|
NART:
Derneğimizdeki gençler sizi,
disiplin söz konusu olunca, büyüklerimizin örnek olarak
gösterdiği bir kişi olarak tanıyor. Fakat sizinle ilgili
bilgilerimiz bu kadar. Bize kendinizi tanıtır mısınız?
ÖZEN:
Ben Afyon’un Dinar İlçesi’nin Yapağılı köyündenim. Adım
Mansur, soyadım Özen. “Özen” soyadı bilindiği gibi sonradan
alınma bir soyadıdır. “ Bastı” ailesindenim, Şapsığım.
Anadilim de Şapsığca. Türkçe’yi ilkokulda öğrendim.
Çocukluğumda “ - Sen köylü olmana rağmen Türkçe’yi köylü
şivesi ile değil, İstanbul şivesi konuşuyorsun.” derlerdi.
Nedeni de, Türkçe’yi sonradan, öğretmenlerden öğrenmiş
olmamdır.
İlkokulu
köyde, Yapağılı köyünde okudum. Oradan altı yıllık öğretmen
okuluna geçtim. Hamidiye’deki Öğretmen okulunda da üç sene
okudum. O tarihlerde, öğretmen okullarına bağlı ‘müzik
seminerleri’ vardı. Birisi İstanbul Çapa, diğeri Ankara
Öğretmen Okulu bünyesinde olmak üzere, Türkiye de iki
taneydi. Yani, şimdiki Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri’nin
karşılığı olan bu okullar Türkiye’nin 36 öğretmen
okulundan seçilen çocuklara müzik öğrenimi verilirdi. Girmek
çok zordu. Öğretmen okullarındaki müzik öğretmenleri,
yetenekli bulduklarını keman, piyano gibi aletlere
yönlendirir, öğrencilerini sınava gönderirlerdi. Böylece,
öğretmen okullarından yetişmiş olarak gelen yetenekli
öğrenciler bu okullarda okumak için sınavla seçilirlerdi.
Nitekim benim zamanımda aşağı yukarı 120’ye yakın öğrenci
sınava gelmişti. Böylelikle bu sınavdan sonra Ankara’daki
Öğretmen okulu müzik seminerine başladım.
Müzik
semineri bittikten sonra Gazi Müzik bölümüne başladım.
Burada da meşhur bir Alman Hoca, Eduart Zuckmayer ile
piyano öğrenimime devam ettim. O öldükten sonra Ulvi Cemal
Erkin’in hanımı Ferhunde Erkin ile öğrenimimi sürdürdüm.
Okulu
bitirince Van’da yedi ay kadar müzik öğretmenliği yaptım.
Eğitim Enstitüsü’nde açılan asistanlık sınavını kazandım. Üç
yıllık bir asistanlık eğitiminden sonra burada piyano hocası
olarak göreve başladım.
12 Eylül
1980 askeri ihtilal döneminde ‘sakıncalı piyade’ görülerek
Ortaöğretime sürüldüm. Çeşitli liselerde yedi-sekiz yıllık
çalışmadan sonra “Güzel Sanatlar Liseleri” nin kuruluşunda
A’ dan Z’ ye kadar görev aldım.
1991
senesinde bir mahkeme kararına dayanarak, birazda o zaman
ki dekanın olumlu bakması ile eski görevime, Eğitim
Fakültesi piyano öğretmenliğine geri döndüm.
Böylelikle
12 Eylül dönemi 11 yılımı yemiş oldu. Onlara afiyet olsun.
Tabi, o günlerin kaybettirdiği şeylerin olumsuzlukları hala
devam ediyor. Yani bu gün, en az doçent kariyerinde olmam
gerekirdi. Çünkü, zamanında benimle beraber asistan olan
kişiler şu anda doçentlik mevkiine geldiler.
Bu 11 yıllık
kaybımı telafi etmek durumunda kaldım ve büyük oranda da
telafi ettim. Doktoramı yaptım. Ama yaş da kemale erdi.
NART:
Geçmişte, dernekte yaptığınız
faaliyetler hakkında bilgi verir misiniz?
ÖZEN:
Benim dernek ile
tanışmam aşağı yukarı 1968 yıllarına denk gelir. O zaman
derneğin binası hatırladığım kadarıyla, Ulus’taki bir iş
hanının içindeydi.
Müzik
etkinlikleri orada, ilk olarak benimle birlikte bir ivme
kazandı. Benim müzik ile direkt uğraşıyor olmam ve
insanların da benden bir beklenti içinde olmaları bu işte
büyük rol oynadı. İlk etkinliklerimiz, derneğin halk
oyunları ekibinin müziklerini çalmak şeklinde oldu. Ekibin
müzik işlerini rahmetlik Kör Şahin (Şahin Işıner) ile
birlikte yürütüyorduk.
Daha sonraki
senelerde, özellikle Gazi’ ye asistan olarak geldiğim
senelerde, dernek yönetimin isteği üzerine çeşitli müzik
faaliyetleri yürüttük. Örneğin, amatör olmakla birlikte,
oradaki Adığe gençlerinden bir topluluk oluşturarak koro
kurduk. Koro çalışmaları, ilk defa, dernekte bu şekilde
başlamıştır. Profesyonel demek gerçekten zor ama bizim
müzikler için profesyonel bir grup olarak kabul edilebilecek
bir koroydu; çünkü icrada gerçekten profesyonele yakın bir
anlayış vardı. Ortaya çıkan ürünler çok büyük çalışmaların
sonucuydu. O günlerdeki özverili çalışmaları hala unutamam.
Hem benim hem de diğer arkadaşların gösterdikleri gayret ve
özveriyi unutmak gerçekten mümkün değil. Bazen, ufacık bir
pasaj için saatler boyunca uğraştığımız olurdu. Hiç kimse en
ufak bir yorgunluk emaresi göstermemeye çalışırdı. Bu,
inançlılıktan kaynaklanan bir olaydı ve bu işe duyulan
açlıktan ileri geliyordu. Çalışmalar sırasında koroda
çalışanların her birinin gözlerinin içinin parladığını
hissederdim.
Çerkeslerde,
daha çok dinsel etkilerle, şarkı söylemenin ayıp olarak
nitelendirildiğini biliyoruz. Köyünden çıkıp Ankara’ya
gelmiş Çerkes kızları ve Çerkes delikanlıları, Çerkezce
şarkıların söylendiğini duyduklarında mutlaka grubumuza
katılmak isterlerdi. Bizim bir avantajımız da buydu. Yani
derneğe gelen kişiler arasından bir seçme yapardık. Hatta
öyle bir noktaya gelmişti ki, bu seçme bir sınav haline
dönüşmüştü. İsteyen herkes koroya giremiyordu. Gerçekten
sesi koroya uygun, kulağı uygun, kolay öğrenebilecek, ve
hatta kız ve erkek sesleri arasındaki dengeyi kurabilecek
duruma erişmiştik. Bu büyük bir şeydi.
İlk ürününü
de “İstanbılakho” adlı bir tiyatro oyunu ile verdi.
İstanbılakho büyük oranda voredlerin*, ğıbzelerin** yer
aldığı, içinde dramatik sahnelerin bulunduğu ve göçü işleyen
gösterişli bir oyundu. Doğal olarak bu tiyatronun
sergilenmesinde müziğin çok önemli bir işlevi vardı.
Elimizde bu tiyatronun Nalçık’ta seslendirilmiş bir kaseti
vardı. Şarkıların tümünü kasetten sözleri ile birlikte
çıkartıp, solistlere ve koristlere öğrettik. Parçaları
piyano, solo ve koro partilerine dayanan bir müziklendirme
anlayışı ile düzenledik. Yapılan çalışmaların ilk ürünü ilk
defa “kültür gecesi” adı altında 1978 yılında Kızılırmak
sinemasında, bu tiyatro oyunu ile birlikte sergilendi.
Unutulmaz bir geceydi. Çünkü gerçekten büyük bir özveri ile
hazırlanmıştı. O güne dek Türkiye’de o denli kapsamlı ve
büyük bir gece düzenlenmemişti; daha sonraki senelerde bile
o gösteride erişilen coşkuya erişilemediğini söyleyebilirim.
Herkes adeta o geceyi bekliyor gibiydi. O büyük sinema
salonu gerek Ankaralı gerekse Ankara dışından gelen
hemşehrilerle tıklım tıklım dolmuştu. Bence o gece, hem
kültürel etkinlikler, hem de müzik etkinlikleri açısından
bir dönüm noktasıydı. Yaptığımız çalışmayı biraz da amatör
bir zihniyet ile yapmıştık. Kendimizi o kadar da
önemsememiştik, diyebilirim. Benim için yaptığım çalışma
zaten bir iş gibiydi. Ancak gösteriden insanlar o kadar
etkilenmişti ki, o şarkıların söylenişi sırasında
salondakilerin ağladıklarını görmek bizi de çok etkilemişti.
O gösteriyi seyredenler zaten bunu hatırlayacaklardır.
Özellikle ilk sıradaki insanların, yani yaşlıların çok
duygulandıklarını hatırlıyorum. Ve o geceyle, yaptığımız
işin ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu anlamıştık.
Bunların
dışında çeşitli özel amaçlı çalışmalar yapılmıştır.
Yenilikçi denemeler de yapılmıştır. Yani parçalar otantik
şekliyle sergilendiği gibi o günün moda anlayışına uygun bir
tarzda yorumlanarak sunulmuştur. Örneğin bas gitarlı,
viyolonselli, kemanlı, flütlü düzenlemeler yapılmıştır.
Bu arada da
Türkiye’nin çeşitli yörelerinden gelen insanlardan
yaptığımız derleme çalışmaları da vardır. Hatta bir kısmı
dernekteki arşivde hala korunmaktadır, sanırım. Türkiye’de
kaybolmuş birçok kültür değerinden söz edilebilir. Bunlar
bizim yaramızdır, acımızdır, hatta ayıbımızdır diyorum.
Bizim aslında ne yapıp edip bunları derlememiz gerekirdi. Bu
konuda kendimi de suçlu gibi gördüğümü söylemeliyim.
Ayrıca
Ürdün’de hem Kral Hüseyin’in hem de eşinin beğenisini
kazanan bir gösteri düzenlenmiştir. Hatırlıyorum, Ürdün
Televizyonu çekim yapmıştı; gerek o yıl gerekse sonraki
yıllarda Ürdün’de yaşayan hemşehrilerimiz için bu çekimin
televizyonda yayınlandığı haberini almıştık.
Yaz
tatillerinde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen akordeon
çalmaya meraklı çocuklara kurslar düzenlenirdi. Ama bu
kurslar öyle ciddi ders havasında olmasa da çok yararlı
oluyordu. Bu akordeon kursuna gelen çocuklar arasından sivri
çıkanların bu gün hala haberlerini alıyoruz. Hatta bazıları
bugün profesyonel olarak bu işi sürdürmektedir.
NART:
Çerkes müziğinin bu günkü durumu hakkında ne
düşünüyorsunuz? Tespit ettiğiniz olumlu-olumsuz gelişmeler,
çözüm yolları nelerdir?
ÖZEN:
Son zamanlardaki dernek çalışmaları hakkında pek bilgim yok.
Fakat bazı şeyleri gözlemledim tabi. Bilindiği gibi Melahat
ile Hayri Kazbek’ in yapmış olduğu “Kafdağı’nda Kardelen”
adlı çalışma ortaya koyulan son çalışmalardan biri. Daha çok
elektronik aletlerin kullanıldığı bir çalışma bu. Gerek
yeni, gerekse eski olsun, yenilikçi bir yaklaşımla yapılan
bütün çalışmaların çıkışı şüphesiz o zamanlarda dernekte
yaptığımız çalışmalarda attığımız adımların ürünüdür. Tabi
bu çalışmalar daha çok, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla,
bireysel çabalarla meydana getirilmiş çalışmalardır. Benim
çalışmalarımı sürdürdüğüm senelerde, ki 12 Eylül öncesi
dönemlerdir, çalışmalarımız bir ekip çalışması, bir grup
çalışması olduğundan daha kapsamlıydı. Bu çalışmalarda hem
daha çok kişinin eğitimi söz konusuydu, hem de daha
profesyonelce bir yaklaşım vardı. Bunun en önemli nedeni,
zamanımızın yeteri kadar elverişli olması, ayrıca piyanonun
bulunmasıydı.
Benim bu
konudaki önerilerim şöyledir:
Bir kere bu
işin, gerçekten bu işi bilen insanlarla olabileceğini kabul
etmek gerekir. Fakat ben sadece mesleki müzik eğitimi veren
kurumlardaki kişileri kast etmiyorum; bireysel veya amatör
olarak ta müzikle uğraşan kişiler olabilir. Öncelikle bu
kişileri tespit edip, onların çeşitli çalışmalara
katılmasının sağlanması gereklidir, birinci nokta budur.
Tabi otantik şekliyle, geleneksel şekliyle bu işi sürdürmek
de mümkün; o da önemli. Fakat bu müzikleri insanlara zevkle
ve istekle dinletmek istiyorsak günümüze daha uygun gelen
düzenlemelerle bu işi yapmak gereklidir. Bu tip çalışmalarda
bilindiği gibi, çok profesyonelce yapılması gereken
çalışmalardır. Yoksa başka türlü tutulamazlar. Yani üç gün
beğendikleri şarkıdan dördüncü gün bıkarlar.
Nitekim son
zamanlarda çıkan “Ayna” grubunun gerek bizim halkımızın ilgi
göstermiş olması, gerekse Türk halkının büyük oranda
beğenmiş olması, müziklerimizin aslında ne kadar beğeniye
açık müzikler olduğunun göstergesidir. Bu işin sevindirici
yanı. Öte yandan “Ayna” grubunun yaptığı çalışma, “Lezginka”
müziğin bir söz boyutu eklemek ve “giriş” adı altında, benim
yamalı bohça olarak tabir ettiğim, bir ezgi eklemektir.
Yaptıkları budur. Özellikle müziğin kaynaklandığı kültür ile
yazılan sözleri birbiri ile kıyasladığımızda iki ayrı uçta
olduklarını, bağlantısız olduklarını söyleyebiliriz. Bu
bağlamda ben yapılan bu çalışmayı Çerkes halkına bir
saygısızlık olarak gördüğümü söylemeliyim. Öte taraftan da
bize Çerkes müziklerinin ne kadar işlenmeye müsait olduğunu,
ne kadar popüler olabileceğini göstermesi bakımından da bize
bir ışık tuttuğunu düşünüyorum. Hatta sadece Çerkeslere
hitap etmekle kalmayacağını, Türkiye’den başlamak üzere
Avrupa’ya, dünyanın her yanına yayılabilecek potansiyele
sahip müzikler olduğu aşikar. Dernekteki çalışmaların da
işte bu yaklaşımla ele alınması gerektiği ortaya çıkıyor.
NART:
Son günlerde popüler olan
‘Ceylan’ parçasını bir uzman olarak bize değerlendirir
misiniz?
ÖZEN:
Ceylan adlı parçaya yaklaşımım iki yönden olacak. Her hangi
bir parçanın müzik piyasasına çıkışı şeklinde bakıldığı
zaman, rock müziği tarzında icra edilen parçanın değerli bir
çalışma olduğunu söyleyemem. Öncelikle yamalı bohça gibi bir
giriş yapılmıştır; oysa Lezginka’nın başında güzel bir duası
vardır. Lezginka’nın Çerkez kültürü içerisindeki konumu ile
söz olarak verilmek istenen imaj farklıdır, tutarsızdır.
Türkiye’de Şeyh Şamil olarak bilinen bu parça, tarihi süreç
içerisinde bakıldığında Çerkezlerin Ruslara karşı verdiği
mücadelelerin bir sembolüdür. Savaşçıları savaşa gitmeden
önce savaşa motive etmeye yönelik bir parçadır. Parçanın
esası budur.
Kullanılan
çalgılar ve icra açısından parçaya yaklaştığımızda,
nitelikli bir parça olarak görmüyorum. Parçanın elde ettiği
popülerlik grubun başarısından değil, parçanın özgün
karakterinden kaynaklanmaktadır. Bunun sosyolojik ve
politik arka planları vardır. ‘Şamil Oyunu’ olarak
adlandırılan Lezginka, 12 Eylül öncesi, maalesef, MHP’
lilerin kendilerine mal etmeğe çalıştıkları bir parçaydı.
Türkeş’ in Türkçü politikaları ve Kafkasya’yı Türk bölgesi
olarak görmesi sonucunda bu parça partinin politik malzemesi
olarak görülmüş ve parçaya sahiplenme duygusuyla
yaklaşılmıştır. Meydanı boş bırakmayıp gerekli mücadeleyi o
zaman göstermiştik. Ayna grubunun yapmış olduğu bu parça
Şamil Oyunu olan Lezginka’nın Türkçe sözlü versiyonudur.
Türkiye’deki Çerkezlerin yoğun nüfusu, Türkiye’de Çerkez
müziğinin yeteri kadar bilinmemesi ve Türk müziğin yeteri
kadar gelişmemiş olması bu parçaya olan ilgiyi arttırmıştır.
Günümüz müziğine baktığımız zaman arabeskin güncelliğini
yitirdiğini, pop müziğin ağırlık kazandığını görüyoruz. Bu
nedenlerle parça çok tutulmuştur. Kafkas ezgilerinin
etkileri de parçayı bu noktaya getirmiştir. Bu özelliklere
sahip bir parçaya böyle bir grubun sahiplenmesi beni
üzüyor. Çerkezler arasında bu parçayı beğenenler hatta
onaylayanlar da vardır. Bence insanların yaklaşımları
psikolojik temellere dayanmaktadır. Yıllardan beri
kulaklarına aşina olan bu müziğin Türkçe sözlerle sunulması
bu tür bir beğeninin temel nedenidir.
NART:
Bize bir anınızı anlatır
mısınız?
ÖZEN:
Size Çerkes
delikanlısının gururu ve mağrur davranışlarını sergileyen
bir anektod anlatayım. Bizim Cankat adında bir arkadaşımız
vardır. Çok iyi akordeon çalar çok da güzel oynardı. 1978
senesinde dernek olarak Kral Hüseyin’in daveti ile Ürdün’e,
gösteri yapmaya gittik. Gösteriden önce Kral Hüseyin’in
gideceği yerler güvenlik açısından didik didik aranıyordu.
Biz her ne kadar davet edilmiş olsak ta kılıçlar, kamalar,
yani çok miktarda silah denilebilecek türden eşyaya sahip
olduğumuz için oradaki güvenlikten sorumlu görevliler bizi
de aramak istediler. Fakat sevgili Cankat aratmak istemedi.
“-Hiç kimse, hele bir Arap asla bir Çerkes’i arayamaz” dedi.
Ekipte sorumlu bir kişi olarak en son problem çıkartması
gereken kişilerden biriydi. Çok haklı gerekçelerle
görevliler arama yapmadan içeri alamayacaklarını söylediler.
Bence böyle bir aramayı bir onur, bir gurur meselesi haline
getirmek çok da doğru bir yaklaşım değildi; ama orada konu
oldu. Ve her halde, 1.5-2 saatimizi aldı. Bizi aradılar.
Cankat aramaya izin vermedi. Bizler Cankat olmadan içeri
girmek istemediğimiz için uzun süre böyle bir engelleme ile
karşılaştık. İş büyüdü tabi, yüksek makamlara gitti ve
Cankat özel bir izinle aranmadan içeri alındı. Burada bir
şeyi belirtmek istiyorum: O zaman ki ekip elemanları bu
denli Çerkezlikten ödün vermeyen, Çerkes olmakla övünen,
hatta bir kralın karşısına çıkarken bile kendini aratmayacak
kadar mağrur ve gururlu idiler. O zamanlar dernekte faaliyet
gösteren insanlar gerçekten kendini bu işe adamış
insanlardı; bu yüzden de birçok şey çok kolay ortaya
konabilmiştir. O potansiyel gücün yeniden kazanılmasını
dileyelim. |