İdea Politika, demokrasi ve siyaset kültürü dergisi, Kış
1999-2000 sayısında “Kafkasya: Barut Fıçısı” konulu bir
dosya hazırlamış. Bu dosya çerçevesinde, dünyaca ünlü
iki Kafkasya uzmanının yazılarına yer verilmiş: “Dış
Politika ve Ahlak: Devletin Haklarına Karşı Halkın
Hakları” yazısıyla Prof. George Hewitt ve Paris’de
gerçekleştirilen bir söyleşiyle Prof. Georges Şaraşidze
dosyanın kapsamlı yazılarını oluşturmuş. Ayrıca Kafkasya
uzmanı bir gazeteci olan Nur Dolay yaptığı röportajlar,
inceleme yazıları ve araştırmalarıyla ortaya çıkan bu
dosyanın konularına zenginlik katmış. Nur Dolay,
“Çeçenistan Savaşı: Kafkasya’da Sürek Avı” yazısında
Çeçenistan’da gelişen olayları değerlendiriyor. Dolay’ın
“Kafkasya’da İstikrarın Engelleri” yazısında ise
Karaçay-Çerkes, Acaristan ve Abhazya ile ilgili konular
ele alınmış. Karaçay-Çerkes olayları ile ilgili olarak;
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda %40 oyla
ilk sırayı aldığı halde ikinci turdaki hileler nedeniyle
cumhurbaşkanlığını, rakibi Semyenov’a kaptıran Stanislav
Derev’le Nur Dolay’ın yaptığı bir röportaj bulunuyor.
Derginin Kronoloji bölümünde “Kafkasya’yı anlamak için
152 tarih” başlığı altında bir dizi tarihsel olaylar
anlatılmış. Gürcüstan-Abhazya ilişkileri ile ilgili
olarak, Tiflis’teki “Barış ve Demokratik Gelişme için
Kafkas Enstitüsü” başkanı, felsefe profesörü Ghia Nodia
ile yapılan bir söyleşiye yer verilmiş. Ve Nur Dolay son
yazısında “Çerkeslerin Dönüşü”nü ele almış. Maykop ve
Nalçik’de Türkiye’den dönüp yerleşmiş olan insanlarla
konuşan Nur Dolay bu çerçevede Dönüş’ü değerlendirmiş.
İdea Politika dergisi’nin 5.sayısını okumanızı öneriyor
ve bu sayımızda İdea Politika’da yayımlanan Prof.
Georges Şaraşidze ile yapılan röportaja yer veriyoruz.
Kafkasya
üzerine günümüzdeki yaşayan en büyük uzmanlardan biri
olan Prof. Georges Şaraşidze’ye (Charachidze) telefonda
ulaşıp kendisine söyleşi teklifinde bulununca bize hemen iki
gün sonraya araştırmalarını sürdürdüğü İNALCO’nun (Fransız
Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Ulusal Enstitüsü) Kafkasya
Araştırmaları Bölümü’ndeki bürosunda randevu verdi.
Bürosunda masasının arkasında duvarda asılı olan harita,
uzmanı olduğu Kafkasya dilleri haritasıydı. 1930’da Paris de
Fransız bir anneden ve Gürcü bir babadan doğan Georges
Şaraşidze, ömrünü eski Arap tarihçilerinin ‘Lisanlar Dağı”
olarak adlandırdıkları Kafkasya’ya ve dolayısıyla da
Kafkasya’nın bitmek tükenmek bilmeyen dillerine, lehçelerine
adadı. Abhazcadan Mingrelceye, Lazcadan Osetçeye ve
Çerkezceye onu aşkın Kafkas dili bilen Georges Şaraşidze’nin
bir özelliği de bugün unutulmuş bir dil seksen sessiz harfe
sahip, dünyanın en nadir dillerinden biri olan Ubıhçaya
hakim tek kişi olması. “Bugün artık bu dil yeryüzünden
silindi, her ne kadar özneler ortada kalsa bile artık bilen,
konuşan yok.” diye yakınan Prof. Şaraşidze, Ubıhların
sonuncusu olan Tevfik ESENÇ’i 1992’de seksen beş yaşında
Türkiye’de hayata gözlerini yumana kadar tanıdığını ve
kendisine kaynak teşkil ettiğini belirtiyor. Georges
Şaraşidze, yanından ayırmadığı mikrofonu ve sayısız not
defteriyle, Türkiye’yi ve Kafkasya’yı adım adım kırk sene
boyunca yorulmadan dolaştı. 1860’lardaki son Rus istilasında
Türkiye’ye geçen ve bugün sayıları milyonları bulan
Kafkasyalı'’arın yaşadıkları köyleri dolaşarak bugün
dünyanın sayılı ve belki de en karmaşık ve en duyarlı
bölgelerinden biri olan Kafkasya'nın dünya çapında tanınan
en nadir uzmanlarından biri oldu.
INALCO ve Ecole Pratiques des Hautes Etudes gibi Fransa’nın
en seçkin eğitim kurumlarında eğitim görevlisi, yönetici ve
dil bilim (ethnolinguiste) araştırmacı olarak bulunan
Georges Şaraşidze, kırk yıl boyunca Prof. Georges Dumezil
ile birlikte çalıştı. Bu çalışmaların en değerli ürünlerinin
başında yüzlerce saatlik bant kayıtları ve tutulan notlar
sayesinde yok olmaktan kurtulan Ubıh dilinin grameri gelir.
Bizi çok sıcak karşılayan bu ünlü bilim adamı ile Kafkaslar
üzerine bir ufuk turu yaptık.
Mesut TUFAN
Sayın Georges Şaraşidze, sizce dünyamızdaki tarih yükünün en
ağır şekilde hissedildiği yerlerin arasında olan Kafkasya’da
şu anda patlak vermiş olan ikinci Çeçen savaşının ardında
hangi nedenler yatmaktadır?
Bence bu savaş
başlıca iki tür nedenden kaynaklanmaktadır. Önce basit
anlamda siyasal boyuttaki hatta maddi diyebileceğimiz
nedenler, sonra da tarihten kaynaklanan ve bu bölge
ülkelerinin yine tarihi geleceklerini ilgilendiren nedenler.
Buradaki esas sorun, ne yazık ki bir çok ülkenin
geleceğinin, kendi istekleri dışında Rusya’nın kaderine
bağlanmasında yatıyor.
İlk bakışta her ne
kadar Rusya’nın tavrını belirleyen etkenler, petrol
yollarının geçişiyle ilgili olarak ortaya çıkan sorunlardan
kaynaklanıyor gözükse de, Rusya’nın petrol yollarının
geçeceği ülkeler üzerinde dolaylı bir denetim kurmak
istemesi asıl neden olarak beliriyor. Ancak kanımca son
çıkan çatışmanın asıl nedeni bu da değil. Bence son
olayların patlak vermesi daha çok Rusya’nın iç sorunlarından
kaynaklanıyor; yaklaşan seçim tarihlerinin Rusları bir
kargaşaya düşürmesinden dolayı, bazı odakların Moskova’da ve
Kafkasya’da olaylar çıkartarak, tahriklere sürüklenmesine ön
ayak oldukları görülüyor. Ellerinden gelse başka yerlerde de
hatta Türkiye sınırında bile olay çıkartabilirlerdi.
O
halde Rusya’nın bölgeyi etki alanı içerisinde kabul ederek,
Çeçenistan da yeniden başlattığı bu savaşı bir sömürge
savaşı olarak niteleyebilir miyiz?
Tabi ki, ancak
buna daha çok bağımsızlığını kazanmış devletleri yeniden ele
geçirerek sömürgeleştirme amacı güden bir savaş diyebiliriz.
Bazı Avrupa ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmış olan eski
sömürgelerini yeniden işgal etmeleri gibi ya da Fransa’nın
tekrara Cezayir’i işgale kalkışması gibi... Ama bunu tabi ki
bir örnek olarak veriyorum. Şu anda olanlar kabaca böyle,
çünkü Rus ve Çeçen hükümetlerinin bir masaya oturup
karşılıklı müzakerelerde bulunmuş olmaları, Rusya tarafından
resmi olarak tanınmamış olsa dahi Çeçenler açısından
bağımsızlık yolunda atılmış çok önemli bir adımdı. Rusya
hiçbir zaman de jure bir bağımsızlığı kabullenmese bile bu
bağımsızlık de facto olarak ortaya çıkmıştı. Rusya eğer
küçücük bir devletten bazı isteklerde bulunmak için onların
seçilmiş hükümetlerine başvurmak zorundaysa, bu, o devletin
bağımsızlığını pratikte kabul etmiştir anlamına gelir. Bu
seneye kadar olan durum buydu. Belli ki bir şeyler oldu,
bunlar belki, sözünü ettiğimiz, seçim tarihlerinin
yaklaşması gibi şu anda Rusya’da büyük karışıklık
yaşanmaktadır, her şey olabileceği gibi hiçbir şey de
olmayabilir. Ben de bu kanıyı paylaşıyorum, ancak Fransa’yla
karşılaştırılamaz. Bunlar Avrupa’dan Pasifik okyanusuna
kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamaktadır, belki Fransa ve
benzeri ülkelerden çok, konumu açısından farklı dünyalara
daha fazla açık olan ülkenizle karşılaştırılması daha
kolaydır.
Rusya’nın bir
özelliği de eski bir sömürge imparatorluğu olması ve
dolayısıyla da bu sömürge sorununun tekrar ortaya
çıkmasıdır. Ancak buradaki orijinal durum bu sömürge sorunun
bizzat sömürgeci tarafından çıkartılıyor olması. Rusya Çeçen
sorunundan sıyrılmakta olduğu izlenimini veriyordu. Belli
bir anlaşma sağlanmış, ilişkiler, görüşmeler ve petrol
konusu dahil olmak üzere gerçek anlamda karşılıklı
müzakereler yapılmaktaydı. Şimdi ise birdenbire her şeyin
koptuğu bir duruma dönüldü. Bu da bana kalırsa büyük bir
ihtimalle Rusya’nın iç sorunlarından kaynaklanan nedenlerin
sonucu olarak ortaya çıktı.
Rusya Başbakanı
Vladimir Putin’in, Çeçen Cumhurbaşkanının meşruluğunu
tanımadığı yolundaki açıklamaları ve ardından Rus
güdümündeki yeni bir Çeçen hükümetinden söz edilmesi bu
doğrultuda anlamlı.
Kesinlikle,
tamamen öyle, halbuki şimdiye kadar müzakerelerde
bulunuyordu ve söylediğim gibi de jure olmasa da de facto
olarak tanıyordu. Kukla hükümeti çanta gibi yanlarında
taşıdılar. Bu adamları zaten kimse tanımıyor. Tipik bir
sömürgecilik örneğiyle karşı karşıyayız. Daha doğrusu artık
bitmekte olduğu sanılan bir sömürgecilik durumunun yeniden
yaratılması yönünde bir dayatma söz konusudur.
Rusya’nın bugün Kafkasya’da tutarlı bir politika uyguladığı
söylenebilir mi?
Kesinlikle hayır
ve bundan dolayı sürekli olarak da başarısızlığa uğruyorlar,
dolayısıyla tam olarak onların işi nereye götürmek
istediklerini bir türlü anlayamıyoruz, ama onların da tam
olarak nereye doğru gittiklerini bildirdiklerinden
şüpheliyim. Bir kere şu andaki hükümette bile birbirleriyle
gerilim içinde bulunan farklı güç odaklarının bulunması
büyük bir olasılıkla seçimlerden sonra iş başına gelecek
olan hükümete de bir şekilde yansıyacaktır. Bu Moskova’da
herkes tarafından bilinen bir durum. Öte yandan tespit
edilmiş bulunan bir politika olmadığı da apaçık ortada.
Çeçenistan da ki gelişmeleri önceden kestirebilmek
olanaksızdı ve siyasi kararın son anda alındığı anlaşılmakla
birlikte, askeri açıdan son derece iyi hazırlandığı da
kesin.
Ruslar açısından Çeçenistan da ki ilk savaştan tecrübe
edinilmiş ve gerekli dersler alınmıştır diyebilir miyiz?
Göründüğü
kadarıyla sadece askeri açıdan gerekli dersleri çıkardıkları
anlaşılıyor. Ayrıca gelişmelerde iç politika faktörlerinin
ve iç sorunların ağır bastığı görünümüyle birlikte aynı
zamanda da yabancı ülkelere de belli bir gözdağı vermek ve
Rusya’nın hala o bilinen Rusya olduğunu ve bölgede hala söz
sahibi olma hevesini sergileme çabası yatıyor, ancak
inandırıcı olabileceği şüpheli gözüküyor.
O
halde sizce, şu anda Rusya’nın Kafkasya’da kendi uluslar
arası kredibilitesi üzerine oynadığı sonucunu çıkarabilir
miyiz?
Kesinlikle öyle,
bence Rusya’nın kendi kredibilitesi üzerine böyle bir oyuna
girmesi son derece yanlış zira ne yaparsa yapsın zaten
askeri açıdan yenilmezlik imajı yara almıştı şimdi de
bölgedeki varlığının meşruluğu gitgide tartışılır olacak.
Sayın Şaraşidze sizce Ruslarla Çeçenler arasında herhangi
bir uzlaşma mümkün olabilir mi?
Tabi ki olabilir,
çünkü zaten birkaç seneden beri belli bir uzlaşma
çerçevesinde yaşanıyordu. Ruslar sadece bu gayet iyi bir
şekilde yürütülmekte olan uzlaşmayı, bu uzlaşmanın
içeriğiyle en ufak bağlantısı olmayan başka nedenlerden
dolayı bozdular, ama yine de herhangi bir uzlaşma
bulunabilir. Ancak bir uzlaşmanın olabilmesi için en az iki
tarafın olması gerekiyor, her ne kadar Ruslar devamlı olarak
ortada olmakla birlikte, olası bir anlaşmayı imzalayabilecek
kadar Çeçenin bu savaşın sonunda hayatta kalabilmesi
gerekiyor. Çeçenler’in tamamen ortadan kaldırılması
durumunda tek taraflı bir uzlaşma kendiliğinden ortaya
çıkacak. Fakat Rusların askeri alanda bile artık eskiden
defalarca yapmış oldukları (en sonuncusu 1943-44) yeni bir
soykırımı veya genel katliamı yapabileceklerine inanmak
istemiyorum.
Stalin’in verdiği
emirle cezalandırılan halkların kitlesel göçe zorlanmalarına
ve göçten de Çeçenler’in nasiplerini yüklüce aldıklarına mı
değinmek istiyorsunuz?
Her ne kadar
Almanlarla işbirliğinde diğerlerinden daha fazla gayret
göstermedilerse de en çok İnguşlar Rusların hışmına
uğradılar, ülkelerinin Çeçenlere göre daha kolay
erişilebilen bir coğrafyada olmaları bunu kolaylaştırdı.
Sonuç olarak Çeçenlerin büyük bir çoğunluğu ve İnguşların
tamamı Orta Asya’ya ve Sibirya’ya sürüldüler. Kruşçev
zamanı çıkan afla çoğunluğun dönmesine karşın hala sürgün
edildikleri yerlerde yaşayanlar var. Zaten bence bu sefer de
eğer bir toplu katliam, toplu sürgün veya Çeçenlerin top
yekün ortadan kaldırılması olmasa bile bu savaş, sonunda bir
uzlaşma elde edilene kadar ne yazık ki on binlerce belki de
daha fazla, yüz bini aşkın cana mal olacağa benziyor.
Zaten birinci
savaşta gözlemcilerin verdiği sayılara göre sadece sivil
halktan verilen kayıp 60 bini geçiyor.
Evet, kayıbın çok
daha az olmasını bütün kalbimle diliyorum ancak, savaşın
başından beri Rusların takındıkları tavır bu sefer
tahminlerin üzerinde kan dökmeye kararlı olduklarını
gösteriyor.
Peki bu savaşın çıkış senaryosu biraz öngörülmüş bir planın
uygulaması şüphesi yaratmıyor mu? Üstelik geçen seferki
savaşın sonunda zorlukla elde edilen uzlaşmanın mimarı olan
General Lebed bile verdiği bir demeçte Moskova’daki terörist
Saldırıların ardında Rus gizli servislerin bir komplosu
olabileceğini ima etmedi mi?
Rus hükümetinin
Çeçenistan’ı işgal etmek için her hangi bir bahane aradığı,
ve bu yönde belli provokasyonlara giriştiği şüphe
götürmüyor. Bunun ilk göstergeleri Ağustos ayındaki Dağıstan
olaylarıyla iyice ortaya çıktı. Öne sürülen bahaneler
incelendiğinde bunların şaşırtıcı derecede önemsiz oldukları
görülüyor. Sözde İslami devrim tehlikesi garip bir şekilde
abartıldı üstelik Wahabiler gibi aşırı radikal İslami kesim
içerisinde bile son derece sekter ve çok tehlikeli olara
medyatize edilen bu grupların abartıldığı kadar etkili
olmayıp gerçekte sayılarının ancak birkaç yüz kişiden ibaret
olduğu biliniyor. Korku yaratmak için sanki binlerce, on
binlerce savaşçı varmış gibi sunuldu. Bu gruplar Dağıstan’a
yönelik bir takım eylemlere giriştiler, burası önemli zira
ne Çeçenistan da ne de Dağıstan’daki en kalabalık etnik grup
olan Avarlar arasında öyle sanıldığı kadar yaygın değiller.
Dağıstan’da belki sayıları ona yakın tarikat var ancak
bunlar Nakşibendilik gibi Müridlik gibi ardında tarihi
nedenler olan ve geleneksel tarikatlar.
Madem ki tarikatlardan konuşuyoruz o halde “müridlik”
Çeçenistan da ve Dağıstan’da önemli bir rol oynuyor mu?
Gerçekten bir “radikal İslami” tehlike söz konusu mu? Yoksa
durum etnik grupların belli bir kimlik arayışından mı
ibaret?
Durum aslında
oldukça karmaşık. Zaten “müridlik” sadece Dağıstan’a özel
bir tarikat ve son zamanlardaki savaşlarda tam olarak taraf
olmadı, itildi, kakıldı, olayların içine çekilmeye çalışıldı
ancak olmadı. Dağıstan’ın karmaşık, kompozit bir yapısı var;
burada en az 25 Kafkas etnik grubu yaşıyor ve birbirinden
farklı diller konuşuyorlar. Bazı etniler küçük halk
parçaları oluşturuyorlar; örneğin Şamil Basayevin ait
olduğu Botlikler son derece küçük bir grup, arasanız bile
bulmakta zorluk çekersiniz, sayılarının toplamı belki de 2
bin kişiyi bile geçmez. Söylemek istediğim buralardan öyle
kitlesel, yığınsal hareketler çıkıp yayılmaz. Son derece
abartılmasına karşın sadece kendilerine belki kişisel
nedenlerle bazı taraftarlar bulabildiklerinden dolayı
Basayev ve Ürdünlü ortağı Hattab gidip Botliklerin aralarına
yerleştiler. Wahabiler’in sayısı Arabistan’da da çok fazla
değil. İşte bu Botlik memleketine giden sayısız “Wahabi
kolonları” olarak duyduğumuz savaşçıların gerçekte sayıları
yüz kadardı.
Ama birinci Çeçen savaşından önce Cevher Dudayev bir Kuzey
Kafkasya Federasyonu fikrini savunuyordu. Ruslar açısından
böyle bir proje ciddi olarak endişe verici miydi?
Evet, sorun burada
yatıyor. Dudayev’in fikri gerçekten de böyle bir
federasyondu ancak kimse onunla kolaylıkla beraber olmayı
göze alamıyordu ve fikirlerini dinletme şansına da sahip
olamadı. Önemli sorunlardan biri de bu sözünü ettiğimiz
etnik gruplar genelde ne kadar sayıca küçükseler özerklik
veya bağımsızlık eğilimleri de o derece büyük oluyor. Bu
dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Kafkasya’da da (belki
de her yerden daha fazla olarak), yaygın bir eğilim olarak
karşımıza çıkıyor.
Bir örnek olarak
Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti’ni ele alalım; şu anda
Çerkezler bu ortak cumhuriyetten ayrılmak istiyorlar.
Bilindiği gibi zaten bir Adığe Cumhuriyeti var, burada
Çerkezler, Karaçay Tatarları ve Ruslar dışında önemli bir
azınlık oluşturuyorlar ve şimdi de bu cumhuriyetten ayrılıp
Rusya’ya bağlanmak istiyorlar. Adığeler ve Çerkezler tamamen
aynı dili konuşan aynı millet olmakla beraber Stalin
zamanında olası ulusal hareketleri önlemek amacıyla çizilen
sınırlarla birbirlerinden ayrılarak bölünmüşler. Çerkezler
ayrılıp Adığelerle birleşmek istiyorlar ancak aralarında
ortak bir sınır bile yok, görüldüğü gibi kendi mantığı
çerçevesinde bu sınır tayinleri çok iyi yapılmış!
Lenin zamanındaki sınırları, hemen İkinci Dünya Savaşı
sonrası çizilen sınırlarla karşılaştırırsak, SSCB’nin
kurulduğu tarihten itibaren küçük devletlerin sınırlarıyla
ilgili önemli düzenlemelerin hep bu yönde yapıldığı sonucunu
çıkartabilir miyiz?
Evet, bazen
tamamen değişti. İlk sınırlar Birinci Dünya Savaşı sonrası
hatta Bolşevik iktidarın tamamen yerleştiği iki savaş
arasında kalan dönemdendi. Bolşevikler Çarlık zamanındaki
sistemin büyük eyalet birimlerini ustaca tamamen küçük
parçalara böldüler. Çarlık zamanının büyük birimlerinin
belli zayıflıkları vardı. Çarlık birimlerinde ne özerklik ne
de herhangi bir etnik farklılığın veya değişik bir dinin
tanınması gibi bir durum vardı. 1920’lerde ortaya çıkan
durumdaysa aynı etnik grupların birlikte olmalarının ve bir
etnik bütünlük oluşturmalarının önüne geçmek için
parçalanıp, başka etnik gruplarla karıştırılıp bazen azınlık
durumuna bile düşürüldüler. Böylece Çerkezlerin bir kısmını
Karaçay la beraber bir başka cumhuriyette buluyoruz. Aynı
şekilde bir başka grubu da Kabardey-Balkar cumhuriyetinde
bulmak mümkün. Burada da Kabarlar bir başka Çerkez grubu çok
az bir farkla ama aynı dili konuşuyorlar, Balkarlar ise,
onlar da Karaçaylar la hemen hemen aynı dili konuşan bir
başka Türk grubu.
Orta Asya’da da benzer bir durum söz konusu mu?
Orta Asya’da durum
biraz daha farklı ama orta Asya halklarına da aynı sınır
çizimi yoluyla bölünme politikası uygulandı. Prensip doğal
olarak aynı.
Sayın Şaraşidze sizce Çeçenistan’ın bağımsızlığını kazanması
bölgede bir destabilizasyon yaratır mı?
Ben sanmıyorum.
Tam tersine belki de bölge halklarını kendi öz yönetim
kurumlarını kurmalarında özgür bırakırlarsa ya
bağımsızlıklarını ilan ederek veya federal bir örgütlenme
ortaya çıkabilir ve her şey de çok daha iyi olabilir. Esas
destabilizasyon tehlikesi bu savaşla ortaya çıkmaktadır ve
bölgeye yayılma olasılığı da vardır. Rus yönetiminin mutlak
sorumluluğunu taşıdığı bir sabotaj söz konusudur. Askeri
müdahaleye neden oluşturacak ciddi boyutta bahanelere
gereksinimi olduğu açıkça belliydi. Moskova’daki malum
patlamaların düzmece olduğu kesin. Eğer iddia ettikleri gibi
bu patlamaların ardında gerçekten Basayev ve adamları
olsaydı bence bu patlamalar çok daha iyi planlanırdı ve
ciddi olarak resmi hedeflere yönelirdi. Bu gibi sabotaj ve
yer altı savaşı konusunda son derece ustalıkla ve
profesyonel olarak çalışıyor. Oysa gördüklerimizin, sivil
halkı hedef alan katliam girişimleri olarak, belli bir amaca
hizmet ittiği apaçık ortada.
Çeçenistan sorununu Rusya’nın iç meselesi olarak
değerlendiren Batının tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kesin olarak bu
tam bir masal, zaten böyle bir sorun iki üç seneden beri
gündemde bile değildi. Çeçenistan’ın Rusya’nın iç meselesi
olmadığının en açık işareti de şu anda bir işgale maruz
kalmasıdır. Eğer bir ülke, yani Çeçenistan bir başka ülkenin
yani Rusya’nın ordusunun işgaline uğruyorsa bunun bir iç
mesele olmadığı ortadadır. Her ne kadar resmi olarak
diğerleriyle aynı statüye sahip olmasa bile, olay iki ülke
arasındaki bir sorundur, bir işgaldir. Diğer ülkelerin
tavırlarına gelince; burada bir tavırdan çok tavırsızlık söz
konusudur. ABD, Fransa ve diğer ülkelerin aldıkları tavırlar
hem tamamen gerçekten uzaktır hem de bu ülkelerin daha
önceki tavırlarıyla, giriştikleri siyasi angajmanlarla ve
müzakerelerle de tamamen çelişkilidir. Çeçenistan devlet
başkanının bu sıfatı tanınarak kendisiyle resmi görüşmeler
yapılmıştır. Çok yakın bir zamana kadar AGİK tarafından
yürütülen görüşmeler ne yazık ki devre dışı bırakılmıştır.
Bunda da Fransız Meclis Başkanı Fabius’un tarihi gerçekleri
gözardı eden beyanatları1
da belli bir sorumluluk taşımaktadır. Bir Fransız vatandaşı
olarak bunları bir skandal olarak kabul ediyorum. Eğer böyle
devam ederse birazcık farklı olan bütün küçük halklar
ortadan kaldırılabilecek demektir.
Sizce Batı neden Rusya’ya hoşgörülü davranıyor?
Bence Batı’nın bu
tavrının ardında hiçbir şey anlamadığı yatıyor, her zamanki
gibi ne Yakın Doğu’da olanları ne de Rusya’da olanları
kesinlikle anlamıyor. Batı’nın kavrayamadığı bir başka
önemli konu da bu tavrıyla, aşırı uçların güçlenmesine yol
açtığı ve göründüğü kadarıyla da kurulabilecek bir
demokrasinin sonuçta baltalanması, bütün gelişme ve ilerleme
çabalarına karşın siyasi iktidarın mafyanın veya onun
adamlarının eline geçmesine neden olması. Bu mafyaların
hızla ne derece güçlendiklerini ve zenginleştiklerini de
görüyoruz. Hem istikrar hem de barış şansları böylece aynı
hızla uzaklaşıyor.
Batı’nın ve genelde uluslar arası topluluğun sessizliği,
aynen birinci Çeçen savaşında da gördüğümüz gibi-bunu belki
onaylayıcı bir sessizlik olarak da tanımlayabiliriz-, sonuç
olarak bu tavır Rusya’daki iç barışın sağlanmasına ve
demokrasinin gelişmesine olumlu bir katkı sağlıyor mu?
Rusya’nın bölgedeki emperyalist emellerini, büyüklük
özlemlerini göz önünde bulundurarak bu doğrultuda Rus
toplumunun demokratik bir yapıya kavuşabileceği söylenebilir
mi?
Ben Rusya’nın
demokrasiye doğru ilerleyebileceği umudundaydım, ancak
görünüş tam tersini ortaya koyuyor ve modası geçmiş çağdışı
ve artık günümüzde sökmeyen bu açık sömürgecilik emelleri
her türlü demokratikleşme çabasıyla tamamen çelişkili bir
durum yaratıyor. Bunun en açık delili zaten Rusya’da olup
bitenlerle sergileniyor.
O
halde sizce Kuzey Kafkasya halklarının Rusya ile birlikte
yaşamayı tercih edebilmeleri için acaba Rusya bu insanlara
ne gibi bir gelecek vaadinde bulunabilir veya Rusya Kafkas
halkları tarafından kabul edilebilinecek bir gelecek
vaadinde bulunabilir mi?
Sadece elde olan
belli bir statükoyu devam ettirebilmek için, Kuzey Kafkasya
halklarının katılımıyla ortaya çıkacak bir birliğin,
Rusya’nın üst düzeyde bir devlet otoritesi olarak gözetimi
altında olacak bir özerklik yapısı, roller dürüst bir
biçimde oynansaydı yürüyebilirdi. Çeçenistan da bu konuda
olumlu bir deney oluşturabilirdi ama olmadı ve şimdi de
olması imkansız gözüküyor. Bunun hayata geçebilmesi için de
özellikle Rusya Federasyonunun azıcık bir demokrasiye bile
sahip olması yeterliydi. Öyle büyük kurumsal değişikliklere
de gereksinim yoktu, zaten Rusya’daki kurumların hiç biri
gerektiği gibi veya öngörüldüğü gibi işlemiyor, bu konuda
Rusya Parlamentosunun raporlarını görmek bile yeterli, bize
komik gelebilir ama aslında trajik; zira bu insanlar ya
gerçek demokrasinin ne olduğunu daha kavramadılar ya da bunu
istemiyorlar. Kısacası gerçek bir demokrasi çerçevesinde bir
şeyler olabilirdi, fazla da abartmaya gerek yok dünden
bugüne hemen bu insanlardan İskandinavya türü bir demokrat
olmalarını bekleyemeyiz, üstelik İskandinavya’da hiçbir
zaman ne Çeçenler, ne Tatarlar, ne de Gürcüler oldu...
Peki sizce Rusya’nın bu esneklik göstermeyen tutumu, sonuç
olarak bölgedeki Rus yanlısı olarak tanınan yöneticilerin
bile radikalleşmelerine neden olabilir mi?
Bence Rusların
tutumu iki türlü sonuç verebilir; birincisi yeniden
fethedilen ülkelerdeki ılımlı yöneticilerin de sertleşmesi
ki Çeçenistan ve diğerlerinin Moskova’ya karşı olan
tutumlarında böyle bir sertleşme söz konusu oldu, ikincisi
de Rus iç politikasındaki faşist eğilimlerin ve aşırı
merkeziyetçi yani emperyalist eğilimlerin güçlenmesi. Bu
kesin.
Ruslar Çeçenler’le olan savaşı kazanabilirler mi? Yoksa bu
savaş zaman içerisinde Afganistan ya da Vietnam savaşı gibi
uzun bir zaman dilimine mi yayılır?
Bence bu savaşın
sonucu şöyle olacak; bir kere Çeçenistan’daki bu savaşı sona
erdirmek kararını vermek Ruslar için imkansız ya onları
napalmle ya da atom silahı kullanarak imha edecekler ama
artık bunlar yapılamıyor, Ruslar da buna kalkışmaya cesaret
edemezler. Rusların askeri operasyonda acele ettikleri de
gözden kaçmıyor, kış bastırmadan askeri hedeflerde belli
nihai sonuca varamadıkları takdirde bu savaşın yıllarca
süreceği kesin. Çeçenler bu konuda tecrübeli, öbürleri de
tabi. Bu tip savaşların Kafkasya’da yüzyıllarca yıllık bir
geçmişi var, üstelik daha geçen yüzyıldaki savaşın izleri
hafızalarda son derece taze olarak duruyor. Geçen seferki
savaş en azından çeyrek asır sürmüştü, bu ülkeleri ele
geçirmek ve elinde tutmak öyle kolay da değil. Bunu da
şimdilik herkes denemeye kalkışsa bile kimsenin kolaylıkla
bir sonuca varabileceği söylenemez.
Rusya’nın Kafkasya fethinin tarihi boyutunu göz önünde
bulundurarak, geçen yüzyılda olanlarla, günümüzdekiler
arasında bir karşılaştırma yapmaya kalkarsak kazanılması
beklenen sonuçlar açısından ne gibi bir tablo ortaya
çıkıyor, benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?
Bir yandan büyük
benzerlikler var, mevcut olan ve karşı karşıya gelen güçler
bir yerde aynıları olmakla birlikte son derece büyük
farklılıklar da var. Geçen yüzyıldaki savaş 1830’larda
başladığında, Kafkasya halkları için ilk defa ortaya çıkan
bir durum söz konusuydu. Bu insanlar pratikte ve özellikle
de Kuzey Kafkasya genelinde tamamen bağımsız yaşıyorlardı.
Çeçenler ve İnguşlar o zamana kadar topraklarına yerleşmiş
hiçbir istilacıyla karşılaşmamışlardı. Dillerinde bir tek
yabancı kelime bile yoktu ve İnguşça’dan başka da hiçbir dil
bilmiyorlardı. Müslüman da değildiler, bu dini, savaşı
kaybedince Rus düşmanlığından daha çok sömürgeciliğe karşı
direnmek amacıyla benimsediler. Çok önemli bir faktör de bu
insanların yalnızlıkları ve uluslar arası kamuoyunun onlara
karşı ilgisizliğiydi. Sadece çıkarları çerçevesinde birazcık
İngilizlerin ilgilendikleri bu bölge, dünyadan son derece
tecrit olarak yaşıyordu.
Bir de o devirde
durum Kuzey Kafkasya’nın batı veya doğusunda bulunanlar için
farklı bir konumdaydı; doğudaki Çeçenler, İnguşlar ve
Dağıstanlılar 1859’da savaşa son vermek ihtiyatını
gösterdiler, batıdakilerse mücadeleye devam ettiler. Bunun
sonucunda da Çerkezler, Abhazlar ve Ubıhlar çok büyük
kayıplar verdiler. Ubıhlar tamamen ortadan yok oldu. Bugün
artık Ubıhça bitti, bu dili bilen veya konuşan bile kalmadı.
Çerkezler ve Abhazlar da kısmen telef oldular. Abhazlar’ın
yarıdan çoğu ortadan kalktı, örneğin bir de Abzaş adı
verilen bir başka Çerkez halkı var, bunlar Abhazlar’dan da
ayrı bir grup, geçen yüzyılın sonlarına doğru sayıları 250
binden 3 bine düştü, günümüzde de 3-4 binden fazla değiller.
Allahtan birazcık da Türkiye’de varlıklarını sürdürüyorlar,
bazıları o zaman Anadolu’ya göç edenlere katılmıştı böylece
canlarını kurtarabildiler. Türkiye’de pek çok köyleri var,
dillerini konuşabiliyorlar, şarkılarını söyleyip, danslarını
oynuyorlar, adetlerini, geleneklerini, efsanelerini
koruyabilmişler, ancak Rusya’da artık tamamen izleri
silindi, yok oldular.
Abhazların Kafkasya’daki vatanları neredeydi ve bugün
Türkiye’de nerede yaşıyorlar?
Kafkasya’daki
vatanları güneyde Kuban nehri kıyılarına yakın, Kabarlar
ülkesiyle Karadeniz kıyısı arasındaydı, ormanlık bölgelerde
yaşadıklarından bu onlara uzun zaman direnebilme imkanı da
sağladı. Ancak aynı zamanda da katliamlara uğrayarak
sonlarını da getirdi. Türkiye’de dağınık olarak yaşıyorlar,
Çerkezler’in olduğu her yerde hemen hemen onlara rastlamak
mümkün. Düzce çevresinde, Adapazarı’nda, daha çok Abhazlar
olmakla birlikte, çok sayıda Çerkez de yaşıyor. Yaşadıkları
yerlerin depremden en çok zarar gören yerler arasında yer
alması çok üzücü, hatta bizi Ruslar ellerinden kaçırdı ama
takdir-i ilahi yakaladı diyorlar..
.
Ubıhlar ve Ubıh dili üzerine uzun yıllar çalışmış nadir
kişilerden biri olarak, bir dilin ortadan kalkması gibi
böylesine acı hatta trajik bir durumun nasıl olabildiğini
açıklar mısınız?
Felaket bir şey,
her halde bir dilin başına gelebilecek en acı şey. Geriye
özneler yani kişiler kalıyor, bir de gelenekler ama dil ölü
bir dil artık. Bu dili en son konuşabilen kişi rahmetli
Tevfik Esenç’ti, yani bu dil artık sadece kağıt üstünde ve
bant kayıtlarında var. Yok oluş nedenlerine gelince, zaten
Türkiye’ye kaçıp gelebilenler az sayıdaydılar, sonuçta 20
belki de en çok 30 bin kadardılar. Savaşın sonunda ya
yurtlarından uzaklara sürülecek ya da Türkiye’ye göç
edeceklerdi, göç etmeyi tercih ettiler. Soçi bölgesinde
Karadeniz kıyısındaki köylerini yola çıkarken ateşe
verdiler. Soçi Ubıh ülkesinin başkentiydi. Sayıca azdılar da
neden böyle inatla Ruslara direndiler? Çünkü savundukları
kendi topraklarıydı.
Şeyh Şamil gibi efsaneleşmiş bir tarihi kişiliği de burada
anmadan edemeyiz her halde?
Şamil son derece
zengin ve efsanevi bir kişilik. Hala anısına şarkılar
yazılıyor, 1966’dan beri sürekli olarak çalışmalarını
sürdürdüğüm Yalova bölgesindeki köylerin neredeyse dörtte
üçü Kafkasya kökenli. Çok sayıda Çerkez, Çeçen ve Avar
yaşıyor burada, Kafkasya’daki dillerden on dördü burada
temsil ediliyor. Günümüz değerlendirmesiyle fanatik bir
Müslüman diyebileceğimiz Şamil, en azından Ruslar açısından
bu böyle, “müridler” tarikatının da şeyhi olarak hem dini
hem de askeri bir lider kimliğiyle ortaya çıkıyor ve Rus
düşmanlığından çok, bir halkın yabancı işgale karşı top
yekün direniş mücadelesinin sembolü oluyor. Bu yabancı işgal
nereden gelirse gelsin o yine aynı mücadeleyi verirdi. Esas
olan bu direniş mücadelesinin sembolü olması, üstelik o
devirde birazcık fanatizm kimseyi rahatsız etmiyordu, şimdi
bile bu tartışma konusu olabilir.
Cevher Dudayev de onu mücadelesinde sembol olarak aldı,
taraftarları da onu biraz günümüzün Şeyh Şamil’i olarak
gördüler değil mi?
Tabi doğru,
üstelik haklıydılar, çünkü yurdunda özgür olarak yaşamak
isteyen Kafkasyalı sembolüydü. Yabancılardan kendilerini
rahat bırakmalarını isteyen, nasıl olmalarına ve nasıl
yaşamalarına karışılmasını istemeyen Kafkasyalı sembolü;
bu kadar basit işte!
Peki Çeçenistan da ki bu son savaşın doğuracağı sonuçların
belli ölçüde Kuzey Kafkasya’daki istikrarın bozulmasına
neden olabileceği ve hatta güneyi de etkileyip Gürcüstan,
Ermenistan ve Azerbaycan’da karışıklıklar yaratabileceği
riski var mı sizce?
İster istemez,
başka Kuzey Kafkasya olmak üzere bölgenin tamamını
destabilize etme riski son derece büyük. Zaten başka türlü
de olamaz, çünkü Kafkasya içerisinde olup bitenlerden
kimsenin etkilenmemesi mümkün değil.
Örneğin,
Gürcüstan’ı alalım, yepyeni bir durumla karşı karşıyayız.
Gürcü dış politikası tamamen yeni bir yönlenme içerisinde
bulunuyor; ilk kez Gürcüler, Çeçen ve inguş mültecilere
sınırlarını açtılar, böyle bir duruma ilk kez şahit
oluyoruz. Kafkasya’da yeni bir şeyler oluyor. Kuzey
Kafkasya’dan farklı olarak Güney Kafkasya’nın Hıristiyanları
tarihte geleneksel olarak Rusların müttefikleri oldular, ilk
defa bu durumun bozulmakta olduğunu, Gürcülerin sınırlarını
Müslüman Çeçen ve İnguşlara açması gösteriyor. Hıristiyan
olmamalarına rağmen onlara yardımda bulunmaları çok yeni bir
olgu ve bu durum petrol yolları ve beraberindeki ekonomik
çıkarlar açısından da Rus politikası açısından da çok kötü
olabilecek önemli bir gelişmenin habercisi. Rus
politikasının da değişebilmesi için (boş yere kan
dökülmesini önlemek için) boru hattının nereden geçeceği
üzerindeki tereddütlerin bir an önce ortadan kalkıp çizilen
yolların belirlenmesi büyük önem taşıyor.
Üstelik Güney
Kafkasya’da bir sürü hayati sorun askıda bulunuyor. Sovyet
sonrası bölgede ortaya çıkan büyük etnik sorunların hiç biri
çözüme ulaşmış değil, Gürcüstan’da Abhazya ve Osetya,
Azerbaycan ve Ermenistan arasında da Karabağ sorununun
yarattığı yaralar daha kapanmamış bir durumdayken her an şu
anda dondurulmuş gibi duran bu çatışmalar potansiyel olarak
destabilizasyon kaynağı oluşturmuyorlar mı?
Güney Kafkasya’daki bugün mevcut olan dinamikler ışığında
eski Sovyetleri terk eden yeni Transkafkasya
cumhuriyetlerinin gelişmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gördüğünüz gibi
Gürcüstan’da büyük değişiklikler göze çarpıyor, eski ve
köklü bir ülke, aynı zamanda stratejik öneme de sahip, ancak
geleneksel olarak devamlı Rusya’nın yanında yer almıştı.
Belki de yöneticilerin de kişiliklerinden dolayı yönetimin
giderek şaşılacak bir şekilde Rus politikasından
uzaklaşmakta olduğunu ve Türkiye’ye yaklaştığını görüyoruz.
Aynı zamanda da Gürcüstan’ın Türkiye, İsrail ve Amerika
arasındaki askeri ittifaka katılma isteği de bu yönelişin
Gürcüstan’a büyük bir avantaj sağladığı, hem Ruslara hem de
Batılılara karşı çok daha fazla bağımsızlık ve seçenek
imkanı yarattığı kanısındayım. Bence Kafkasya’daki küçük
devletlerin tam bağımsızlık yolunda gerçek bir çaba
göstermelerine rağmen –Gürcüstan’ın şu anda bile
bağımsızlığı tam olarak gerçekleşmiş değil- bir sonuca
ulaşabilmeleri ancak Türkiye’ye yaklaşarak gerçekleşebilir
ve onlara bağımsız olabilmek için gerekli gücü sağlayabilir.
Gürcüstan’daki Abhazya e Osetya sorunlarıyla ilgili ne
düşünüyorsunuz, nasıl bir çözüm sağlanabilir?
Tamamen
birbirinden farklı sorunlar bunlar bir kere. Abhazlar
öncelikle Müslüman bir halk ve Kafkasya’nın yerlisi, dilleri
Kafkas grubuna dahil. Çerkezlerin ve yok olan Ubıhların
kuzenleri diyebiliriz, aynı dil ve kültür grubuna dahiller.
Tarih onları hem Gürcülerle, hem de Rus yayılmacılığıyla
karşı karşıya getirdi. Şu anda Gürcüstan devlet otoritesiyle
çatışma halindeler ve yaşadıkları topraklarda azınlık
durumundalar (%18). Eskiden çok yoğun oldukları batı
kesimlerinde bile bugün sayıları 70 bini geçmiyor. 19.
Yüzyıl sonunda nüfusun dörtte üçü öldürüldü, yok edildi veya
göçe zorlandı. Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya (o zaman Osmanlı
topraklarında olduğu için) özellikle Ürdün olmak üzere Arap
ülkelerine dağıldılar. Türkiye’de eskilere dayanan güçlü bir
toplulukları var; geçmişte Abhaz kökenli pek çok paşaya
rastlamak mümkün.
Bir de Osetya
sorunu var. Bu savaşta, Çeçenistan’ı bombalayan Rus hava
kuvvetlerinin Osetya’daki hava üslerinden yararlandıklarını
görüyoruz.
Osetya’nın özel
bir durumu var. Bir kere Osetler Kafkasya kökenli değiller,
ne Türk ne Slav ne de Rus kökenine sahipler, Hint-Avrupa
ailesindeki İran dil grubuna aitler, yani kuzey İranlıları
diyebiliriz. Kökleri muhtemelen eski Alanlardan, Albanlardan
geliyor. Tabi ki İranlılar’dan dil yapısı dışında hem kültür
hem de siyasi açıdan çok uzak ve farklılar. Böylece
Kafkasya’da tamamen apayrı bir konuma sahipler. Eski
İskitlerin veya Sarmatların torunları olarak da kabul
ediliyorlar. En son Kafkasya’ya çekilerek sığınmışlar ve
varlıklarını böylece sürdürebilmişler. Ancak Kafkasya’daki
belli başlı hiçbir gruba dahil olmadıklarından hiçbir grubun
da yanında yer almamışlar. Ruslar geldiğinde hemen onlara
yanaşmış ve imparatorluğa entegre olmuşlar ve Çarlık Rusya
olsun Sovyetler olsun, daima sadık kalmışlar. Buna belki de
din ve dil açısından yalnızlıkları neden olmuş olabilir,
üstelik hiçbir komşu ulusla da Kabarlar, Gürcüler ya da
Çerkezler’le iyi geçinememişler, en iyi sadece Ruslarla
anlaşmışlardır. Bundan dolayı da doğal olarak Kafkasya’daki
hiçbir harekete katılmadıklarından Ruslar tarafından
ayrıcalıklı bir yere sahip olmuşlardır.
Petrol yollarının çizilmesi ve bölgeden boru hattının
geçişiyle bölgeye kalıcı bir barış gelebilir mi?
Eğer kesin olarak
bu yollar bir kere belirlenirse her şey değişebilir. Ama
masında gördüğümüz gibi iki ayda bir petrol yollarının
güzergahları değişiyor. Türk basını bu konuda son derece
uzmanlaştı, en fazla orada değişik petrol yollarından
bahsediliyor, sürekli gerginlik yaşanıyor. Şu anda bir sürü
olasılığa rağmen, bölgenin siyasi geleceği açısından, yollar
arasında en makul olanı, yine de Türkiye’den geçip Akdeniz’e
ulaşanı. Anlamadığım Rusların Çeçenistan dan geçen yolu
ele geçirmek veya denetim altına almak amacıyla Çeçenleri
fizik olarak da tasfiye etmek pahasına acele etmeleri...
Buradan geçen petrol boru hattını Rusya’dan geçene bağlamak
istiyorlar ama aynı zamanda da Çeçenistan’daki bütün petrol
tesislerini, sanayisini ve yollarını da tahrip etmekten,
yakıp yıkmaktan geri kalmıyorlar. Bu da bu konularda
uzmanlaşmış olmalarından kaynaklanıyor olmalı. Yine de
Güney Kafkasya ve diğerleri için en kolay olan çözüm,
Akdeniz’e giden boru hattı inşasının bir an önce
tamamlanması.
Son olarak, bu
yola en kısa zamanda Hazar havzası Kazak petrollerinin de
dahil edileceği söz konusu ediliyor galiba.
O zaman bütün
Kafkas halkları, varlıklarını canlandırmak, beraberce
çalışarak zenginlikleri paylaşmak imkanına kavuşurlar ve
Rusya’ya da artık size gereksinimimiz yok diyebilirler.
Rusların ne yaptıklarını anlamak imkansız böyle devam
ederlerse bana istediklerinin tamamen tersini elde
edecekler gibi geliyor.
Bu
arada Rusların giderek ellerindeki bütün kartları
oynadıklarını ve özellikle Ekim devrimi sonrası Bakü’deki
meşhur Doğu Halkları Kongresi gibi gelecek için büyük
idealler vaat edemediklerini de söyleyebilir miyiz?
Bu eski tip
kurnazlıklar artık geçerli değil, üstelik o Kongre, sonuç
olarak adı geçen “doğu halkları” nın bu yüzyılda yaşadıkları
en büyük felakete neden oldu.
Sizce Batılı
ülkeler olarak ABD ve Avrupa Birliği, Kafkasya’da belli bir
dengenin kurulabilmesi ve belli bir istikrarın sağlanması
yolunda ne gibi girişimlerde bulanabilirler?
İşi, Balkanlardaki
gibi bir müdahaleye bile götürmeden, ama en asgari siyasal
dürüstlük çerçevesinde bazı anlaşmalar elde edilebilir.
Uluslar arası alanda gerçekçiliğin esas olması şarttır, ama
bunun da küçük ülkelerin hayati çıkarlarına ters düşmeden
yapılması gerekir.
Örneğin Avrupa
Çeçenistan’la AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği
Teşkilatı) çerçevesinde görüşmeler yapmaktaydı bu yolda
gelişmeler sağlanabilirdi. Fransa’nın izlediği politika
gibi sorunun Rusya’nın iç sorunu olduğunu onaylayarak ve
çözümün askeri olmasını kabullenmek uzun vadede Fransız
çıkarlarına ne kadar uygun olacaktır bunu zaman gösterecek.
Bu tutumu savunan veya sessiz kalanlar için de aynı şey
söylenebilir. Belli bir bağımsızlık şekli tanınmışken,
halkın özgür iradesiyle iş başına gelen bir devlet başkanı
tanınmışken nasıl ve ne hakla bu sorun Rusya’nın iç sorunu
olarak kabul edilebilir?
Bölgede tarihten
kaynaklanan imtiyazlı bir konuma ve ilişkilere sahip Türkiye
açısından ne düşünüyorsunuz? Üstelik de ülke nüfusunun
yaklaşık 8-10 milyon kadarının Kafkas kökenli olduğu
söyleniyor...
Bence bu sayı son
derece abartılı ve iyi ki abartılı diyorum aynı zamanda,
yoksa Türkiye için de bir özerklik sorunu ortaya çıkardı!
Şaka bir yana gerçekten de Türkiye’de oldukça önemli
sayılabilecek Kafkasya kökenli bir nüfus dilimi olduğu
söylenebilir, bunun içerisine Gürcüstan’daki Migreller’le
hatta Avarlar’la da çok yakın bir dil konuşan Lazlar’ı da
dahil edersek sizin verdiğiniz sayıya yaklaşırız... Yakın
tarihlerde de Kafkasya kökenli, Abhaz, Çerkez, Gürcü veya
Dağıstan kökenli bir çok siyasi veya askeri kişilikler var.
En son 1960 darbesinde bile genç komuta düzeyindeki albaylar
arasında Türkiye’de doğmuş ama Dağıstanlı Avar kökenli
olanlar vardı. Bu sadece son yüzyıl boyunca gelen göçmenleri
ve mültecileri kapsıyor, ancak tarih boyunca da devamlı
olarak hem antik çağlarda Batı Anadolu ve Karadeniz
sahillerinden Kafkasya’ya doğru hem Kafkasya’dan Anadolu
kıyılarına doğru türlü göç hareketleri sürekli olarak devam
etmiş. Bizans döneminde bile gelip yerleşen Gürcüler var.
Peki sizce Türkiye Kafkasya’da nasıl bir rol oynayabilir?
Türkiye ve Rusya arasında oluşabilecek bir tarihi uzlaşma
acaba bölgeye kalıcı bir barışın gelmesini sağlar mı?
Türkiye bu bölgede
çok önemli bir rol oynayabilir ve bunu oynuyor zaten,
üstelik belki de şimdiye kadar hiçbir zaman oynayamadığı bir
rolü oynuyor. Eskiden Türkiye bölgenin kaderini tayin
edebilmek bir yana tamamen bir kenara itilmişti, şimdi ise
tam tersine. Eski Sovyetlerin yıkılışıyla ortaya çıkan
devletlerle hem de sadece Kafkasya ülkeleriyle değil, Orta
Asya’dan Moldavya’ya kadar salt ekonomik ilişkilerin
ötesinde güçlü ilişkiler kuruyor. Böylece Türkiye’nin artık
böylesine bambaşka bir rol oynaması kendisi açısından olduğu
kadar Güney ve Kuzey Kafkasya ülkeleri için de Rusya’ya
karşı bir denge sağlaması açısından son derece hayırlıdır.
Şimdiye kadar bölgede tek bir süper gücün bulunması,
kitlesel Rus varlığının karşısında hiçbir rakip olmaması da
bir yerde bugün yaşanan sorunların temelini oluşturmaktadır.
Bugün bu coğrafya içerisine girişiyle, Hıristiyan Gürcülerin
bile bir ölçüde Türkiye’den destek alabilmesi olanağı ortaya
çıkmıştır, bu da son derece önemli bir gelişmedir ve
Rusya’nın karşısında Türkiye’nin varlığının olması
diplomatik alanda, uluslar arası ilişkilerde ve anlaşmalarda
yeni bir dengelemeye sahne olacağı için belki de bir dönem
noktası teşkil edecektir.
Bu
gelişmelere paralel olarak oluşan ve tarihten gelen
nedenlerle bölgeyi de aşıp, Orta Asya’da varlığını
hissettiren Türk-İran çekişmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Özellikle de Kafkasya’daki Türkiye-Gürcüstan-Azerbaycan
yakınlaşmasına karşı oluşan Rusya-Ermenistan-İran eksenini
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu da başka bir
durum ve bölgedeki sorunları daha da karmaşık bir hale
sürüklüyor. Her ne kadar kısa vadede bölgede çok büyük
karışıklıklar ortaya çıkaracak olsa bile bu eksenin uzun
süreli ve kalıcı bir siyasal ağırlığı olabileceğine
inanmıyorum, üstelik bütün bu bölgede en fazla koz yine de
Türkiye’nin elinde diyebilirim.
1
François Mitterrand’ın başbakanlığını ve maliye
bakanlığını da yapmış olan Laurent Fabius, Sosyalist
Parti’deki en Mitterrandcı çizgidekiler arasında yer
alır ve halen Fransız Parlamentosu Başkanı’dır.
Rusya’nın toprak bütünlüğüne saygı ve İslami terörle
mücadeleyi destekleyici bir açıklama yapmıştı. Ancak
son günlerde sivil halkı hedefleyen Rus askeri
operasyonlarını sert bir dille yerdi.
|