NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : OCAK - ŞUBAT 1999

11

YIL / SAYI : 3 / 11
SAYFA SAYISI : 64
 

 
 
 
 
 
 
 
 
BİR PORTRE BİR ÖLÜM

Dr. Yakup Temel


 

Khabardeyce’de  bir özdeyiş vardır. “Öldüğü halde yaşıyor mu, yoksa yaşarken de ölü müydü?” Bu özdeyiş, insanların yaşam süresini çok da önemli olmadığını  aslında, yaşam kalitesinin önemli olduğunu çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Kimi insan vardır, günlük yaşam telaşını aşamaz, günlük kişisel sorunları ile uğraşır. Günümüz insanlarının çoğu, modern yaşam tarzının getirdiği  şartlar nedeniyle bu gruba dahildirler. Bir kısım diğer insanlar ise, ya­şama daha geniş bir açıdan bakabilmekte, toplumu ve insanlığı  yaşayarak, günlük basit sorunlar ara­sında boğulmadan kalabilmeyi başarabilmektedir.

 

Geçenlerde, genç sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz Uzunyayla’nın Karaboğaz Köyü’nden Sami Tarih, işte bu ikinci gruba dahil edilebilecek insanlardandı. Hani bir söz vardır: “Her ölen Kafkas yaşlısı, Kafkas kültürünün bir kısmını da beraberinde götürür.” diye. Tam da bu sözü doğrulayan bir ölümdü, Sami’nim erken gelen ölümü. Kendisi yaşlı değildi, ancak çoğu insanın yüzlerce yıl yaşasa dahi oluşturamayacağı bir kültür birikimine sahipti. Yaklaşık iki sene önce, Kafkas kültürü ve dilini yok olmaktan kurtarabilme çalışmalarına bir nebze olsun katkıda bulunma çabalarım sırasında ismini duymuştum. Ama ne yazık ki kendisini, hastalığı sırasında tanıma olanağı buldum. Yaklaşık yedi ay önce Kayseri’ye hastalığı sebebi ile getirildi. Daha ilk tanışmamızda Sami’nin Khabardeyce’ye ne kadar hakim olduğunu, ne kadar geniş bir kültür birikimine sahip olduğunu anlamak zor olmadı. Hayatı es­pri­tü­el olarak yorumlayabilecek bir konuşma tarzı vardı. Konuşmalarının arasına mutlaka bir Kafkas özdeyişi ya da yaşanmış bir diyalogu katarak söylediklerini süsler, anlam kazandırır ve olayları o şekilde yorumlardı.

 

Hastalığının tedavi aşamalarında, Kayseri’ye her gelişinde, kendisini sık sık ziyaret ederek birikimlerini mümkün olduğunca kaydetmeye çalıştım. Hastalığının ciddiyetini bildiği halde, neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret ve hayranlıkla karşılıyordum. Bu hastalıkta beklenen yaşam süresinin 6-7 ay kadar olması beni hüzünlendiriyordu. Ancak duygusallığı bir kenara bırakarak mümkün olduğu kadar çok şey kaydetmeye çalışıyordum. Konuşmalarında gittikçe daha çok zorlandığını fark ediyordum. Sürekli olarak iyileşince her şeyi, tüm bildiklerini anlatacağını söylemesine rağmen, her görüşmemizde sağlığının daha kötüye gittiğini görüyordum.

 

Sami köyde çiftçilikle uğraşıyordu, aynı zamanda ticari taksicilik yapıyordu. Duyduklarını hafızasına kaydetmekte oldukça başarılıydı. Taksi ile kasaba ve köylere götürdüğü Çerkes yaşlılarından bir çok kültürel öğeyi almış olduğu kesindi. Ayrıca sanatçı ruhlu bir insandı. Çok  güzel sesi vardı. Olayları anlatırken bile bir tiyatro sahnesindeymiş edasıyla konuşurdu. Müşterilerini köylere götürürken bir yandan da “Mısıroko”yı, “Hımsad Guaş”ı, “Melığe çhu” yı söylerdi. Böylelikle yolculukları da  oldukça neşeli geçiyordu. Her hareketinde Kafkasyalılar’a özgü şakaları, gelenekleri sergilerdi. Bir yolculuğu esnasında arabası Çerkes yaşlıları ile dolu olarak bir yokuşu çıkarken, gayet ciddi bir tavırla  “ayağa kalkın yoksa araba yokuşu çıkamaz” deyince arabadaki yaşlıların ayağa kalktıklarını, sonrada “kimseye anlatma” diye yalvardıklarını kahkaha ile anlatırdı.

 

Sami’nin birikimleri, Çerkesler’in hem Kafkasya’daki yaşantıdan gelen değerleri, hem de Uzun­yayla’daki yüzyıllık yaşantıda oluşturdukları, bu bölgeye has edinimleri kapsamaktaydı. Uzunyayla’da Tok Hacı Ömer, Durmuş Mezgel Karsaubığ gibi şahsiyetlerle ilgili yaşanmış hikayeler anlatırdı.

 

Bir keresinde Tok Hacı Ömer, hasta olan bir arkadaşını sormaya bir köye gitmiş. Ancak hasta zannettikleri arkadaşı işinde gücünde uğraşıyor. Tok Hacı Ömer “yahu arkadaş sen ne biçim hastasın   doğu dürüst yatağında yatsana” demiş. Arkadaşı “sen beni ölüm döşeğinde, birisi çenemi bağlamak için hazır bekler olarak bulacağını sanıyordun, beni böyle görmene müsaade etmedim” deyince Hacı Ömer  de “ gavur seni, nasıl ölüneceğini biliyorsun da  bir türlü öl­müyorsun” diye cevap vermiş. İşte böyle bir hayata bakış tarzı vardır Uzunyaylılar’ın.

 

Bir gün muayenehaneme acil bir  telefon geldi. O sıralar Sami hastanede kemoterapi görmekte idi. Telefondaki ses “çabuk yetiş, Sa­mi ölüyor” diyordu. Apar topar hemen has­taneye koştum. Ailesi telaş içindeydi. Sami’ye baktım, uyur gibiydi. “Sami Ağabey,  na­sılsın?” dedim, elini tuttum  “iyiyim Yakup Bey” dedi. “Öbür tarafa gittim, onları gör­­düm, beni aralarına almadılar, geri döndüm” dedi gülerek. Ben bu metanete hayran kaldım.

 

Daha sonra köye döndüğünde zaman zaman telefonla sorduğumda bana hiçbir zaman kötüyüm de­­medi. Telefonda bana Çerkes atasözleri yazdırdı. Ya­şamının son günlerinde, hastalığının yayılması ile olu­şan ağrıları en yakınlarına bile hissettirmemeye çalışmış. Son günlerinde “ölümün de  yiğitçesi olur” an­lamındaki Kafkas atasözünü söylermiş sık sık. Bir son­bahar  günü öğle üzeri bu dünyadan ayrılıncaya ka­dar çevresine sıkıntılarını hissettirmemeye çalışmış.

 

Sami ile  kısa süreli tanışıklığım   bana yaşlılarımıza hayattayken gerekli değeri vermemiz gerektiğini bir kez daha gösterdi. Kafkas kültürünü hiç olmazsa  kısmen kurtarabilmek için, çevremizdeki yaşlılarla konuşalım, en küçük kültür birikintisini bulalım, kaydedelim.  Yaşlıların hemen hepsinde az ya da çok bir kültürel değer bulabileceğimizi  unutmayalım.

 
BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

..
...