NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : HAZİRAN - TEMMUZ 1997

02

YIL / SAYI : 1 / 2
SAYFA SAYISI : 48
 

 
 
 
 
 
 
 
 
ÇERKES MÜZİĞİ ÜZERİNE MANSUR ÖZEN İLE BİR SÖYLEŞİ

Nart Atalay


 

NART: Derneğimizdeki gençler sizi, disiplin söz konusu olunca, büyüklerimizin örnek olarak gösterdiği bir kişi olarak tanıyor. Fakat sizinle ilgili bilgilerimiz bu kadar. Bize kendinizi tanıtır mısınız?

 

ÖZEN: Ben Afyon’un Dinar İlçesi’nin Yapağılı köyündenim. Adım Mansur, soyadım Özen. “Özen” soyadı bilindiği gibi sonradan alınma bir soyadıdır. “ Bastı” ailesindenim, Şapsığım. Anadilim de Şapsığca. Türkçe’yi ilkokulda öğrendim. Çocukluğumda  “ - Sen köylü olmana rağmen Türkçe’yi köylü şivesi ile değil, İstanbul şivesi konuşuyorsun.” derlerdi. Nedeni de, Türkçe’yi sonradan, öğretmenlerden öğrenmiş olmamdır.

 

İlkokulu köyde, Yapağılı köyünde okudum. Oradan altı yıllık öğretmen okuluna geçtim. Hamidiye’deki Öğretmen okulunda da üç sene okudum. O tarihlerde, öğretmen okullarına bağlı ‘müzik seminerleri’ vardı. Birisi İstanbul Çapa, diğeri Ankara Öğretmen Okulu bünyesinde olmak üzere, Türkiye de iki taneydi. Yani, şimdiki Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri’nin karşılığı olan bu okullar  Türkiye’nin 36  öğretmen okulundan seçilen çocuklara müzik öğrenimi verilirdi. Girmek çok zordu. Öğretmen okullarındaki müzik öğretmenleri, yetenekli bulduklarını keman, piyano gibi aletlere yönlendirir, öğrencilerini sınava gönderirlerdi. Böylece, öğretmen okullarından yetişmiş olarak gelen yetenekli öğrenciler bu okullarda okumak için sınavla seçilirlerdi. Nitekim benim zamanımda aşağı yukarı 120’ye yakın öğrenci sınava gelmişti. Böylelikle bu sınavdan sonra Ankara’daki Öğretmen okulu müzik seminerine başladım.

 

Müzik semineri bittikten sonra Gazi Müzik bölümüne başladım. Burada da   meşhur bir Alman Hoca, Eduart Zuckmayer ile  piyano öğrenimime devam ettim. O öldükten sonra Ulvi Cemal Erkin’in hanımı  Ferhunde  Erkin ile öğrenimimi sürdürdüm.

 

Okulu bitirince Van’da yedi ay kadar müzik öğretmenliği yaptım. Eğitim Enstitüsü’nde açılan asistanlık sınavını kazandım. Üç yıllık bir asistanlık eğitiminden sonra burada piyano hocası olarak göreve başladım.

 

12 Eylül 1980 askeri ihtilal döneminde ‘sakıncalı piyade’ görülerek  Ortaöğretime sürüldüm. Çeşitli liselerde yedi-sekiz yıllık çalışmadan sonra “Güzel Sanatlar Liseleri” nin kuruluşunda A’ dan Z’ ye kadar görev aldım.

 

1991 senesinde bir mahkeme kararına dayanarak,  birazda o zaman ki dekanın olumlu bakması ile eski görevime, Eğitim Fakültesi piyano öğretmenliğine geri döndüm.

 

Böylelikle 12 Eylül dönemi  11 yılımı yemiş oldu. Onlara afiyet olsun. Tabi, o günlerin kaybettirdiği şeylerin olumsuzlukları hala devam ediyor. Yani bu gün, en az doçent kariyerinde olmam gerekirdi. Çünkü, zamanında benimle beraber asistan olan kişiler şu anda doçentlik mevkiine geldiler.

 

Bu 11 yıllık kaybımı  telafi etmek  durumunda kaldım ve büyük oranda da telafi ettim. Doktoramı yaptım. Ama yaş da kemale erdi.

 

NART: Geçmişte, dernekte yaptığınız faaliyetler hakkında  bilgi verir misiniz?

 

ÖZEN: Benim dernek ile tanışmam aşağı yukarı 1968 yıllarına denk gelir. O zaman derneğin binası hatırladığım kadarıyla, Ulus’taki bir iş hanının içindeydi.

 

Müzik etkinlikleri orada, ilk olarak benimle birlikte bir ivme kazandı. Benim müzik ile direkt uğraşıyor olmam ve insanların da benden bir beklenti içinde olmaları bu işte büyük rol oynadı. İlk etkinliklerimiz, derneğin halk oyunları ekibinin müziklerini çalmak şeklinde oldu. Ekibin müzik işlerini rahmetlik Kör Şahin (Şahin Işıner) ile birlikte yürütüyorduk.

 

Daha sonraki senelerde, özellikle Gazi’ ye asistan olarak geldiğim senelerde, dernek  yönetimin isteği üzerine çeşitli müzik faaliyetleri yürüttük. Örneğin, amatör olmakla birlikte, oradaki Adığe gençlerinden  bir topluluk oluşturarak  koro kurduk. Koro çalışmaları, ilk defa, dernekte bu şekilde başlamıştır. Profesyonel demek gerçekten zor ama bizim müzikler için profesyonel bir grup olarak kabul edilebilecek bir koroydu; çünkü icrada gerçekten profesyonele yakın bir anlayış vardı. Ortaya çıkan ürünler çok büyük çalışmaların sonucuydu. O günlerdeki özverili çalışmaları hala unutamam. Hem benim hem de diğer arkadaşların gösterdikleri gayret ve özveriyi unutmak gerçekten mümkün değil. Bazen, ufacık bir pasaj için saatler boyunca uğraştığımız olurdu. Hiç kimse en ufak bir yorgunluk emaresi göstermemeye çalışırdı. Bu, inançlılıktan kaynaklanan bir olaydı ve bu işe duyulan açlıktan ileri geliyordu. Çalışmalar sırasında koroda çalışanların her birinin gözlerinin içinin parladığını hissederdim.

 

Çerkeslerde, daha çok dinsel etkilerle, şarkı söylemenin ayıp olarak nitelendirildiğini biliyoruz. Köyünden çıkıp Ankara’ya gelmiş Çerkes kızları ve  Çerkes delikanlıları, Çerkezce şarkıların söylendiğini duyduklarında mutlaka grubumuza katılmak isterlerdi. Bizim bir avantajımız da buydu. Yani derneğe gelen kişiler arasından bir seçme yapardık. Hatta öyle bir noktaya gelmişti ki, bu seçme bir sınav haline dönüşmüştü. İsteyen herkes koroya giremiyordu. Gerçekten sesi koroya uygun, kulağı uygun, kolay öğrenebilecek, ve hatta kız ve erkek sesleri arasındaki dengeyi kurabilecek duruma erişmiştik. Bu büyük bir şeydi.

 

İlk ürününü de “İstanbılakho” adlı bir tiyatro oyunu ile verdi. İstanbılakho büyük oranda voredlerin*, ğıbzelerin** yer aldığı, içinde dramatik sahnelerin bulunduğu ve göçü işleyen gösterişli bir oyundu. Doğal olarak  bu tiyatronun sergilenmesinde müziğin çok önemli bir işlevi vardı. Elimizde bu tiyatronun Nalçık’ta seslendirilmiş bir kaseti vardı. Şarkıların tümünü kasetten sözleri ile birlikte çıkartıp, solistlere ve koristlere öğrettik. Parçaları piyano, solo ve koro partilerine dayanan bir müziklendirme anlayışı ile düzenledik. Yapılan çalışmaların ilk ürünü ilk defa “kültür gecesi” adı altında 1978 yılında Kızılırmak sinemasında, bu tiyatro oyunu ile birlikte sergilendi. Unutulmaz bir geceydi. Çünkü gerçekten büyük bir özveri ile hazırlanmıştı. O güne dek Türkiye’de o denli kapsamlı ve büyük bir gece düzenlenmemişti; daha sonraki senelerde bile o gösteride erişilen coşkuya erişilemediğini söyleyebilirim. Herkes adeta o geceyi bekliyor gibiydi. O büyük sinema salonu gerek Ankaralı gerekse Ankara dışından gelen hemşehrilerle tıklım tıklım dolmuştu. Bence o gece, hem kültürel etkinlikler, hem de müzik etkinlikleri açısından bir dönüm noktasıydı. Yaptığımız çalışmayı biraz da amatör bir zihniyet ile yapmıştık. Kendimizi o kadar da önemsememiştik, diyebilirim. Benim için yaptığım çalışma zaten bir iş gibiydi. Ancak gösteriden insanlar o kadar etkilenmişti ki, o şarkıların söylenişi sırasında salondakilerin ağladıklarını görmek bizi de çok etkilemişti. O gösteriyi seyredenler zaten bunu hatırlayacaklardır. Özellikle ilk sıradaki insanların, yani yaşlıların çok duygulandıklarını hatırlıyorum. Ve o geceyle, yaptığımız işin ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu anlamıştık. 

 

Bunların dışında çeşitli özel amaçlı çalışmalar yapılmıştır. Yenilikçi denemeler de yapılmıştır. Yani parçalar otantik şekliyle sergilendiği gibi o günün moda anlayışına uygun bir tarzda yorumlanarak sunulmuştur. Örneğin bas gitarlı, viyolonselli, kemanlı, flütlü düzenlemeler yapılmıştır.

 

Bu arada da Türkiye’nin çeşitli yörelerinden gelen insanlardan yaptığımız derleme çalışmaları da vardır. Hatta bir kısmı dernekteki arşivde hala korunmaktadır, sanırım. Türkiye’de kaybolmuş birçok kültür değerinden söz edilebilir. Bunlar bizim yaramızdır, acımızdır, hatta ayıbımızdır diyorum. Bizim aslında ne yapıp edip bunları derlememiz gerekirdi. Bu konuda kendimi de suçlu gibi gördüğümü  söylemeliyim.

 

Ayrıca Ürdün’de hem Kral Hüseyin’in hem de eşinin beğenisini kazanan bir gösteri düzenlenmiştir. Hatırlıyorum, Ürdün Televizyonu çekim yapmıştı; gerek o yıl  gerekse sonraki yıllarda Ürdün’de yaşayan hemşehrilerimiz için bu çekimin televizyonda yayınlandığı haberini almıştık. 

 

Yaz tatillerinde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen akordeon çalmaya meraklı çocuklara kurslar düzenlenirdi. Ama bu kurslar öyle  ciddi ders havasında olmasa da çok yararlı oluyordu. Bu akordeon kursuna gelen çocuklar arasından sivri çıkanların bu gün hala haberlerini alıyoruz. Hatta bazıları bugün profesyonel olarak bu işi sürdürmektedir.

 

NART: Çerkes müziğinin bu günkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Tespit ettiğiniz olumlu-olumsuz gelişmeler, çözüm yolları nelerdir?

 

ÖZEN: Son zamanlardaki dernek çalışmaları hakkında pek bilgim yok. Fakat bazı şeyleri gözlemledim tabi. Bilindiği gibi Melahat ile Hayri Kazbek’ in yapmış olduğu “Kafdağı’nda Kardelen” adlı çalışma ortaya koyulan son çalışmalardan biri. Daha çok elektronik aletlerin kullanıldığı bir çalışma bu. Gerek yeni, gerekse eski olsun, yenilikçi bir yaklaşımla yapılan bütün çalışmaların çıkışı şüphesiz o zamanlarda dernekte yaptığımız çalışmalarda attığımız adımların ürünüdür. Tabi bu çalışmalar daha çok, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, bireysel çabalarla meydana getirilmiş çalışmalardır. Benim çalışmalarımı sürdürdüğüm senelerde, ki 12 Eylül öncesi dönemlerdir, çalışmalarımız bir ekip çalışması, bir grup çalışması olduğundan daha kapsamlıydı. Bu çalışmalarda hem daha çok kişinin eğitimi söz konusuydu, hem de daha profesyonelce bir yaklaşım vardı. Bunun  en önemli nedeni, zamanımızın yeteri kadar elverişli olması, ayrıca piyanonun bulunmasıydı.

 

Benim bu konudaki önerilerim şöyledir:

 

Bir kere bu işin, gerçekten bu işi bilen insanlarla olabileceğini kabul etmek gerekir. Fakat ben sadece mesleki müzik eğitimi veren kurumlardaki kişileri kast etmiyorum; bireysel veya amatör olarak ta müzikle uğraşan kişiler olabilir. Öncelikle bu kişileri tespit edip, onların çeşitli çalışmalara katılmasının sağlanması gereklidir, birinci nokta budur. Tabi otantik şekliyle, geleneksel şekliyle bu işi sürdürmek de mümkün; o da önemli. Fakat bu müzikleri insanlara zevkle ve istekle dinletmek istiyorsak günümüze daha uygun gelen düzenlemelerle bu işi yapmak gereklidir. Bu tip çalışmalarda bilindiği gibi, çok profesyonelce yapılması gereken çalışmalardır. Yoksa başka türlü tutulamazlar. Yani üç gün beğendikleri şarkıdan dördüncü gün bıkarlar.

 

Nitekim son zamanlarda çıkan “Ayna” grubunun gerek bizim halkımızın ilgi göstermiş olması, gerekse Türk halkının büyük oranda beğenmiş olması, müziklerimizin aslında ne kadar beğeniye açık müzikler olduğunun göstergesidir. Bu işin sevindirici yanı. Öte yandan “Ayna” grubunun yaptığı çalışma, “Lezginka” müziğin bir söz boyutu eklemek ve “giriş” adı altında, benim yamalı bohça olarak tabir ettiğim, bir ezgi eklemektir. Yaptıkları budur. Özellikle müziğin kaynaklandığı kültür ile yazılan sözleri birbiri ile kıyasladığımızda iki ayrı uçta olduklarını, bağlantısız olduklarını söyleyebiliriz. Bu bağlamda ben yapılan bu çalışmayı Çerkes halkına bir saygısızlık olarak gördüğümü söylemeliyim. Öte taraftan da bize Çerkes müziklerinin ne kadar işlenmeye müsait olduğunu, ne kadar popüler olabileceğini göstermesi bakımından da bize bir ışık tuttuğunu düşünüyorum. Hatta sadece Çerkeslere hitap etmekle kalmayacağını, Türkiye’den başlamak üzere Avrupa’ya, dünyanın her yanına yayılabilecek potansiyele sahip müzikler olduğu aşikar. Dernekteki çalışmaların da işte bu yaklaşımla ele alınması gerektiği ortaya çıkıyor.

 

NART: Son günlerde popüler olan ‘Ceylan’ parçasını bir uzman olarak bize değerlendirir misiniz?

 

ÖZEN: Ceylan adlı parçaya yaklaşımım iki yönden olacak. Her hangi bir parçanın müzik piyasasına çıkışı şeklinde bakıldığı zaman, rock müziği tarzında icra edilen parçanın değerli bir çalışma olduğunu söyleyemem. Öncelikle yamalı bohça gibi bir giriş yapılmıştır; oysa Lezginka’nın başında güzel bir duası vardır. Lezginka’nın Çerkez kültürü içerisindeki konumu ile söz olarak verilmek istenen imaj farklıdır, tutarsızdır. Türkiye’de Şeyh Şamil olarak bilinen bu parça, tarihi süreç içerisinde bakıldığında  Çerkezlerin Ruslara karşı verdiği mücadelelerin bir sembolüdür. Savaşçıları savaşa gitmeden önce savaşa motive etmeye yönelik bir parçadır. Parçanın esası budur.

 

Kullanılan çalgılar ve icra açısından parçaya yaklaştığımızda, nitelikli bir parça olarak görmüyorum. Parçanın elde ettiği popülerlik grubun başarısından değil, parçanın özgün karakterinden kaynaklanmaktadır.  Bunun sosyolojik ve politik arka planları vardır. ‘Şamil Oyunu’ olarak adlandırılan Lezginka, 12 Eylül öncesi, maalesef, MHP’ lilerin kendilerine mal etmeğe çalıştıkları bir parçaydı. Türkeş’ in Türkçü politikaları ve Kafkasya’yı Türk bölgesi olarak görmesi sonucunda bu parça partinin politik malzemesi olarak görülmüş ve parçaya sahiplenme duygusuyla yaklaşılmıştır. Meydanı boş bırakmayıp gerekli mücadeleyi o zaman göstermiştik. Ayna grubunun yapmış olduğu bu parça Şamil Oyunu  olan Lezginka’nın Türkçe sözlü versiyonudur. Türkiye’deki Çerkezlerin yoğun nüfusu, Türkiye’de Çerkez müziğinin yeteri kadar bilinmemesi ve Türk müziğin yeteri kadar gelişmemiş olması bu parçaya olan ilgiyi arttırmıştır. Günümüz müziğine baktığımız zaman arabeskin güncelliğini yitirdiğini, pop müziğin ağırlık kazandığını görüyoruz.  Bu nedenlerle parça çok tutulmuştur. Kafkas ezgilerinin etkileri de parçayı bu noktaya getirmiştir. Bu özelliklere sahip bir parçaya böyle bir grubun sahiplenmesi  beni üzüyor. Çerkezler arasında bu parçayı beğenenler hatta onaylayanlar da vardır. Bence insanların yaklaşımları psikolojik temellere dayanmaktadır. Yıllardan beri kulaklarına aşina olan bu müziğin Türkçe sözlerle sunulması bu tür bir beğeninin temel nedenidir.  

 

NART: Bize bir anınızı anlatır mısınız?

 

ÖZEN: Size Çerkes delikanlısının gururu ve mağrur davranışlarını sergileyen bir anektod anlatayım.  Bizim Cankat adında bir arkadaşımız vardır. Çok iyi akordeon çalar çok da güzel oynardı. 1978 senesinde dernek olarak  Kral Hüseyin’in daveti ile Ürdün’e, gösteri yapmaya gittik. Gösteriden önce Kral Hüseyin’in gideceği yerler  güvenlik açısından didik didik aranıyordu. Biz her ne kadar davet edilmiş olsak ta kılıçlar, kamalar, yani çok miktarda silah denilebilecek türden eşyaya sahip olduğumuz için oradaki güvenlikten sorumlu görevliler bizi de aramak istediler. Fakat sevgili Cankat aratmak istemedi. “-Hiç kimse, hele bir Arap asla bir Çerkes’i arayamaz” dedi. Ekipte sorumlu bir kişi olarak en son problem çıkartması gereken kişilerden biriydi. Çok haklı gerekçelerle görevliler arama yapmadan içeri alamayacaklarını söylediler. Bence böyle bir aramayı bir onur, bir gurur meselesi haline getirmek çok da doğru bir yaklaşım değildi; ama orada konu oldu. Ve her halde, 1.5-2 saatimizi aldı. Bizi  aradılar.  Cankat aramaya izin vermedi.  Bizler Cankat olmadan  içeri girmek istemediğimiz için uzun süre böyle bir engelleme ile karşılaştık. İş büyüdü tabi, yüksek makamlara gitti ve Cankat özel bir izinle aranmadan içeri alındı. Burada bir şeyi belirtmek istiyorum: O zaman ki ekip elemanları bu denli Çerkezlikten ödün vermeyen, Çerkes olmakla övünen, hatta bir kralın karşısına çıkarken bile kendini aratmayacak kadar mağrur ve gururlu idiler. O zamanlar dernekte faaliyet gösteren insanlar gerçekten kendini bu işe adamış insanlardı; bu yüzden de birçok şey çok kolay ortaya konabilmiştir. O potansiyel gücün yeniden kazanılmasını dileyelim.

 
BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

..
...