Mondros
Mütarekesinin imzalandığı tarihlerde Marmara bölgesi son
derecede karışıktır. Çok sayıda etnik gurubun birlikte
yaşadığı yöre; kışkırtmalara, isyanlara ve her türlü
anarşiye elverişlidir. Bir taraftan İngilizlerin, diğer
taraftan da Milli Mücadele yanlılarına karşı tavır alan
İstanbul Hükümetlerinin neden olduğu bir kargaşa vardır.
İttihat ve Terakkicilere karşı bir tavır içindeki
Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlılarının da etkin
oldukları bu kargaşada Çerkeslerin zarar görmemesi için
İstanbul’dan Binbaşı Çerkes Sıtkı Getsev ve Mustafa
Butbay nasihat heyeti olarak gönderilmişse de istenilen
sonucu alamamışlardır. İşte böyle bir ortamda Ege’de
temeli atılan Kuva-i Milliye çalışmalarına, Çerkes Ethem
Beyin çağırışına uyup da en önce koşanlar yöre
Çerkesleridirler. Bu hususu Yunan tarihçileri de
açıkça yazmaktadırlar.
Yunanlıların ilerlemesini durdurduğu gibi Anadolu’yu bir
yangın gibi saran isyanların bir bir Ethem Bey
tarafından bastırılmasını takiben düzenli ordu
kuruluşuna geçildiğinde yaşanan krizler sonucu iradesi
dışında da olsa Ethem Bey’in geçiş protokolü ile
Yunanlılara teslim oluşundan sonra serbest bırakılan
adamları genellikle yöredeki köylerine geri
dönmüşlerdir. O ana kadar büyük fedakarlıklar gösteren
ve düşmanın karşısına ilk dikilen yöre Çerkeslerinin
aleyhinde bir hava hakim olmaya başlamıştır. Henüz
yayınlanmamış olan Ahmet Haratoka’nın anılarında da yer
aldığı üzere açıktan olmasa da Ankara’dan talimat
verilmiş görüntüsü içerisinde Çerkeslere karşı bir
sindirme politikası uygulanmaktadır.
Kara
Hasan ve Arnavut Çetelerinin terörü, Ahmet Anzavur’un bu
mıntıkada İstanbul Hükümeti lehine çalışmalara ve
isyanlara başlamış olması, kimi parayla kandırılarak
kimi de hatır zoru Anzavur’a uyan bir kısım Çerkesin ve
Ethem yanlılarının ekseriyetini oluşturduğu, adamı
olanların listelerden çıkartıldığı, sahipsiz ve
savunmasız bir çok Çerkesin listeye konulduğu, sağlıklı
olarak düzenlenmediğinde araştırmacıların mutabık
bulunduğu 150’likler listesine 1924 yılında genellikle
yöre insanları ve daha çok da Çerkesler alınarak
mükerreren cezalandırılmışlardır.
Lozan
Antlaşmasına göre af dışı bırakılan 150’likler listesine
alınan Çerkesler için dikkate alınan gerekçelerin
aynılarına ilaveten özellikle Bulgar göçmenleri başta
olmak üzere ekonomik ve sosyal yaşam düzeyi Çerkeslerden
geri olan diğer etnik kökenli köylülerin tahrikiyle ve
tarihte örneği az görülen bir uygulamayla, 150’likler
listesinin düzenlenmesinden bir yıl önce yöredeki 14
Çerkes köyündeki tüm insanlar suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk,
yaşlı-genç ayırımı yapılmadan cebren sürgüne
gönderilmişlerdir. Üstelik Başbakan Rauf Bey ve bir çok
Çerkes kökenli Paşanın varlığına rağmen. Çerkesler adeta
oyuna getirilmiş ve bazıları için ikinci, bazıları için
de üçüncü kez sürgün başlatılmıştır.
Savaştan galip çıkan Cumhuriyet Türkiye’sinin milliyetçi
kadrolarından bazılarının; Gönen, Manyas ve Bandırma’da
yerleşik Çerkesleri; Afyon, Sivas, Tokat, Urfa, Muş,
Bitlis, Konya ve Malatya taraflarına dağıtarak açıktan
söylenmese bile onları asimile etmeyi amaçladıklarında
bir mutabakat vardır. Sürgün uygulamalarının ilki 18
Aralık 1922 tarihinde Gönen’in Mürüvvetler (Çizemuğ
hable) köyüne tatbik edilmiştir. Topluca sürülen bu
köyle ilgili etkin bir tepkinin olmadığı görülünce de
diğer 14 Çerkes köyünün sürgün kararnamesi 2 Mayıs 1923
tarihinde uygulamaya konulmuştur. Her ailenin ancak bir
kağnı arabasının götürebileceği kadar eşyasını
alabileceği sınırlamasıyla başlatılan sürgünde,
Çerkesler mallarını yok fiyatına elden çıkarmak zorunda
bırakılmışlardır. Jandarmalar tarafından kuşatılan
köylere giriş-çıkışlar yasaklanmış, belirli alıcıların
insafına bırakılan satışlarda; normal fiyatı 200 lira
olan bir çift öküz en çok 30 liradan, koyunun çifti 7-8
liradan, en kaliteli atlar 20-25 liradan elden
çıkarılmıştır.
GÖNEN’E BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ
1-
Üçpınar köyü 28 Mayıs 1923 Pazartesi
2-
Muratlar köyü 5 Haziran 1923 Salı
3-
Armutlu (Sızıköy) 9 Haziran 1923 C.tesi
4-
Dereköy (Keçidere) 13 Haziran 1923 Çarşamba
5-
Çınarlı (Keçeler) 17 Haziran 1923 C.tesi
Not:
Gönen’in Çerkes köylerinden Karalar çiftliği, Bayramiç,
Hacı Menteş ve Ayvalıdere köyleri de tüm malları
sattırılmış ve göçe hazır vaziyette uzun süre
bekletilmişlerdir.
MANYAS’A BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ
1-
Boğazpınar (Mürüvvetler) Aralık 1922-Ocak 1923 arası
2-
Kızılkilise (Kızılköy) 7 Haziran 1923
3-
Yeniköy 7 Haziran 1923
4-
Dümbe (Tepecik) 7 Haziran 1923
5-
Ilıca (Ilıcaboğaz) 11 Haziran 1923 (Şimdi Susurluk’a
bağlı)
6-
Karaçallık 13 Haziran 1923
7-
Bolağaç 13 Haziran 1923
8-
Değirmenboğazı 21 Haziran 1923
9-
Hacıosman 21 Haziran 1923
Not:
Manyas İlçesine bağlı Işıklar, Hacıyakup, Süleymanlı,
Durak, Çakırca, Elkesen, Çavuşköyü, Kızık, Kulak,
Eskimanyas, Tatarköyü, Haydar, Esen, Ergili, Salur,
Hamamlı, Muradiye, Geyikler köyleri de mallarını hiç
fiyatına satmış olup hazır bekletilmişlerdir.
SÜRGÜNE TEPKİ
14
Çerkes köyünün sürgünü olayına karşı, kitle hareketi
olarak sayılabilecek bir tepki olmamıştır. Nitekim
Mürüvvetler köyünün göçürülmesi sırasında bir karşı
tepkinin olup olmayacağı adeta gözlemlenmiş, tepki
olmayınca da diğer köylerin göçürülmesi kararnamesi
yayınlanmıştır.
Buna karşın
değerli bir düşünür, yazar ve Kafkas milliyetçisi olan
MEHMET FETGEREY ŞOENU, peş peşe kaleme alıp Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne sunduğu iki önemli yazı ile
ferdi tepkisini ortaya koymuştur.
-Çerkes
Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.Meclisi’ne Sunu l.
(18
Ağustos 1923 tarihli ve 16 sahifeden ibarettir.)
-Çerkes
Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.M’ne Sunu 2
(15 Kasım 1923 tarihli ve 20 sahifeden ibarettir.)
Çerkeslerin bu ülke için yaptıkları, Türk topraklarında
Çerkes Devleti kurmak gibi bir amaçlarının olmadığı,
Çerkeslerin özellikleri, Sürgün sırasında yaşanan
ızdıraplar ve kayıplar, Meclisin ne yapması lazım
geldiği gibi oldukça geniş ve okunması, bilinmesi
gereken bu sunular sonucu yaşam boyu bir daha yayın
yapmamak gibi bir cezaya çarptırıldıysa da F.Şoenu
amacına ulaşmıştır. Çerkes aydınlarının (Rauf Orbay,
Hunca Ali Sait Paşa ve diğerleri) gayretleri de
eklenince sürgün olayı durdurulmuş ve bir yıl sonra per
perişan ve ellerinde bir şeyleri kalmamış durumda 14
köyün sakinleri önemli zayiatlarla (Sadece Üçpınar köyü
yollarda 45 zayiat vermiştir) köylerine geri
dönmüşlerdir. Ancak bu sefer de başka aksiliklerle
karşılaşmışlardır:
-Hacıosman
köyü örneğinde olduğu gibi köylerine Bulgar göçmenleri
yerleşmiş oldukları için onları evlerinden çıkartmakta
sıkıntılar çekilmiş ve evleri, bağ-bahçeleri talan
edilmiş bir manzarayla karşılaşmışlardır. Köy halkı
toplu olarak dönemeyince bir komşu köyde toplanıp
sayıları çoğalınca kendi köylerine geri gitmişlerdir.
-Dereköy
örneğinde olduğu gibi geri dönenler uzunca bir süre
kendi muhtarlarını dahi seçememişler. Kaymakamlıkça
atanan yöneticiler tarafından idare edilmişlerdir.
Ayrıca kendi düğünlerini milli oyunları ve mızıka ile
yapamamışlardır. Girişimde bulunanların mızıkaları
parçalanmış ve “Burası Rusya değil” diyerek düğünleri
dağıtılmıştır.
SÜRGÜNDEN ÜÇPINAR VE DEREKÖY’ÜN ÖYKÜLERİ
Sürgün söylentileri başladıktan kısa süre sonra köy
Jandarmalar tarafından kuşatılır ve tüm çevre köyleri
ile irtibatları kesilir, acele toparlanmaları talimatı
verilir. Geceden götürebilecekleri eşyalarını tamamlayan
köylüler eşyalarını arabalarına veya hayvanlara
yüklerler. Sabahın erken saatinde hayvanlar ve insanlar
karışık bir şekilde konvoyla köyden çıkarlar ve
Edincek’e kadar gidilir. Burada verilen molada erkekler,
çocuklar ve kadınlar ayrı ayrı öbekler halinde
toplandıktan sonra tümüne diz çöktürülür ve uzun süre
bekletilir. Mola sırasında, tuvalet ihtiyaçlarının
görülmesi bile Jandarma gözetiminde olabilmiştir.
Bir
süre sonra gelen bir habercinin ilgililerle görüşmesini
takiben konvoy tekrar yola koyulur ve Bandırma’ya kadar
gidilir. Burada insanlar ve hayvanlar karışık bir
vaziyette vagonlara doldurulup Balıkesir üzerinden
Afyon’a ulaşılır.
Afyon’da üç ay kalınır ve sonuçta tüm hayvanların
satılması talimatlanır ve gereği yapılır. Oradan
başlayan yolculuk önce Ulukışla’da iki ay molayla, sonra
da Niğde de bir ay mola verilerek kesilir ve nihayet bir
kısmı BOR’da bırakılır, geri kalanlar Malatya’ya
gönderilirler. Geri dönüş daha iyi koşullarda olmaz.
Nitekim Hatko ailesi örneğinde olduğu gibi yaya olarak
geri dönenler de olur. Giderken de gelirken de bir hayli
insan ölür ve onlar da öldükleri yerlere gömülürler.
Dereköylülerin sürgünü sırasında da ancak bir kağnının
alabileceği eşya yanlarına alabilecekleri kendilerine
tebliğ edilir. Hareket zamanı belli değildir. Jandarma
denetimindeki köyde adeta bir bit pazarı kurulmuştur.
Mallar yok fiyatına satılır ve nihayet 13 Haziran 1923
tarihinde yolculuk başlar.
Komşu
nahiye Sarıköy’e geldiklerinde nahiye halkı yollara
çıkıp Çerkeslerle alay etmeye başlarlar. Bunun üzerine
Thamateler gençlere talimat verir ve tüm gençler en
güzel elbiselerini giyerler ve içleri kan ağlarken
Sarıköy mızıka çalınıp düğün yapılarak geçilir. Bundan
sonra Sarıköylüler “Bu Çerkeslerle başedilmez, ölüme
bile düğün yaparak gidiyorlar” demek zorunda kalırlar.
İki
gün yolculuktan sonra Bandırma’ya varılır. Burada hayvan
nakil vagonlarına doldurularak önce Afyon’a sonra da
Konya’ya götürülürler. Birkaç ay burada kalırlar ve
nihayet Niğde’ye götürülürler ve burada çok yoksul bir
yaşamla bir yıllarını doldururlar. Daha perişan bir
halde de yakılmış ve yıkılmış köylerine geri dönerler.
Köyler topluca sürgüne gönderilirken, ayırım yapılmadığı
için izinli askerler, Kurtuluş Savaşı şehitlerinin ve
gazilerinin eş ve çocukları, asker aileleri gibi çok
sayıda insanın itirazları ve hak arama istemleri
dinlenilmediği için sonradan durumları anlaşılınca
serbest bırakılmışlarsa da bin bir ızdırabı yaşamak
zorunda bırakılırlar ve döndüklerinde de mal varlıkları
kalmayan fakir insanlar durumuna düşerler.
Bu
gün aynı köylerde yaşayan ve sürgün olayını çocukken
yaşamış olan yaşlılar mevcuttur. Ne var ki olayları
anlatmaktan ve yazılmasına katkıda bulunmaktan adeta
çekinmektedirler. Kendilerine sebebi sorulduğunda
verdikleri cevaplar birbirine benzemektedir ve özetle
şöyledir: “Sizler şanslı ve rahat nesillersiniz. Yüce
Tanrımız bizim çektiklerimizi hiç kimseye yaşatmasın.
Jandarma dipçiği nedir bilmeyenlerin bizi anlaması
oldukça zordur. Lütfen mazur görün...”
[Bu yazı Sn. İzzet Aydemir’in gönderdiği belge ve
yazılardan kısaltılarak hazırlanmıştır.]