Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin durumunu ve varoluş
sorunlarını anlayabilmek için öncelikle genel olarak
farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkesler, sonra da özel
olarak Türkiyeli Çerkesler üzerine önemli olduğunu
düşündüğüm bazı belirlemelerde bulunulması
gerekmektedir.
Her
şeyden önce, Çerkeslerin diasporik bir halk olduğunun
bilinmesi önemlidir. Kısa bir hatırlatma yapılarak
söylenirse, Çerkesler 134 yıl önce, yüzyıl kadar süren
bir bağımsızlık savaşının arkasından, dalga dalga
gerçekleşen sürgünlere uğrayarak, eski Osmanlı
topraklarının bir ucundan diğerine (Balkanlara ve
Rumeliye, Anadolu’ya ve bugün Cezayir, Suriye, Ürdün,
İsrail olarak bilinen topraklara), dağıtılıp, yerleşime
tabi tutulmak üzere anayurtlarından koparılmışlardır.
Bugün ise 40’dan fazla ülkede dağınık olarak
yaşamaktadırlar. Prototip diasporik toplum örneği
sayılan Musevilere ek olarak, tıpkı Filistinliler,
İrlandalılar, Afrikalılar gibi Çerkesler de bu tip
toplulukları tanımlayan ayırt edici özelliklerin çoğunu
taşımaktadırlar:
SORU 1: Çerkesler,
diasporik toplulukların hangi özelliklerini
göstermektedir?
Çerkesler öncelikle anayurtlarından istekleri dışında
koparılarak, birden fazla ülkede dağınık olarak yaşamak
zorunda kalmışlar, buna karşılık anayurtlarına ilişkin
kollektif hafızalarını ve mitleştirilmiş bir tasavvuru
korumuşlardır. İkinci olarak, bu kollektif hafıza ve
tasavvur, anayurtla hiç ilişki kurulamadığı zamanlarda
bile ortak kültürel kimliklerini beslemeye,
yeniden-üretimini sağlamaya devam etmiştir. Üçüncü
olarak, sürgün edildikleri coğrafyalarda anayurtlarına
bir gün geri dönecekleri umudunu hep canlı tutmuşlar,
dahası koşullar uygun olduğunda bunu gerçekleştirmeye de
başlamışlardır. Son olarak da; uzun yıllar
birbirlerinden ayrı düşmüş olmalarına ve karşılaşma
fırsatını yakın zamanlara kadar çok az elde edebilmiş
olmalarına rağmen, farklı farklı coğrafyalarda yaşayan
Çerkes toplulukları aralarındaki benzerlikler ile
dayanışma ve yakınlık duygularını koruyabilmişlerdir. Bu
arada bu son iki nokta açısından özellikle 1990’lı
yıllardan itibaren daha önce hiç olmadığı kadar önemli
adımlar atıldığı belirtilmelidir. Diaspora Çerkeslerinin
Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan ile gösterdikleri
dayanışma, yine benzeri bir dayanışma ile Kosova’daki
Adığelerin anayurtlarına
dönerek yerleşmelerinin sağlanması, diğer yandan Dünya
Çerkes Birliği’nin kurulması bunun en önemli
göstergeleridir.
SORU 2: Diasporik
bir toplum olmak Çerkeslerin kültürel kimliklerini ne
şekilde etkilemiştir?
Kollektif kimliklerin biçimlenmesinde
mekanın/coğrafyanın önemli bir rolü vardır. Bütün
kollektif kimlikler bir yer’den/coğrafyadan veya bir
yer/coğrafya için konuşurlar. Bu açıdan bakıldığında
diasporik bir topluluk olduğunu belirttiğimiz
Çerkeslerin kollektif kimliği, hem bir
yerden/coğrafyadan konuşmaktadır, hem de bir
yer/coğrafya için konuşmaktadır. Bir metaforla
söylenirse, Çerkesler ayaklarıyla bir coğrafyada
durmakta, yürekleriyle bir başka coğrafyaya
uzanmaktadırlar. Böylelikle, üzerinde durdukları
–yaşadıkları coğrafya ile, gönülleriyle uzandıkları yani
bir gün dönmek ya da en azından bir kez görmek umudu
taşıdıkları coğrafya- yani anavatanları, Çerkeslerin
kollektif kimliğinin iki coğrafik dayanağını
oluşturmaktadır. Dolayısıyla Çerkes kültürel kimliği
diye bir şeyi anlayabilmemiz için, Çerkeslerin, üzerinde
yaşadıkları coğrafyalar ile, hep hayallerini süslemiş
olan anayurtlarıyla olan ilişkilerinin karşılıklı
dinamiklerinin iyi anlaşılması gerekmektedir.
SORU 3: Çerkeslerin
üzerinde yaşadıkları coğrafyalarla ilişkileri nasıl
olmuştur? Yüz yıldan fazla bir süredir farklı
coğrafyalarda, dolayısıyla farklı tarihselliklerde
yaşayan Çerkesler için ortak bir kültürel kimlikten söz
edebilmeye imkan var mıdır?
Öncelikle, yurtlarından edilmiş olmanın Çerkesleri adeta
kollektif bilinç altlarına işlemiş bir korkuyla,
üzerlerinde yaşadıkları topraklara en az kendilerini o
toprakların asıl sahibi sayanlar kadar- sahip çıkmak
durumunda bıraktığı söylenebilir. Buna tarihten birçok
kanıt gösterilebilir, ama en tipik olanı gerek
Ürdün’deki gerekse Türkiye’deki Çerkeslerin bu iki
ülkenin kuruluşunda sayılarıyla hiç de orantılı olmayan
bir katılımla oynamış oldukları aktif roldür. Ancak en
azından Türkiyeli Çerkesler söz konusu olduğunda,
Çerkeslerin diasporik toplumlara özgü olduğunu
düşündüğüm bir kabullenilme duygusu ve yeniden yerinden
edilmek korkusuyla davranarak gösterdikleri bu
sahiplenmenin, onların yine de Türkiye’nin ulusal inşa
sürecinin belirli bir evresinden sonra ötekileştirilerek
dışlanmalarını önlemedği de belirtilmelidir.
İşte
farklılıkların kimliklenmesinin temeli olan bu
ötekileştirilme süreçlerinin dinamikleri ve bu
dinamiklerin Çerkeslerin üzerinde yaşadıkları ülkeden
ülkeye gösterdikleri değişiklikler, Çerkeslerin farklı
coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan kimlikler
geliştirmelerine neden olmuştur. Bu nedenle, diasporada
yaşayan bütün Çerkeslerin kendilerini birbirinin tıpatıp
aynısı olan tariflerle tanımladıklarını söyleyebilmek
mümkün değildir (kaldı ki, aynı coğrafyada yaşayanlar
bile Çerkeslik kimliğine aynı tarifler üzerinden
tutunmamaktadır). Başka türlü söylenirse, diaspora
Çerkesleri, üzerine yerleştikleri coğrafyalarda yaşanan
farklı farklı modernleşme ve uluslaşma süreçlerinin
etkileriyle, birbirlerinden farklı vurgular taşıyan
kimlikler geliştirmek durumunda kalmışlardır. Nitekim,
bu vurgu farklılıkları diaspora Çerkeslerinin
birbirleriyle karşılaşmalarında, ilk karşılaşma anının
coşku ve heyecanı biraz geçtikten sonra kendisini
göstermekte, hatta bazen “kimin daha çok Çerkes olduğu”
bile gizliden gizliye tartışmaya açılmaktadır.
Ancak, burada hemen önemli bir noktanın daha altının
çizilmesi gereklidir. Diasporalı olmak nasıl bir yandan
Çerkeslerin farklı coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan
kimlikler geliştirmesine neden olmuşsa, diğer yandan da
yüzyılı aşkın bir süredir anayurtlarından ve
birbirlerinden ayrı düşmüş ve zaman zaman birbirleriyle
hiçbir ilişki kuramamış olmalarına rağmen ortak
aidiyetlerini koruyabilmelerine de neden olmuştur. İlk
bakışta paradoksal gibi görünen bu durum, diaspora
Çerkeslerinin kimlik tariflerinin ikinci coğrafi temeli
olan anayurtlarıyla kurmuş oldukları ilişkinin
dinamiklerine yakından bakıldığında ancak anlaşılabilir
hale gelebilir.
SORU 4: Anayurdun
Çerkeslerin kültürel kimliklerinin tarif edilmesinde
yeri nedir?
Çerkesler bütün diaspora halklarında belirli ölçülerde
rastlanabileceği gibi, zorla koparıldıkları anayurt
topraklarını mitleştirmişlerdir. Nitekim, diasporadaki
Çerkeslerin edebiyattan resme kadar bütün kültürel
üretimlerine bakıldığında bu mitleştirmenin izlerini
görmek mümkündür. Bunun iki nedeni vardır. İlk olarak,
Çerkesler yerleştikleri topraklarda ötekileştirildikleri
ölçüde kimliklerini tarif edebilecek hiçbir pozitif
referans üretemeyecek duruma düşmüş ve farklılıklarını
tarif etmelerini sağlayacak özdeşleşmeyi kendileri için
adeta yön bulmaya yarayan kutup yıldızı işlevi gören
anayurtlarıyla gerçekleştirmişlerdir. Anayurdun Çerkes
kimliğinin tarifinde referans alınan bir
merkez
olmayı sürdürmesinin ikinci nedeni ise, çok zengin bir
sözlü kültüre sahip olan Çerkeslerin anadillerinin,
-Rusçanın baskısına rağmen- sadece anayurtta yazılı dile
dönüştürülebilmiş olmasıdır. Anayurt ancak böylelikle,
Çerkeslerin kollektif hafızalarının belgeleyicisi ve
aktarıcısı, dolayısıyla da
Çerkes kimliğinin yeniden-üretiminin doğal merkezi olma
özelliğini
hep
sürdürebilmiştir. Dolayısıyla, anayurt, Çerkesler için,
ona erişimin en zor olduğu zamanlarda bile kollektif
kimliklerini besleyen
yegane kültürel merkez
olmaya devam etmiş, diaspora coğrafyası ise hiçbir zaman
Çerkes kimliği için anayurda eşdeğer özgünlükte kültürel
yeniden-üretim merkezi oluşturamayarak, onun karşısında
hep
çevre
olarak kalmıştır. İşte bu nedenle biz bugün farklı
coğrafyalarda farklı vurgular kazanmakla birlikte,
diasporadaki bütün Kuzey Kafkasyalı toplulukları ifade
eden bir üst aidiyeti anlatan Çerkes kültürel
kimliğinden söz edebiliyoruz. Nitekim, bu aidiyet
dolayısıyla Çerkesler bugün, dünyanın neresinden
olurlarsa olsunlar birbirleriyle karşılaştıklarında,
ortak dillerini konuşamadıkları durumlarda bile, başka
paylaşımlar üzerinden birbirlerini tanıyabilmekte,
birbirlerine yakınlık/sıcaklık duyabilmekte, en önemlisi
daha önce de belirttiğim gibi Abhazya, Güney Osetya
meselelerinde olduğu gibi somut dayanışma örnekleri
gösterebilmektedirler.
Sonuç
olarak özetle söylersek, diasporalı olmak, Kuzey
Kafkasyalı toplulukların bir yandan üzerinde yaşanan
ülkelerin dinamiklerine bağlı olarak kollektif
kimliklerini Ürdün’de, Türkiye’de ya da Suriye’de farklı
farklı vurgularla kurmalarına, diğer yandan
anavatanlarının kendileri için bir kutup yıldızı işlevi
görmesinden ötürü, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar
ortak kültürel aidiyetlerini korumalarına yol açmıştır.
Buradan hareketle Çerkeslerin varoluş sorunu açısından
önemli bir sonuca varılabilir ve anayurtla
diasporadakilerle yakın ilişkiyle dayanışma içinde
olunmazsa asimilasyonun kaçınılmaz olacağı söylenebilir.
Bu durumda ise, diasporadakileri ve anayurtlardakileri
birlikte kucaklayan bir ad olarak Çerkeslik kimliğine
sahip çıkmak önemli bir varoluş projesi haline
gelmektedir.
SORU 5: Çerkes
kimliğinin diasporadakileri ve anayurtlardakileri
kucaklayan bir kimlik projesinin adı olması ne demektir?
Çerkes adı
belirli bir etnikliğe işaret ediyor olmasına rağmen, 134
yıldır diasporada yani birbirlerinden farklı tarihsel ve
siyasal coğrafyalarda yaşıyor olmalarına rağmen,
yerleştikleri ülkelerdeki yerli topluluklar karşısında
farklılıklarını, ortak bir geçmiş ve anavatanla, sürgüne
ilişkin belleklerini, bir ölçüde de dillerini korumayı
sürdürebilmiş Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların
paylaştıkları bir aidiyeti,
kültürel kimliği
anlatmaktadır. Başka ifadeyle, diasporada yaşayanlar söz
konusu olduğunda Çerkeslik, anayurt Kuzey Kafkasya’daki,
sadece
Adığeleri
ifade edecek biçimde daraltılmış kullanımından farklı
bir anlam genişliğine kavuşmaktadır ve kanımca böyle bir
kullanım da gereklidir. Çünkü, diasporadaki Kuzey
Kafkasya’lı toplulukların var oluşlarına, her kültür
kadar yaşatılmaya değer farklıklarından kaynaklanan
zenginliklerini korumalarının yolu, içinde yaşadıkları
coğrafyalardaki ötekilik konumlarını imlemek üzere
çağrıldıkları bu ada sahip çıkarak, ona yüklenen anlam
kodlarını yeniden –kendilerinin- yazmalarından
geçmektedir. Özetle söylenirse, diasporadaki, ama en çok
da Türkiye’deki Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların
kendilerini Çerkes olarak tarif etmeleri, Çerkeslerin
asimile olmalarını önleyecek bir kimlik stratejisi
olarak önemlidir.
SORU 6: Diasporadaki
diğer Çerkesler ile karşılaştırıldığında Türkiye’deki
Çerkesler’in durumu ne gibi özellikler göstermektedir?
Türkiye’li Çerkesler, diasporadaki Kuzey Kafkasya’lı
topluluklar arasında demografik olarak en kalabalık;
kentli ya da kırsal kesimden olma, sınıfsal köken,
eğitim düzey, politik tercih gibi ölçütlere göre en
fazla farklılaşarak aidiyetleri açısından çapraz
bölünmüş, nihayet ait oldukları kabileler itibarıyla da
en fazla çeşitlilik gösteren topluluğu oluşturmaktadır.
Bu tabloyu tamamlayacak şekilde, kültürel yok oluş
sorununu en ciddi tehdit olarak yaşayanların da
Türkiye’li Çerkesler oldukları söylenebilir. Bunun
açıklaması ise, iyi ya da kötüydü tartışmasına girmeden
yapılacak bir tespitle, Türkiye’nin modernleşme ve
ulus-devlet olma sürecinin taşıdığı özelliklerde
bulunabilir. Çok özetle söylenirse, Türkiye’nin
modernleşme ve uluslaşma sürecinin dinamikleri
içerisinde diğer kültürel ve etnik kimlikler gibi
Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan çekilmek zorunda
kalarak, ancak özel alanda ifadelendirilebilir hale
gelmiştir. Ancak aynı modernleşme süreci Türkiye’li
Çerkesler’in farklılık kimliklerini özel alandan
çıkararak, kamusal alanda ifadelendirmelerine yol açacak
dinamikleri de yaratmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye’de
paradoksal biçimde iki süreç iç içe sürmektedir. Bir
yandan Çerkes nüfusun bir kesimi için hızlı ve neredeyse
gönüllü hale gelmiş bir asimilasyon süreci, diğer yandan
bir başka kesimi için hızlı bir yeniden-kimliklenme,
deyim yerindeyse
yeniden-Çerkesleşme
süreci. Bu ikincisinin ortaya çıkmasında Türkiye’nin
içsel dinamikleri kadar, globalleşmeyle ortaya çıkan
yeni koşullar, bağlı olarak diğer diaspora Çerkesleri ve
anayurtla girilen yakın ilişkiler, hepsinden de öte
1970’lerden başlayarak Türkiye’de Çerkesler’in var oluş
sorununu sürekli gündemde tutarak çözümler üzerine
düşünen Çerkes aydınlarının yarattığı yeni ivme neden
olmuştur.
SORU 7:
“Yeniden-Çerkesleşme” neyi anlatmaktadır?
Türkiye’deki Çerkesler ile Ürdün’deki Çerkesler arasında
bir karşılaştırma yapılarak söylenirse, Ürdün’de ya da
İsrail’de Çerkes olarak doğulmaktadır. Türkiye’de ise
Çerkes olarak doğulmamakta, Çerkes olmak ya büsbütün
unutulmakta ya da bir daha unutulmamak üzere
öğrenilmekte, iradi olarak tercih edilmektedir. Bununla
şu anlatılmak istenmektedir. Çerkeslik adını andığım
diğer ülkelerde, varlığı resmen tanınmış, kimsenin
sorunsallaştırmadan kendisini içinde bulduğu bir kamusal
kimliktir, böylelikle özel yaşamdan kamusal yaşama hiç
kesintiye uğramadan yaşanmakta, Çerkeslik gündelik
yaşamın pratikleri içerisinde herhangi bir kesintiye
uğramamaktadır. Bildiğim kadarıyla örnekleyerek
anlatayım, Üdün’de ya da İsrail’de Çerkes çocuklar
çoğunlukla Çerkesçe konuşulan evlerinden sabahları
servislerle alınarak yine Çerkesçe ders de
görebildikleri Çerkes okullarına gitmekte, okul
sonrasında ya da hafta sonları boş zamanlarını Çerkes
derneklerinin gençlik klüplerindeki arkadaşlarıyla
geçirerek Çerkes danslarını öğrenmektedir. Dolayısıyla,
bu gençler için Çerkeslik kimliği, Türkiye’deki Çerkes
gençleri gibi sadece belirli –evlenmeler, cenazeler ya
da büyük kentlerdeki nadir akraba toplantıları gibi-
ritüeller sırasında ya da –o da gitmeyi tercih
ediyorlarsa- hafta sonlarında dernek çatısı altında
hatırlanan bir şey değil sürekliliği olan bir yaşam
biçimini anlatmaktadır. Yani, Ürdün ya da İsrail’de
Çerkeslik çoğu zaman adının bile konmasına gerek
olmadan, dolayısıyla sorunsallaştırılmadan yaşanan
gündelik bir pratiktir. Türkiye’de ise Çerkeslik ancak
iradi bir tercihle yaşanabilir, üstelik böyle bir
iradenin varlığında bile, oldukça karmaşıklaşmış bir
toplumsal/kamusal yaşam içerisinde kesintisiz olarak
yaşanması mümkün değildir. İşte bu nedenle Türkiye’de
Çerkeslik kimliği, Çerkes olunduğunu kamusal alanda da
ifadelendirmeyi de içeren iradi bir tercihle ilgili hale
gelmiştir. Ve bu iradi tercihle yaşanan kimliklenmenin
adı “Yeniden-Çerkesleşme”dir. Bunu öncüsü de kentli
Çerkes aydınları olmuştur.
Özetle söylenirse, yeniden Çerkesleşme, bir zenginlik
olan farklılıklarının yeniden-üretiminin mümkün olmadığı
koşullarda Türkiye’li Çerkesler’in Türkiye’nin
demokratikleşmesinden ayrı düşünülemeyecek olan
kültürel/politik aidiyet tercihini anlatmaktadır. Ve bu
aidiyet hiçbir ırkçılık, ayrılıkçılık taşımayan, ancak
kendisini yeniden-üretebileceği koşullara sahip
olabilmek için eşitlik ve özgürlük talep eden bir kimlik
aidiyetidir. Yüreğinin bir yarısı varlığına saygı
göstermesi koşuluyla bu coğrafyadakilerle, diğer yarısı
anayurtlarıyla diasporadaki diğer Çerkeslerle birlikte
atan bir kimliktir.