NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : HAZİRAN - TEMMUZ 1997

02

YIL / SAYI : 1 / 2
SAYFA SAYISI : 48
 

 
 
 
 
 
 
 
 
TAŞDEĞİRMEN; önsöz

Meşbaş'e İshak

Çev: Mevlüt Atalay


 

Yıllar geçecek, koşullar değişecek, Çerkes ülkesi dinginliğe kavuşacak. Gerçeği söylemek gerekirse ( Çerkeslerin ) savaşmadığı, kanlarını akıtmadığı bir karış toprakları yok ülkelerinde. Gün gelecek yazar, tarihin izini sürecek, belgeler toplayacak, süslemeye gerek duymadan bu savaşı yazacak.

K.F.Stal
Rus Subayı. Kafkas Cephesinde Savaştı.

 

Dünya, içinde kaybolunacak kadar büyük, ulusal kişiliğini de bulabileceğin kadar küçük.


Kitabın yazımını bitirmiş olmama karşın içim rahat olmadı, bir kaç belgenin izini sürmek için yollara düştüm. Belki Türkiye’den ayrılmasam olabilirdi, fakat İstanbul’daki arşivde çalışırken karşıma çıkan bir belge beni İngiltere’ye, Londra’ya gitmeye mecbur etti. Yolcu, yolda kalmaz, denmiş. İçinde yaşadığımız zamanla kıyaslamak gerekirse, geçen yüzyılın zorlu koşullarına aldırmadan İngiltere’ye dek giderek dillerini, adetlerini bilmedikleri bir ülkenin parlamentosunda sorunlarını anlatan Adığelerin bu davranışı benim yaptığımdan daha çok saygıya değer. İki üç saat uçtuktan sonra ulaşabileceğin bir belgeyi önemsememek, bu konuyu bilenlerin ayıplaması bir yana, insanın kendi kendine saygısını kaybetmesi demekti.


Türkiye semalarına yükselen “Boing” İngiltere’ye yöneldi. Uçakta tanıdıkların olmasa bile, hostesler yalnızlığını hissettirmiyorlar: Bir taraftan istediğin müziği dinlemen için kulaklık getirirlerken diğer taraftan birbirinden güzel içkiler ikram ediyorlar. Yiyebilirsen birbirinden ilginç yiyecekler önüne yığılıyor. Bundan da sıkılırsan birbirinden ilginç video filmler gösteriliyor.


Fakat ben İngiliz Havayolları Şirketine uyum gösteremiyorum. Günümüz gerçeklerini bir saniye unutmadan düşünmem gereken çok şey var. Soru, soruyu çağrıştırıyor. Adığeler niçin darmadağın edildi? Bunun suçlusu kim ? Niçin yüzyılın taşdeğirmeninde Adığeler öğütüldü? Sonra, keşke Apaçi - Hindistan belgeselini izlemez olaydım! Onların çekmiş oldukları ızdırabı, Adığelerin yerlerinden, yurtlarından sürülürlerken çekmiş oldukları ızdıraba benzetiyorum. Ne kadar zormuş küçük ulus olmak! Ondan da zor cennet gibi bir ülkede yaşamak... Bir de birlik ve beraberliğin sağlanamaması da ona eklenirse, zamanla dünyada hiç yaşamamış gibi olursun !..


Bir buçuk saat kadar uçtuktan sonra kabin görevlisi hoşuma gitmeyen bir anons yaptı: “ İngiltere’de yoğun sis olduğundan, Paris’e inmek zorundayız, özür diliyoruz... “


Yol arkadaşlarım gibi, duymuş olduğum bu sözler beni de tasalandırdı. Yeter artık dedim, yıllar boyunca Adığelerin üzerinden eksik olmayan sis, bir gün olsun kalksın. Şimdi bu kadar işimin arasına o da girmese olmaz mıydı ?..


Bir kaç saat Orli Havaalanında kaldık. Paris’in bir kaç yerini göstereceğiz, denince sevindim. Meğer daha çok sevindirecek ve düşündürecek olan şeyler, beni bekliyormuş.


Gerçeği söylemek gerekirse otobüse inip binmekten bıktığım için, gideceğim yerde karşılaşacağım şeyin ne olduğunu bilmediğimden tasalanıyordum ve Paris Antropoloji Müzesini gezmek istemiyordum. Fakat birden aklıma gelen şey beni heyecanlandırdı. General Zass’ı anımsadım, Adığe kellelerini astırmış olduğu kazıklar da gözümün önüne geldi. İspirtoya yatırdığı Adığe kellelerine yabancı ülkelerin müzelerine gönderdiğini anımsayınca içim bir kez daha burkuldu.


Müze benim beklediğim gibi değilmiş. Zass’ı orada göremedim. İlk odada asılı olan dünya haritasına bakınca kimselerin haberi olmadan dünyada yaşayan bir ulus olmadığımızı anladım. Karadeniz’e gözüm takıldı. Onun doğusundaki yerlerin, üzerine boydan boya, latin harfleri ile “ÇERKESYA” yazılıydı. Sonra “ŞAPSIĞ”, “ABZAH”, “VUBIH”, “BJEDIĞU”, “K’EMGUY”, “MEHOŞ”, “BESLENEY”, “KABARTAY”, “KARAÇAY” bölgeleri gösteriliyordu. Sadece bizim değil, dünyada yaşayan tüm halklar aynı şekilde harita üzerinde yerlerini aldı. Bugünkü haritalarda Adığelerin işgal ettikleri yere kıyasla, geçen yüzyılda çok daha büyük bir yer işgal ediyordu. O da iyi, içinde bulunduğum uluslar bana küçücük bir halkmış gibi bakmıyorlar, dedim, geçen yüzyılla gururlanırken, tasalanırken kendi kendime gülümsedim.


Tüm gün gezsen bıkmadan, usanmadan müzede göreceğin çok şey var. Dünyada yaşayan insanların mumyadan yapılmış mankenleri ulusal giysileriyle sergileniyor : Alman, Fransız, Çin...


Adığeler nerede? Zavallı Adığe yine bir yerlerde mi unutulmuş?.. Karşıya bakınca giysisiyle, kamasıyla, yüz şekliyle Adığeyi hemen tanıyorum. Siyah çerkeska, çizmelerin konçunun biraz altına dek uzamış. Gümüş kemere, gümüş kama ve tabanca bağlı. Beyaz gömleğin üzerindeki giysinin sağ ve sol göğsünün üzerinde fişeklikler duruyor. Tepesi yeşil çuha ile kaplı olan kalpak başında duruyor. Karınca belli kadının gümüş kemeri hemen fark ediliyor. Parmak uçları bile görünmeyen atlas giysisi boydan boya simle işlenmiş. İki örgü olan siyah saçlarından bir örgüsü önde, diğeri arkada. Buğday tenli uzun ve güzel yüzü ipek örtmenin altından gülümsüyor. Uzun kolçakları, kazın nazik parmaklarını gizliyor.
İşte Adığe giysisi, Adığe yüzü, Adığenin görünüşü!.. Şimdi bana düşen yanına yaklaşmak, selam vermek ve konuşmak. Adığe mankenlerin altına yazılmış olan yazı bana tercüme ediliyor. Bende aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum: Bu kadın ile erkek dünya insanlarından olan Adığelere ait.

 

Nüfusları Birkaç milyona ulaşan Adığeler Kuzey Kafkasya’nın doğusunda, Karadeniz’in doğu kıyıları, Psıje ırmağının sol yamaçları dahil Kabartay’a kadar olan yerlerde yaşarlar. Başka ulusların “Çerkes” demesine karşın onlar kendilerine “Adığe” derler. Dünyanın en güzel ve bereketli toprakları üzerinde yaşayan bu halk, tarihin bildiği en eski halklardandır. Devletleri olmasa da - oysa olması gerekiyor - Adığeler’in güzel örf ve adetleri var. Göze hoş görünen giysilerine Don , Terek, Psıje Kazakları ile, Kafkasya’da yaşayan halklar tarafından da giyilmeye başlanmış. Kadınlara saygı erkeklik gururu sayılır. Konuk mutluluğun kaynağı. Güvenilir, inanılır, temiz kalpli, sinirli, eli açık, sözünde duran insanlar. Özgürlüklerini kuşla özdeşleştiriyor, yiğitliklerini soylarının emaneti sayarlar. Adığe töresi, Adığe namusu, Adığe yiğitliğinin ne anlama geldiği yarım asırdan çok süren Kafkas-Rus Savaşlarında - 19.yy da yapılmıştı - anlaşıldı, savaşın son beş yılını hiçbir yerden en küçük yardım almadan Rus ordusunun karşısında durmalarına karşın diz çökmediler, baş eğmediler... Fakat, ne Adığe töresine, ne de Adığe’nin insanlık anlayışına uyan bir huyları yüzünden çok büyük zarar gördüler: Birbirlerini çekememeleri, herkesin kendini liderliğe layık görmesi yüzünden ülkelerini birleştirecek bir önder etrafında toplanamadılar...


Duyduğum sözler içimi burktu, daldım, üzüldüm. Evet, sevgili halkım seni tanıyorum!.. Senin hakkında en iyi bildiğim şey Adığe anlaşmazlığın, birlik ve beraberlik içinde olamadığın, içim bir kez daha burkuluyor.

 
BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

..
...