|
Sürgünler ve
Göçler
Tarih
kitaplarının kuru diliyle Çerkes tarihine bakarsak, bunun
bir göçler, sürgünler tarihi olduğunu görürüz. Asetinlerin
ataları olan Alanlar, M.S.1V-V yüzyıllarda gerçekleşen büyük
kavimler göçü sırasında, bugün Rusya, Ukrayna, Macaristan,
Avusturya, İsviçre, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya
toprakları olarak bilinen çok geniş bir coğrafya boyunca
ilerlemiş, kimi yerlere yerleşip yurt edinmiş, kimi yerlere
ise izlerini bırakarak yeniden yeniden yollara düşmüşlerdir.
Türkiye’de bugün Çerkes genel adıyla anılan topluluklar,
zorunlu göçler ile Kuzey Kafkasya’daki yurtlarını terk
ederek Osmanlı sınırları içindeki topraklara; Balkanlara ve
Rumeli’ye, Anadolu’ya, Orta-Doğu’ya yerleşmek durumunda
bırakılmıştır. 1863 yılında başlayan ilk göçleri, 1864’de
ikincisi izlemiş ve nihayet bu iki dalganın arkasından henüz
15 yıl geçmişken, Balkanlar’da iskan edilen Çerkezler
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin
Antlaşması çerçevesinde üçüncü defa sürgüne uğramışlardır.
Yeniden Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, bugün Cezayir,
İsrail, Ürdün, Suriye toprakları olarak bilinen topraklarda
zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır.
Topluluk
olarak yaşanan göçlerin/sürgünlerin yanı sıra, Çerkesler,
bireysel tarihleri itibariyle de zorunlu ya da gönüllü
sürgünlerin öznesi olmuşlardır. Örneğin resmi ya da gayrı
resmi tarihleri yazılmadığı için Çerkes kadınlarının, ne
kadarının eş, cariye, köle olarak satıldıklarını bilmiyoruz.
Savaşçı/asker gelenekleriyle ünlü Çerkes erkeklerinin yazılı
tarihlerine baktığımızda, Taht’a vezir olduklarını, önceleri
Doğu’da Hamidiye Alaylarında, Balkanlar’da “Emirbar”,
“Fedailer Birliği” gibi gerilla hareketlerinde, Teşkilat-ı
Mahsusa’da, sonraları Kuvvayı Milliye ve Kuvayı Seyyare
hareketlerinde üst rütbelerle yer aldıklarını, yani hep bir
cepheden diğerine adeta “gönüllü sürgünler” olarak
seyrettiklerini görüyoruz. 1960 Askeri ihtilalinde,
1962-1963 karşı-askeri kalkışmalarında yer aldıklarını
biliyoruz. Bu gönüllü sürgünlerin yaşam öykülerinin,
“meşru”/”kazanan” saflarda yer almadıklarında 150’liler
olayında ya da Çerkes Ethem trajedisinde olduğu gibi,
“zorunlu sürgünlerle” sonuçlandığını görüyoruz. Azınlık
gruplara mensup olanların resmi tarihin “hata” saydığı
şeyler yaptıklarında sadece kişisel bedel ödemediklerini,
topluluk olarak bedel ödemek durumunda kaldıklarını
biliyoruz. Resmi tarihin “hıyanet” olarak anlattığı Çerkez
Ethem olayından sonra, Manyas çevresindeki 16 Çerkez köyünün
topluca Doğu’ya sürgün gönderildiklerine tanığız.
Çerkesler
1960’lı yıllar ile birlikte Türkiye’nin kapitalistleşme ve
modernleşme dinamiklerinin neden olduğu bir başka göç
dalgasını yaşamaya başlamışlardır. Yaşadıkları yerler
ekonomik nedenlerle yaşanamaz hale geldiğinde, yeniden
yerlerinden olarak, Türkiye’nin Doğu’sundan Batı’sına,
köylerden büyük kentlere, Almanya’ya, Avustralya’ya,
Fransa’ya, Hollanda’ya göç etmişlerdir. Bugün dünyanın 40
ülkesine dağılmış olarak yaşadıkları bilinmektedir. 1970’li
yıllar Türkiye açısından yüksek öğrenim görme talebinin ve
imkanlarının yaygınlaştığı yıllar olmuş, bu hala köylerinde
kalan varsa, Çerkes gençlerini yüksek öğrenim için büyük
kentlere doğru yola düşürmüştür. 1980’li yıllar ise tıpkı
“memleket” sorunlarına duyarsız kalamayan diğerlerinin
başına geldiği gibi, başka türlü sürgünlerin yılları
olmuştur. Çerkes aydınları, üniversite öğrencileri
Türkiye’nin politik çalkantılarıyla, kutuplaşmaları
içerisinde tutukları saflara göre değişen şiddetlerde
politik sürgünlere uğramış, bildik mekanlarda “zorunlu
iskana” tabi tutulmuştur, bu fırtınadan yara almadan
kalanlar ise çoğunlukla yeni kentlerde yeni yaşamların
peşine düşmüşlerdir. İlk defa bu dönemde atayurtlarına
“kesin dönüşler” de başlamıştır. 1990’lı yıllar büyük
sürgünden sonra ilk defa neredeyse kitlesel olarak
atayurtlarla yoğun ilişkiler kurulan yıllar olmuştur.
Türkiye Çerkesleri bağımsızlık savaşı veren Abazaların,
Çeçenlerin mücadelelerine katılmışlar, Güney Osetya ile
dayanışmaya girmişler, yıllardır izlerini bulmaya
çalıştıkları akrabalarına kavuşmuşlar, heyetler,
öğrenciler, öğretmenler gönderip, ağırlamışlar, geziler
düzenleyip atalarının topraklarını hiç değilse bir defa
görmenin mutluluğunu yaşamışlar, karşılıklı evlenmeler
gerçekleştirmişler, yılın bir kısmını oralardaki akraba
evlerinde geçirir olmuşlar, iş kurup bir ayakları oralarda,
bir ayakları buralarda yaşamaya başlamışlardır. Dönüp
yapanların sayısı artmıştır.
Türkiyeli
Çerkesler olarak, “zorunlu büyük sürgünü” ve onunla
karşılaştırıldığında “küçük” sayılabilecek diğer tarihi
yazılmamış (zorunlu/gönüllü) sürgünleri, göçleri ortak
belleğimiz haline gelen çoğu acı öykülerle yaşadık.
Herbirimizin ailesine, ya da öznel tarihine bu
sürgünlerden/göçlerden bir pay düştü ve bizleri “biz” kılan
izler bıraktı. Acaba hangi sorular ve cevaplarla tanımladık
kendimizi, nasıl yabancıladık, nasıl yabancılandık, büyük
sürgünden 133 yıl sonra ne kadar yer(li)leştik, ne kadar
yer(li)leş(e)medik? Özetle diasporadaki “biz” oluş
serüvenimiz bu topraklarda doğup büyümüş beşinci kuşaktan
bir Çerkes’in gözüyle bakıldığında nasıl?
Diaspora
Kimliklerimiz
Atalarımızın
yerleştirildikleri coğrafyalardaki çoğunluk nüfustan
farklılığını niteleyen özellikler çok belirgindi. Bu yüzden
büyük büyük dedelerimizin, zorunlu iskana tabi tutuldukları
toprakların havasına, suyuna, insanına, kültürüne alışmaları
hiç kolay olmadı. Köylerinde kendi kendilerine
bırakılırlarsa sorun çıkmıyordu, çıkarsa da geleneklerinin
öngördüğü biçimlerde çözümlüyorlardı. Çocuklar evlerinde,
sokaklarında Çerkesce konuşulan köylerde ilk önce
anadillerini öğreniyorlardı. Düğünleri, cenazeleri,
kadın/erkek, genç/yaşlı ilişkileri, giysileri, yemekleri, el
sanatları atayurtlarındaki gibiydi. Ancak kaplarına
sığamıyor, yerleştirildikleri yerlerde duramıyorlardı.
Toprak işlemek onlara yetmiyordu. Geleneğe göre erkek
çocuklar bir yaşına geldiklerinde, önlerine kama (silah),
tespih, ekmek, kitap konuluyor. Çocuğun eli silaha ya da
kamaya giderse yiğit olacağına hükmediliyor, büyükler buna
çok seviniyordu. Bu yüzden adeta “gönüllü sürgünlerle” bir
cepheden diğerine yetiştiler. Yüreklerinde bir yandan
yeniden cennet ülkelerine geri dönecekleri inancını saklı
tutuyorlardı, diğer yandan hiç de yerleştirildikleri
topraklarda misafirlermiş gibi davranmıyorlardı. Nitekim
Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte, sayısal güçlerinin
ötesinde bir ağırlıkla temsil edildiler. Öyle ki “Çerkes
kalpağını, Kuvayi Milliye hareketinin sembollerinden birisi
haline getirdiler.” Başka ifadeyle, kurtuluş mücadelesini
kendilerine ait bir sembol ile işaretleyerek, onu
Çerkeslerin (de) mücadelesi kıldılar. Bu, içinde yaşamaya
başladıkları coğrafyaya aidiyet oluşturmaya başladıklarının
güçlü bir işaretiydi, ancak aynı zamanda yeni siyasal
sınırlar tesis edilirken, bu sınırlara karşılık gelmek üzere
biçilen siyasal/kültürel kimliğin tarifine katılma talebine
de işaret ediyordu. Ancak Çerkes kalpağının, düzenli ordunun
üniforması karşısında daimi bir sembol olmasına imkan yoktu.
Başka ifadeyle yeni devletin kimlik tarifi yapılmıştı, bu
üst’ten tanımlanan kimliği kabul etmeyenlere, tıpkı
ötekilere yapıldığı gibi zorunlu sürgün yolları göründü.
Yerlerinden
oldukları her zorunlu ya da gönüllü sürgünle birlikte,
Çerkeslerin göreli olarak kapalı olan topluluk yaşamları
çözülmeye uğradı. Çoğunluk nüfusu oluşturdukları yerlerde
bile, bir kaç hanelik azınlığa düştüler. Büyük kentlere,
başka başka ülkelere göç ettikçe eridiler, yalnızlaştılar,
yabancılandılar. Yalnızlaştıkça yeni yeni dayanışma
biçimleri içine girdiler. Yabancılandıkça, farklılıklarını
törpülemeye diğerleri gibi olmaya başladılar. Bu modern
zamanlar göçü sırasında Çerkesler, gündelik yaşam
pratikleri itibariyle "büyük sürgün" sonrasında yaşandığı
kadar uyum sorunu çekmediler. Kent(li)leşmek onlar için hiç
zor olmadı. Çünkü Çerkeslerin köy pratikleri geleneksel köy(lü)
pratiklerinden farklıydı. Yerleşim yerlerine, ötekilerle
ilişkilerinin niteliğine göre derecesi değişmekle
birlikte dışarıya hep biraz açıklardı.
Sürgünlerini/göçlerini bütünüyle içlerine kapanarak değil,
dışarıya açılarak yaşadılar. Dolayısıyla kentler, uzun
dönemde cemaat ilişkilerini yeniden ürettikleri, içlerine
kapandıkları yerler değil, tam tersine dışarı döndükleri
yerler oldu onlar için.
Çerkeslik
kimlikleri giderek, tıpkı bir kenarda yeniden açık havada
çalınacağı günü bekleyen ata yadigarı mızıkaları gibi
evlerine hapsedildi. “Biz” oluşları bayramlardan bayramlara
görüşülen akrabalarla birlikte Çerkes yemekleri
yenildiğinde, modern düğünlerde ancak orkestra ara
verdiğinde beş-on dakika dinlenmek üzere çalınan müzik
sırasında hatırlanan bir şeye dönüştü. Evlerde çocuklar,
babaannelerinin gönlü olduğunda çaldığı fendire,
Kafkasya’dan kırk yılda bir gelenlerden alınıp, çok değerli
bir şey olarak çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik
kasetlerine acemice ayak uydurmaya, dinledikleri şarkılarda
nelerin anlatıldığını öğrenmeye çalıştılar. Dorukları her
mevsim karlı yüce dağları ve ırmaklarıyla bir cennet ülkeden
söz edildiğini öğrendiler. Nerelerde orası? diye sordular.
Bir iç çekişle birlikte “çok uzaklarda” cevabını aldılar.
Baba ile babaanne ya da dede birden Çerkesce konuşmaya
başladıklarında, büyükler kendilerinden yine bir şey
saklıyor merakıyla, sözcükleri yakalamaya çalıştılar,
yapamadılar. Bu başka hiçbir yerde -sokakta/okulda-
duymadıkları, sadece halalara, amcalara yani büyüklere ait
olan dili hep öğrenmeye karar verdiler, hiç beceremediler.
Türkçeyi çok sonradan öğrenen Babaannelerinin “çay soğumuş”
değil de “üşümüş” demeye devam ediyor olmasına gülüştüler.
Onun bir zamanlar ne kadar “zengin” ne kadar “mutlu”
olduklarına, sonra nasıl yollara ve yoksulluklara
düştüklerine dair anlattıklarını masal gibi dinlediler.
(Bunların sürgünlerle, göçlerle geçmiş bir yaşamdan kalan
kırık anılar olduğunu çok sonraları, ancak yeterince
büyüdüklerinde anladılar). Akrabalardan birisi Türk ile
evlendiğinde büyüklerin “yazık” diye derinden iç
geçirdiklerine tanık oldular. Yakınlardan birisine
kızıldığında ona; “senin yaptığını Türkler yapmaz”
denildiğini işittiler. Böyle evlerde çocuklar evleriyle
sokakta/okulda gördüklerinin, işittiklerinin birbiriyle pek
örtüşmediğini gördüler ve nihayet bu sokakta/okulda
işitmedikleri dilde konuşup, dorukları karlarla kaplı
dağlarıyla cennet gibi bir ülkeden söz eden müzikler
dinleyen büyüklerine, “biz kimiz?” diye sordular. “Çerkez
Türküyüz!” biçiminde bir cevap aldılar. Çocuk akıllarıyla
bunun evde Çerkes, sokakta/okulda Türk olmak anlamına
geldiğini düşündüler. Bu ikili kimliği daha fazla
sürdüremediler, daha çok okullu oldukça daha çok Türk, daha
az Çerkes oldular. Dönem büyüklerin “Milliyetçi” ideolojinin
çeşitli biçimleri içinden kendilerini ifade etmeye
başladıkları dönemdi.
Evlerinde
giderek daha az Çerkes, okullarında/sokaklarında daha çok
Türk olunan ülkede, gençler daha yüksek okullara gitmek
üzere evlerinden ayrıldıklarında, kendilerini her biri
farklı farklı yöntemlerle ülkeyi kurtarmaya karar vermiş
olan gruplar içinde buldular. Türkiye'nin mevcut politik
kutuplaşması içerisinde bir kısmı farklı vurgularla da olsa
“ezilen/sömürgeleştirilen halklar”, “ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkı”, "halkların kardeşliği" söylemiyle,
diğer kısmı, "Esir Türkler" söylemiyle eklemlendi. Çok
farklı "özgürlük" tanımlarının peşine düştüler, karşıt
yönlere doğru yola çıktılar, aralarında derinden ikiye
bölündüler. Bu arada birinci söylem etrafında toplananlar
için büyük kentlerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri,
sürgün/göç insanlarının hegemonik merkezlerin
buyurganlığıyla bastırılan kimliklerinin soluk alabildiği
mevziler olarak çok önem kazandı. Derneklerindeyken
kendilerini hem evlerinde gibi -güvende- hissedebildiler,
hem de buraları söyleyecek sözü olan bir kamusallığa
dönüştürmeyi başardılar. Kültürel/etnik kimliklerinin,
farklılıklarının yüzyıllardır topluluk yaşamları içerisinde
dokunduğu biçimleriyle ayırdına varılsın istediler
Aralarında
birbirlerini Şapsığ, Kabhardey, Abaza olarak, ya da aile/soy
adlarıyla andılarsa da, başkaları karşısında, kendilerini
çağrıldıkları adla; Çerkes olarak ifadelendirdiler. Bu adı
övünçle söyleyerek, Çerkes denilince akla ge(tiri)len hakim
kodları sarstılar. Yani Çerkes Ethem’den (“hıyanetlerden”)
söz edilirken bir türlü, Çerkes kadınından (“meziyetlerden”)
söz edilirken bir başka türlü işaretlenen/sabitlenen,
böylelikle kendilerine yabancılandıkları çoğunluklarca
atfedilmiş özelliklerle kodlanan isimlerine sahip çıktılar,
onu kendilerinin kıldılar. Bunu bir yandan resmi tarihi
sorgulayarak, bu tarihe ilişkin kendi sözlerini söyleyerek,
yaşadıkları topraklardaki yazılmamış tarihlerinin,
öykülerinin peşine düşerek yapmaya çalıştılar, diğer yandan
Kaf Dağının arkasındaki ata topraklarının erişilemez
olmadığını keşfedip, oralarda yeniden-üretilen kültürlerinin
izini sürerek. Böylelikle Çerkes aydınları, yaşayan
edebiyatlarını, müziklerini, danslarını atayurtlardan,
yüzlerini yeni bir heyecanla bu mitik ülkelere dönmüş
olan diasporadakilere taşıdılar. Oralarda yazılıp,
söylenenler buralarda mümkün olduğu kadar “aslına” layık
biçimde okunmaya, söylenmeye, sergilenmeye çalışıldı,
yeniden-yorumlandı. Özetle, etnik/kültürel kimliklerini
yeniden tarif ettiler, var oluş sorunlarını
dillendirdiler, yok olmamak için kendi kaderlerinin yapıcısı
olma çareleri üzerine düşündüler. Buldukları çareler,
onları yok olmamak için atayurtlarına "dönüş"ü tek çözüm
olarak görenler ve doğdukları bu topraklarda verilen
demokrasi mücadelesine katılarak etnik/kültürel var
oluşlarını tescil etmeyi hedefleyenler olmak üzere ikiye
ayırdı. 1970’lerin sonlarına doğru yolun bu yakasında
saf tutanlar, artık kimlik taleplerini kamusal alanda
seslendirmeye başlamış, ancak seslendirme biçimlerinde ve
eylemlerinde farklılaşmışlardı.
Sonra
yeniden sürgün/göç yılları geldi. Askeri darbe ile
başlayan 1980'li yıllar, Çerkes aydınları için
atalarınınkinden farklı türden sürgünlere/göçlere
uğradıkları yıllar oldu. Dernekleri kapatıldı,
yöneticilerinden hesap soruldu. Kimileri hiç tanımadığı
ülkelere, kentlere göç etti, kendini öz-sürgünlere
gönderdi. Yeni yabancılıkları ve yabancılanmaları seçti.
Kimileri bu zorunlu/gönüllü sürgün döneminde kamusal alanda
dillendirilmekten alıkonulan kimliklerini, yol arkadaşı
olarak seçilen eşlerle paylaşılan evlerine taşıdı. Eğer
biliniyorsa Çerkesce (ağızlar ve dillerle) konuşulmaya
özellikle özen gösterilen bu evlerde, Adige, Abaza vd.
adları taşıyan çocuklar büyütüldü. Ancak Çerkeslik
kimliklerini evlere hapsetmek bu defa kolay olmadı.
Diasporadakiler kısa süren bir içe kapanışın ardından,
kendilerini ifade etmenin “yeni” yollarını buldular;
sanatın, sembollerin dilini kullanarak konuşmayı
sürdürdüler, kamusal/siyasal alanda sessizce işleyen
dayanışma ağları geliştirdiler. Kulaklarını, gözlerini
atayurtlarına daha da çok çevirdiler. Bu dönemde dönüşü
tek çare olarak görenler daha da çoğaldı, dönenlerin
anlattıkları dilden dile dolaşmaya başladı.
1990’lı
yıllarda ise, çehresi radikal olarak değişen dünya ve bölge
koşulları içerisinde Türkiyeli Çerkesler kimliklerini, yeni
farklılaşmalar, etkileşimler, yeni dayanışma biçimleri
içerisine yeniden dokumak durumunda kaldılar. 1989 yılının
ardından açılan kapılar, diasporadakileri, birdenbire
coğrafi olarak yakınlarında olanlardan uzaklaştıran,
uzaklarında olanlarla ise yakınlaştıran sonuçlar yarattı. Bu
arada atayurtlarıyla kurdukları ekonomik, kültürel ilişkiler
yoğunlaşıp, kalıcı bir niteliğe büründükçe kendilerini ortak
kültürel kimliklerine gönderme yapan Çerkesliklerinden
önce, etnik/kültürel alt-kimlikleri içerisinden tanımlamayı
tercih eder oldular. Bu Türkiye'deki örgütlenmelerine de
yansıdı, ayrı dernek ya da vakıf çatıları altında toplanma
eğilimini artırdı. Ancak Kafkasya'da meydana gelen çeşitli
politik gelişmeler, Abhazya, Çeçenistan ve Güney Osetya'da
verilen mücadeleler sırasında Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerinin
birlikte davrandıkları takdirde bölgelerinde bir güç
olabileceklerini ortaya çıkardı. Bu arada Türkiyeli
Çerkesler de güçlerini birleştirdiklerinde atayurtlarıyla
etkili bir dayanışma içinde olabileceklerini anladılar.
1990’lı yılların sonuna doğru Kafkas (Birliği) Derneği
çatısı altında yeniden birlikte davranmaya başlamalarında bu
önemli bir etken oldu.
Diasporada
133 yılı arkalarında bırakan Türkiyeli Çerkesler, bu
topraklara sürgün insanlarına özgü mevzilerden tutunmaya
çalışarak var oldular. Kaf Dağının ötesindeki atayurtları
hep ortak aidiyetlerini besleyen başlıca kaynak oldu. Ancak
hiç bitmeyen zorunlu/gönüllü sürgünlerle bu topraklara
yerleşebildikleri ölçüde, yerlileştiler, bu arada da
etnik/kültürel kimliklerini başkaları üzerinde hiç bir
hakimiyet ya da üstünlük iddiası taşımayan bir övüncün adına
dönüştürdüler. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalı
topluluklar olarak hiç de lehlerine olmayan koşullarda,
"sırlarını" sadece sürgün insanlarının bildiği bir
yaratıcılıkla kendilerini yutmaya çalışan gelişmelere
direnerek, dayanışarak, etkileşerek ortak kimliklerinin ve
kültürlerinin yeniden-üretiminin mücadelesini verdiler.
Artık geriye doğru dönüp ürettikleri üzerine düşünmelerinin,
sonra da ileriye doğru yönelip, yeni kimlik stratejileri
geliştirmelerinin zamanı geldi. Elinizdeki dergideki
yazılarla şimdi ürettikleri üzerine düşünüyorlar.
|