Sürgün ve
Soykırım; Kuzey Kafkasya insanının belleğinde acı ile
yer etmiş iki sözcüktür. Sözlüklere baktığımızda Sürgün
(Tehcir): “1-Ceza olarak belli bir yerin dışında veya
belli bir yerde oturtulan kimse veya topluluk, 2-Bu
biçimde sürülme işi ve bu işin sonucu” şeklinde
tanımlanmaktadır. Soykırım (Genocide): “Bir insan
topluluğunu, ulusal, dinsel, politik vb sebeplerle yok
etmek” olarak tanımlanmaktadır.
Tarih boyunca
pek çok dış saldırılara uğrayan “Kafkasya’da 18 ve 19.
yüzyıllarda yoğunlaşan Çarlık Orduları saldırılarına
direnmeye çalışan Çerkes boyları, 19. yüzyılın ilk
yarısında, dönemin en güçlü devletlerinden olan Çarlık
Rusyası’na karşı çok kanlı bir biçimde vatanlarını
korumayı sürdürmeye çalışmışlar ise de, yüzyılın ikinci
yarısında çok büyük kayıplar vererek güçsüz
düşmüşlerdir. İşgal edilen tarihi topraklardan sürülen
halk, Osmanlı topraklarına sığınmaya başladı, sürgünün
en yoğun dönemi 1863-1864 yılları oldu. 21 Mayıs 1864’te
sürgün Çerkes nüfusunun %80’ini kapsar düzeye ulaştı.
Kuzey
Kafkasya’dan Çerkeslerin sürülmesi olayı Dünya tarihinin
en büyük trajik olaylarından biridir. O günkü koşullarla
hiç de yeterli olmayan Rus, Osmanlı ve İngiliz
gemilerine adeta istif edilen Çerkesler, Karadeniz’deki
Osmanlı limanlarına, liman olmayan boş alanlara,
özellikle de Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna
yöreleri ile İstanbul ve Ege adalarına döküldüler.
Sürgüne uğrayıp vatanını terk eden nüfusun 1.500.000
civarında olduğuna ilişkin bir mutabakat vardır. Bu
nüfusun %30 kadarı açlık, hastalık ve deniz kazaları
nedeni ile yollarda telef olmuştur. Halen Anadolu’nun
değişik yörelerinde toplu Çerkes mezarlıklarına
rastlamak olasıdır.
Sürgün
yaşamında, uygulanan iskan politikaları doğrultusundaki
dağınık yerleşim, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması
ile tam bir parçalanmaya dönüşmüştür. Başlangıçta
yalnızca coğrafi uzaklık anlamına gelen dağınıklık, bu
kez ülkeler arası bir boyut kazandı. Sürgündeki Çerkes
halkı Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak,
Lübnan, Kuweit, Libya, Yunanistan, Makedonya,
Kosova’da ve buralardan göç etmiş olarak da Amerika ve
Avrupa’da, daha doğrusu dünyanın kırktan fazla ülkesinde
yaşamak zorunda bırakıldı. Bu parçalanmış yaşam
biçimi Çerkes halkının özgün kültürünü, dilini hızla yok
olma sınırına yaklaştırmaktadır. Oysa Kafkasyalıların
ulusal ve kültürel dinamikleri, özellikle
atayurtlarına karşı duydukları özlem, hiçbir zaman
sönmemiştir. Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız
Sürgün ve Soykırım sözcüklerinin taşıdığı acılardan,
getirdiği yıkımlardan hemen sonra umut, aydınlık ve
gelecek için halkımızın bel bağladığı sözcük ise
“Dönüş”tür. 1864 büyük sürgününün hemen arkasından
atayurduna dönüş düşüncesi Çerkes insanının büyük
İDEA’sı olmuştur. Bu düşüncenin hiç kesintiye uğramadan
yaşatıldığı ve günümüz kuşaklarına ulaştığı gerçeğinin
birçok kanıtı vardır.
Atalarımızın
Osmanlı topraklarına yerleşerek yaralarını sarmasından
hemen sonra, örgütlenmeye başladığını, atayurduna
kavuşmak fikirlerini yaymak için Ğuaze gazetesini ve
daha başka yayınları çıkarttığını, Çerkes Teavun
Cemiyeti’nin bu konuda çalışmalar yaptığını, zamanın
padişahına dönüş için resmi başvuruların yapıldığını, bu
konuda yoğun çaba harcandığını belgelerle bilmekteyiz.
Hiçbir zaman
sönmeyen, Atayurduna dönüş ateşi, cumhuriyetin ilk
yıllarında, Tek Parti Yönetimi döneminde küllenmek
zorunda idi. Bırakınız dönüş sözcüğünü, coğrafya ismi
olan “Kuzey Kafkasya” sözcüğü bile kullanılamadığı için,
cumhuriyet döneminde ilk kurulan derneğimizin adı “Dost
Eli Yardımlaşma Cemiyeti” idi. 1961 Anayasasının
getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda,
1961 yılında Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği
kuruldu. Bu tarihi, diğer derneklerimizin kuruluşu
izledi. Giderek 1970’ten itibaren atayurdu ile yazışma,
haberleşme, tek tük de olsa ziyaretler başlayınca
1920’li, yıllardan başlayarak küllenmiş olan Dönüş Ateşi
yeniden parladı. Yeniden umut oldu, hasretle sözü edilir
oldu. Kuzey Kafkasya ile ilgili bilgileri, ilk ciddi
yazıları, saygıdeğer büyüğümüz İzzet Aydemir’in
çıkarttığı “Kafkasya-Kültürel Dergi”de bulmaya başladık.
1970’li yıllarda tamamen amatörce bir deneme olarak
yayımlanan “Kamçı” gazetesi 12 Mart ara rejimi nedeni
ile 12 sayılık deneme süresini tamamlayamadan 7.
sayısından sonra yayınını durdurmak zorunda kaldı.
Ankara’da çıkartılan “Nartların Sesi” gazetesi de aynı
akıbete uğrayarak 12 Eylül hareketi ile kapatıldı. Bu
iki küçük gazetede yine atayurt ve ürettiği kültür,
diasporadaki sorunlar, atayurda duyulan özlem yoğun bir
biçimde izlenmiştir. Bu arada Dönüş Düşüncesi’ni daha
detaylı bir biçimde işleyen, daha profesyonelce
yaklaşımlar öneren Yamçı Gazetesi varılması gereken
hedef olarak “Çerkes halkının kendi topraklarında
kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğu, Dönüş’ün
bu anlamda Çerkes halkının kendi kaderini tayin etmesi
olduğu” ilkesinden hareketle en kısa zamanda
dönebilecek herkesin atayurduna dönmesini göstermiştir.
Bu fikir bugün de zaman zaman çeşitli yayın organlarında
yer almaktadır.
Bu
açıklamalardan sonra, saygıdeğer panel katılımcılarının
kendi yorumlarına, duygularına, düşüncelerine yorumsuz
bir biçimde bazı uluslararası belgelerin konuyu
ilgilendiren bölümlerini sunmanın yararlı olacağı
inancındayım;
I- Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu’nun 10.12.1948 tarihinde
ittifakla ve 217 sayılı kararı ile kabul ettiği “İNSAN
HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ” 6.4.1949 tarih ve 3/9119
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye’de de ilan
edilmiş, 29.5.1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Türk İç Hukuku haline
gelmiştir.
1.
Beyannamenin 1. Maddesi: “Bütün insanlar hür,
haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve
vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik
zihniyeti ile hareket etmelidirler.”
2.
Beyannamenin 2/1. Maddesi: “Herkes ırk, renk, cins,
dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli
veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer
bir fark gözetilmeksizin işbu beyannamede ilan olunan
tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade
edebilir.”
3.
Beyannamenin 8. Maddesi: “Her şahsın kendisine
anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı
muamelelere karşı fiili netice verecek şekilde milli
mahkemelere müracaat hakkı vardır.”
4.
Beyannamenin 12. Maddesi: “Hiçkimse özel hayatı,
ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi
karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz
kalamaz. Herkesin bu tecavüz ve karışmalara karşı kanun
ile korunmaya hakkı vardır.”
5.
Beyannamenin 13/1. ve 13/2. Maddeleri: “Herkes
herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe
seyrüsefer ve ikamet eylemek hakkına haizdir.”
“Herkes, kendi
memleketi de dahil olduğu halde, herhangi bir memleketi
terk etmek ve memleketine tekrar dönmek hakkına
haizdir.”
6.
Beyannamenin 19. Maddesi: “Her ferdin fikir ve ifade
hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü
rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis
olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak,
elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir.”
7.
Beyannamenin 28. Maddesi: “Herkesin işbu beyannamede
derpiş edilen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini
sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı
vardır.”
8.
Beyannamenin 30. Maddesi: “İşbu beyannamenin hiçbir
hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir
devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden
bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye
herhangi bir hak getirir mahiyette yorumlanamaz.”
II- Avrupa
İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Sözleşmesi:
Avrupa
Konseyi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan
ettiği hak ve hürriyetlere kendi üyeleri tarafından
fiilen riayet edilmesini sağlamak maksadıyla “İNSAN
HAKLARINI VE ANA HÜRRİYETLERİNİ KORUMAYA DAİR
SÖZLEŞME”yi hazırlamış, bu sözleşme 4.11.1950 tarihinde
Roma’da imzalanmıştır. Sözleşme 3.9.1953 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne
sonradan ilave edilen haklar ve hürriyetlerle ilgili ek
protokol 20.3.1952 tarihinde Paris’te imzalanmış ve
18.5.1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye 10
Mart 1954 tarih ve 6366 sayılı kanunla bahis konusu
sözleşme ve ek protokolü onaylamıştır. Onay belgesini
18.5.1954 tarihinde Avrupa Konseyi’ne sunmuştur. Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı’nın zorunlu
yetkilerini tanıyan beyanlarını ise önceden yapmamıştır.
Örneğin, kişisel başvuru hakkı ve benzeri bazı maddelere
önce çekince koymuştur. Türkiye’de sözleşmeye karşı
ilginin artması, Türkiye’nin ilk kez bireysel başvuru
hakkını 28.1.1987 tanıması sonucunu getirmiştir.
20.1.1990 tarihinde de Divan’ın zorunlu yargı yetkisini
tanımıştır.
1.Sözleşmenin
1. Maddesi: “Yüksek akit taraflar, kendi kaza
haklarına tabi bir ferde işbu sözleşmenin birinci
faslında tarif edilen hak ve hürriyetleri tanırlar.”
2.Sözleşmenin
2. Maddesi: “Hiçkimse işlendiği zaman milli veya
milletlerarası hukuka göre bir suç teşkil etmeyen bir
fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez.”
3.Sözleşmenin
8/1. Maddesi: “Her şahıs hususi ve ailevi hayatına,
meskenine ve muhaberatına hürmet edilmesi hakkına
maliktir.”
4.Sözleşmenin
11/1. Maddesi: “Her şahıs asayişi ihlal etmeyen
toplantılara katılmak ve başkaları ile birlikte
sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatini korumak üzere
sendikalara girmek, hakkı dahil olmak üzere, dernek
kurmak hakkına haizdir.”
5.Sözleşmenin
14. Maddesi: “İşbu sözleşmede tanınan hak ve
hürriyetlerden, istifade keyfiyeti, bilhassa cins, ırk,
renk, dil, din, siyasi ve diğer kanaatler, milli ve
sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, servet,
doğum veya herhangi bir durum üzerine müesses hiçbir
tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır.”
6.Sözleşmenin
64. Maddesi “Bu sözleşmenin imzası veya tasdik
belgesinin tevdii anında her devlet sözleşmenin muayyen
bir hükmü hakkında, o zaman kendi ülkesinde mer’i olan
bir kanun bu hükme uygun bulunmaması nisbetinde ihtirazi
kayıt koyabilir. İşbu madde umumi mahiyette ihtirazi
kayıtlar konulması, selahiyetini bahşetmez.”
III- Helsinki
Avrupa Güvenliği ve İşbirliği Konferansı:
3 Temmuz
1973’te Helsinki’de başlayıp, 18 Eylül 1973’ten 21
Temmuz 1975’e kadar Cenevre’de çalışmalarını sürdüren ve
30-31 Temmuz-1 Ağustos 1975’te üst düzeyde yeniden
Helsinki’de toplanıp belgelerin onaylanması ile
sonuçlanan uzun ve zorlu bir çalışmanın son halkasıdır.
33 Avrupa devleti ile ABD ve Kanada katılmıştır. Katılan
devletlerin devlet ya da hükümet başkanlarınca onaylanan
“Nihai Belge”de yer alan ve konumuzu ilgilendiren
bölümler şöyledir:
1. “VII.
Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüklerini de kapsar
bir şekilde insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı”
2. “VIII.
Halkların haklarının eşitliği ve kaderlerini
kendilerinin saptamaları hakkı”
3. “Ulusal
azınlıklar veya bölgesel kültürler; katılan devletler,
eğitimin türlü alanlarında aralarındaki işbirliğine,
ulusal azınlıkların veya bölgesel kültürlerine
bulunabileceği katkının bilinci ile, ülkelerinde böyle
azınlıklar veya kültürler varsa, bu katkıyı üyelerinin
yasal çıkarlarını göz önünde tutarak kolaylaştırmak
niyetindedirler” denmiştir.
IV. Yeni Bir
Avrupa İçin Paris Yasası:
1975 yılında
Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanması ile başlayan ve
bloklar arası gerginliğin bütün ağırlığı ile devam
ettiği bir dönemde büyük umutlar bağlanan Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süreci 19-21 Kasım 1990
tarihinde 34 üye ülkenin katılımıyla toplanan Paris
Zirvesi ile noktalanmış; soğuk savaşı resmen sona
erdirerek Avrupa için barışa, temel hak ve hürriyetlere,
karşılıklı anlayış ve işbirliğine dayalı, demokratik bir
geleceğin ana hatlarını üye ülke devlet ya da hükümet
başkanlarının imzaladığı Yeni Bir Avrupa İçin Paris
Yasası ile tescil edilmiştir.
Yasanın
konumuz açısından önem taşıyan bölümleri şöyledir:
1. “İnsan
Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı
bölümün “Ayrım Gözetmeksizin Herkesin” alt başlıklı
beşinci paragrafı: “ayrım gözetmeksizin herkesin
düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade
hürriyetine, örgütlenme ve toplantı düzenleme
hürriyetine, seyahat hürriyetine sahip olduğunu”
2.Yine aynı
bölümün 9. paragrafında “ulusal azınlıkların etnik,
kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal
azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerinin ayrıma
tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle,
hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye
hakları olduğunu teyid ederiz”
3.“Taraf
Devletler Arasında Dostane İlişkiler” başlıklı bölümün
8. paragrafının son kısmında “halkların eşit haklara
sahip olduklarını ve Birleşmiş Milletler Yasası ile
uluslararası hukukun devletlerin toprak bütünlüklerini
konu alanlar dahil, ilgili normlarına uygun olarak,
kendi kaderlerini tayin hakkına sahip bulunduklarını
tekrar teyid ederiz” denilmektedir.
Bütün bu
uluslararası belgeler Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler
Birliği (şimdi onların halefi olan Rusya Federasyonu ve
Gürcüstan) için iç hukuk haline gelmiş ve yürürlükte
bulunan yasalar gibi geçerli kurallar olmaktadır.
Uluslararası
belgelerden sonra, dilerseniz bir nebze de Rusya
Federasyonu’nda ve Kuzey Kafkasya’da “Dönüş” fikri
doğrultusunda meydana gelen değişikliklere bir göz
atalım.
I. Bugünkü
Rusya, Çerkes halkının 19. yy.’da Kafkasya
savaşlarındaki mücadelesinin, kendi bağımsızlık ve
özgürlük mücadeleleri olduğunu, ayrıca savaşların
doğurduğu, olumsuz sonuçların giderilmesi gerektiğini
kabul etmiştir. Kafkas savaşlarının sona ermesinin 130.
yıldönümü olan Mayıs 1994’te Rusya Federasyonu Devlet
Başkanı Boris Nikolayeviç Yeltsin’in Kafkas halklarına
hitaben yayınladığı bildiride bu gerçekler açıkça ifade
edilmiştir. Bu başarı Kuzey Kafkasya’daki
cumhuriyetlerimizin yöneticilerinin başarısıdır.
Ayrıca Rusya
Devlet Duması (parlamento)nın 8 Aralık 1995 tarihinde
kabul ettiği “Rusya Diasporası’na Yardım ve Soydaş
Haklarının Korunması”na ilişkin deklarasyonda da bu
gerçekler bir kez daha ifade edilmekte ve
onaylanmaktadır. Bu deklarasyonun tamamı, Adığey
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Aslan Carım’ım dünyada
yaşayan tüm soydaşlarımıza seslenişi, Rusya Federasyonu
Yüksek Meclisi’nce çıkartılan 28. 11. 1991 tarihli,
1948-1 sayılı kanunun “Rusya Federasyonu Vatandaşlığı”
hakkındaki 19. maddesi, Adığey Cumhuriyeti anayasasının
konuyla ilgili 10. maddesi, Adığey Cumhuriyeti
Parlamentosu’nun 29 Mayıs 1997 tarihinde kabul ettiği
“Adığey Cumhuriyeti’nin Anayurda Dönüş Yapanlar (Repatriant)
Kanunu”nun tamamı, Adığey Cumhuriyeti’nde yaşayan Dönüş
Yapanların Kimi Yasal Haklarına İlişkin Adığey
Cumhuriyeti Başkanlık Kararnamesi, (3.11.1997 tarih ve
258 sayılı) bu kararnamenin eki olan Repatriant
Belgesi’nin bir örneği, Adığey Cumhuriyeti’nin 17.7.1996
tarihli ve 100 no’lu Başkanlık Kararnamesi’nin eki olan
“Adığey Cumhuriyeti’ne Gelenlerin Oturum Hakkı Elde
Edebilme Usuller Hakkında Yönetmelik” gibi bütün bu
belgeler Ruşça, Çerkesçe, Türkçe ve Arapça olarak
toparlanıp bir kitapçıkta basılmış ve diasporadaki
kuruluşlarımıza gönderilmiştir. Bütün bu belgeler zaman
zaman KafDer Bülten ve Nart Dergisi’nde yayımlanmıştır.
Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler bu detayları
KafDer Genel Merkezi’nden öğrenebilecektir. Aslında
bütün bu belgelerin bir kitapçık halinde yayımlanmasının
da gerekeceği inancındayım. Çok uzun zaman alacağı için
bu konuşmamda detaylarına giremeyeceğim tüm bu
belgelerin Adığey Cumhuriyeti’nce hazır hale getirilmesi
“Dönüş”ün Atayurdu cephesi açısından büyük bir aşamadır.
Aynı hazırlıkların diğer cumhuriyetlerimizce de en kısa
zamanda ele alınarak Adığey Cumhuriyeti düzeyine
getirilmesi dileğimi belirtmeden geçemeyeceğim.
Dönüş’ün
hukuksal altyapısı olan bütün bu belgeler yeterince
diasporada yaşayanlara duyurulabilmiş değildir. Bu
önemli görevin yerine getirilmesinde Kafkas Derneği
Genel Merkezi’ne ve şubelerine büyük görevler
düşmektedir, öte yandan bütün bu belgelerin vatandaşı
olmakla gurur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığını yitirmeksizin Kafkasya’ya dönüş olanağını
sağlar mahiyette hazırlanmış olması sevindiricidir.
Dönüş
Düşüncesi ve eyleminin Atayurdumuz cephesinden
hazırlanan bu altyapısını açıkladıktan sonra, çok önemli
bir başka uluslararası belgeden bahsetmeden
geçemeyeceğim.
Birleşmiş
Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Azınlıkların
Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt Komisyonu’nun
28 Ağustos 1997’de aldığı 1997/31 sayılı kararı, özetle
“tüm devletlerden kendi yurdu veya daha önce yaşadığı
bölgeye dönüş hakkının uygulanması ve yaygınlaşmasının,
mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilenlerin
acılarının engellenmesi ve sorunlarının çözümü için en
önemli araçlardan biri olduğu gerçeğini göz önüne alarak
….. Tüm devletlerden dönüş hakkına ve vatandaşlık
hakkına saygı duymalarını ve bunları desteklemelerini
ister.” hükmünü getirmiştir. Bu önemli belge Nart
Dergisi’nin Eylül-Ekim 1998 tarihli 9. sayısında
yayımlanmıştır.
Buraya kadar
anlatmaya çalıştığımız ulusal ve uluslararası
belgelerde, hukuk normlarda açıkça yer alan “Dönüş”
dışında Çerkes halkının asimilasyon bataklığından
kurtarılmasını sağlayacak farklı hiçbir görüş hala
üretilememiştir; üretilmesi de mümkün değildir.
Dönüş olayı iki açıdan önemi artarak halen gündemdedir:
1. Kuzey
Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizin demografik sorunlarını
çözerek güçlenmelerini sağlamak için tek yol hangi
aşamalardan hangi engellerden aşarsa aşsın, Dönüş’tür.
Dönüş’ün Atayurdu kanadında hukuksal altyapısını
oluşturan yukarıda sözünü ettiğimiz düzenlemelere emeği
geçen başta Sayın Cumhurbaşkanı Aslan Carım ve bugün
mutlu ve kıvanç dolu bir yaşamı atayurdunda sürdüren
dönüşün ilk temsilcileri sevgili arkadaşlarımıza
şükranlarımı sunuyorum.
2. Çok hızlı
bir biçimde yok olmakta ivme kazanan diaspora
Çerkeslerinin ve diasporadaki Çerkes kültür
ürünlerinin atayurduna dönüşü bu açıdan da daha acil ve
zaruri olmaktadır.
Geldiğimiz bu
aşamadan sonra bence yapılması gereken dönüş fikrini
yeniden tartışmak değil, dönüşü hızlandıracak sağlıklı
politikalar üretmektir. Dönüşün altyapısını oluşturacak
sosyo-ekonomik girişimleri realize etmektir.
Toplumumuzun diaspora kesimindeki yeni örgütlenmelerin
bu anlamda ele alınması gerekmektedir.
Tüm
derneklerimize, kurulu veya kurulmakta olan
vakıflarımıza, tüm bireylerimize bu yolda zor ve o denli
de kutsal olan görevler düşmektedir. Atayurdumuza dönüş
için çıktığımız kutsal yolumuzun kutsal, aydınlık,
pürüzsüz olması dileğiyle hepinizi saygıyla selamlar,
teşekkür ederim.