuzdan
çıkmaları bizim sanatçımız olmaları için yeterlidir diyorum.
Ürettikleri yapıtlar insanlığın ortak kültürünün içerisinde
yer almıştır. Anayurdumuzun dışındaki varlığımızdan söz
edilirken bu tür yapıtları dışlamamızın bir anlamı yoktur.
İşte bu
nedenlerle göçmenlik yaşamı süresi içerisinde aramızdan
sivrilenleri yüzeysel de olsa anlatmaya, onları kısa kısa
sevap ve günahları ile yeni kuşaklara tanıtmanın yararlı
olacağını düşündüm. Halkımızın kendi içinden çıkanları
tanımaya hakkı vardır diye düşündüm ve bu sayıdan başlayarak
bu ünlülerimizin kısa biyografilerini vermeye çalışacağım.
Bu sayıda
ünlü ressamımız Namık İsmail’ den söz edeceğim; Namık İsmail
1890 yılında İstanbul’ da doğmuştur. Çerkesçe aile adı
“Zeyf” tir. Ailesi 1864 sürgününde Kafkasya’ nın Kuban
bölgesinden gelerek İstanbul’ a yerleşmiştir. Babası İsmail
Bey Askeri Tophane Vezne Kalemi Müdürü olarak çalışmıştır.
Beşiktaş
İlkokulu, Hamidiye Mektebi, Saint Pulchérie, Saint Benoit
gibi okullarda okuduktan sonra Galatasaray Lisesi’ne
girmiştir. Çocukluğunda devamlı kalemle resimler çizdiği
anlatılır. Bu yeteneği o dönemde Galatasaray Lisesi Müdürü
olan ozan Tevfik Fikret tarafından keşfedilmiştir. Kendisi
gibi Kuzey Kafkasya kökenli olan hocası ressam Şevket Dağ ve
Tevfik Fikret’in desteği ile resim çalışmaya başlamıştır.
Bu arada
Galatasaray’ın son sınıfında Arapçadan başarılı olamadığı
için okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Sanayii Nefise
Okulunu bitirdikten sonra II. Meşrutiyetin getirdiği
özgürlük ortamı içerisinde hocası Şevket Dağ’ın teşviki ve
desteği ile eğitimini tamamlamak üzere Paris’e
gönderilmiştir. Orada Ecole Nationale des Arts Décoratife’te
eğitimini sürdürmüş, daha sonra Julian Akademisinde
çalışmış, Çallı İbrahim’in desteği ile 1912-1914 arasında
Cormon Atelyesinde çalışmalarını sürdürmüştür.
Birinci
Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Türkiye’ye dönmüş, Yedek
Subay olarak Kafkas cephesinde görev almıştır. Genel
Karargahta, başka ressamlarla savaş resmi yapmak üzere
görevlendirilmiştir. Bu arada, yaptığı resimleri Celal Esat
Arseven ile birlikte sergilemek üzere Berlin’e
gönderilmiştir. Orada iki yılı aşkın bir süre Corynth ve
Liebermann atelyelerinde çalışmıştır.1917 yılında
resimlerini Viyana’da sergilemiş ve büyük beğeni
toplamıştır. Paris’te Pierre Loti’nin “Les Desenchantees”
adlı romanının resimli baskısı için açılan yarışmayı
kazanmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra önce müfettiş olarak
çalışmış, sonra da Güzel Sanatlar Akademisinin Müdürlüğüne
atanmıştır.
Genellikle
anlatıma önem veren(Ekspresyonist) ve akademik tarzda
çalışan Namık İsmail’in sürekli değişiklikler, yenilikler
arayan ilginç bir sanatı ve tekniği vardır. Bir yandan
realist figürler,bir yandan da izlenimci peyzajlar ve çiçek
resimlerini bir arada çalışmıştır. O, ressam Halil Dikmen’in
deyimi ile “Resmi entelektüel bir endişe ile incelemeye
çalışmış,kendine seçtiği değişik hedeflere ulaşmak için
değişik espride yapıtlar bırakmıştır.”1923 yılında yaptığı,
Resim ve Heykel müzesinde bulunan “Harman” konulu
tablosunda bu endişe ve izlenimi açıkça görürüz.
Empresyonist izlenimi ise realist biçimde vermiş, doğanın,
güneşin renklerinin parlaklığını çok ustaca işlenmiştir.
1925 yılında yaptığı “Denizde Sabah”, “Mehtap” 1927 yılında
yaptığı “Mehtapta yalılar” konulu yapıtlarında şiiri
resimler gibidir. 1929 yılında yaptığı “Ankara Baharı”
konulu peyzajında ise doğanın o andaki atmosferini renkli
ifade edebilme endişesi sezilir. Bu resimde şekilsel
kaynaklar tamamen ikinci planda bırakılmıştır. 1930 yılında
yaptığı “Mahir Tomurcuğun Portresi” adlı tablosunda ışık ve
gölgeden yararlanarak hacim değerlerini ön plana alan
realist bir sanat yaklaşımı sezinlenmektedir.
Viyana ve
Berlin’de sergilenen savaş resimleri arasındaki “Topçular,
Süvari Hücumu, Tifüs” çizginin ve kompozisyon gücünün ilginç
örnekleridir. “Lale Devri” ve “Düşünen Kadın” tabloları ise
Harman tablosundaki gibi realist bir anlatımı sergilerler.
Namık İsmail’in bu yapıtları dışında “Michelangelo” hakkında
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmış bir
araştırması ile yüzlerce sanat yazısı bulunmaktadır.
Yapıtların büyük bir bölümü Resim ve Heykel Müzesi ile Milli
Eğitim bakanlığında ve Özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.
Akademik tarzda çalışan bu expresyonist ressam için
“Akademinin ikinci kurucusu” denir. Güzel Sanatlar
Akademisinin gelişmesinde büyük emeği vardır. Sanat
çevrelerinde O, Türkiye’de Devlet Binalarında, binanın
özelliklerine göre belli bir oranda resim ve heykel türünden
sanat yapıtlarının bulunması için uğraşı veren ve başarılı
olan ilk sanatçı olarak anılır. Ressamlığının yanı sıra
Dergah ve Yeni Mecmua gibi yayın organlarında makaleleri
yayımlanmıştır.
Entelektüel
bir çevre içerisinde yetişen Namık İsmail, mensubu olduğu
Çerkes toplumunu sorunlarına sırt çevirmemiş, o dönemde
Çerkes Teavün Cemiyetinin çalışmalarına katılmış, hatta
1919-1922 yılları arasında Beşiktaş Çerkes Okulunda
Fransızca ve resim dersleri vermiştir.
Bütün bu
açıklamalardan sonra ,”Çerkes kültürü ile ilgili olarak
vurduğu bir tek fırça darbesi bile yok” diyecek yakın
dostlarımı görür gibiyim. Yıllar önce idi, yaşayan en ünlü
Çerkes kökenli ressamlarımızdan bir saygıdeğer hemşehrimiz
ile, Bağlarbaşı’ndaki Derneğimizde sohbet ederken, Kuzey
Kafkasya Kültürünün resim çalışmalarında bakir ve bol
malzeme içerdiğini söylemiş ve örneğin Çerkes yaşlılarının
çehrelerinin çok ilginç hatlar taşıdığını, bu nedenle böyle
bir portre yapmayı ilginç bulup bulmadığını sormuştum. Bu
ünlü ressamımız, sorumu biraz da şövence bulmuş gibi yüzünü
buruşturarak:
“Bütün
yaşlıların çehresi ilginçtir. Neden salt Çerkes yaşlısı
portresi yapayım?” yanıtını vermişti. Oradan kalbim kırık
ayrılmıştım. Daha sonra, Büyük Çerkes sürgünün 130. Yılında
düzenlene etkinlikler içerisinde, Diaspora Çerkes
ressamlarının tablolarından oluşan bir karma resim sergi
projesi için İstanbul’da çalışmalarını sürdüren genç ama
erken üne kavuşan bir ressam kardeşimiz ile görüşüyordum.
Henüz önerimi tam anlatmamışken:
“Ağabey,
şimdi siz resim yapıyorum diyen herkesten bir şeyler
alırsınız, Benim resimlerimi de onların yanına koyarsınız.
Resim piyasasındaki değerimi düşürürsünüz.” demişti. Konu
130. Yıl gibi ulusal bir boyutta ve önemli bir anlam
taşımasına karşın, bu genç ressamımızın düşünce ve
davranışında ticari ve kişisel itibar ağır basmıştı.
Şimdi
düşünüyorum da Namık İsmail varsın “Ulusal kültürümüz ile
ilgili tek fırça darbesi” vurmasın. O, Beşiktaş’ta açılan
Çerkes Okulu’nda, o denli ününe karşın, soydaşı olan
çocukları eğitmeye çalışırken aklına ticari ve kişisel
itibar riskini hiç düşürmemişti ya, bu davranışı bile, onu
toplumumuzun bir sanatçısı olarak kabul etmeye yeter
buluyorum.
Bu zarif,
renkli ve entelektüel sanatçımızın, 30 Ağustos 1935
tarihinde henüz 43 yaşında iken Kadıköy-Köprü vapurunda
geçirdiği bir kalp krizinden yaşamı noktalanmıştır. Beşiktaş
Mezarlığında yatan Sanatçımızı saygı ile anıyorum.
BİBLİYOGRAFYA
1. Yeni
Kafkasya No.9. İstanbul 1958
2. Resimli
Yeni Lugat Ansiklopedisi, Cilt 4. s.1964
3. Hayat
Ansiklopedisi, Cilt 5. s. 2432
4. Hayat
Mecmuası 1958 yıllığı.
5. S.E.Berzeg-Ö.Özbay,
Kuzey Kafkasya Göçmenlerinde Besteciler-Ressamlar-Hattatlar.
Kuzey Kafkasya Kültür Derneği, Gençlik Kolu Yayınları No.1.
Ankara 1971 |