|
Khabardeyce’de
bir özdeyiş vardır. “Öldüğü halde yaşıyor mu, yoksa yaşarken
de ölü müydü?” Bu özdeyiş, insanların yaşam süresini çok da
önemli olmadığını aslında, yaşam kalitesinin önemli
olduğunu çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Kimi insan
vardır, günlük yaşam telaşını aşamaz, günlük kişisel
sorunları ile uğraşır. Günümüz insanlarının çoğu, modern
yaşam tarzının getirdiği şartlar nedeniyle bu gruba
dahildirler. Bir kısım diğer insanlar ise, yaşama daha
geniş bir açıdan bakabilmekte, toplumu ve insanlığı
yaşayarak, günlük basit sorunlar arasında boğulmadan
kalabilmeyi başarabilmektedir.
Geçenlerde, genç
sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz Uzunyayla’nın
Karaboğaz Köyü’nden Sami Tarih, işte bu ikinci gruba dahil
edilebilecek insanlardandı. Hani bir söz vardır: “Her ölen
Kafkas yaşlısı, Kafkas kültürünün bir kısmını da beraberinde
götürür.” diye. Tam da bu sözü doğrulayan bir ölümdü,
Sami’nim erken gelen ölümü. Kendisi yaşlı değildi, ancak
çoğu insanın yüzlerce yıl yaşasa dahi oluşturamayacağı bir
kültür birikimine sahipti. Yaklaşık iki sene önce, Kafkas
kültürü ve dilini yok olmaktan kurtarabilme çalışmalarına
bir nebze olsun katkıda bulunma çabalarım sırasında ismini
duymuştum. Ama ne yazık ki kendisini, hastalığı sırasında
tanıma olanağı buldum. Yaklaşık yedi ay önce Kayseri’ye
hastalığı sebebi ile getirildi. Daha ilk tanışmamızda
Sami’nin Khabardeyce’ye ne kadar hakim olduğunu, ne kadar
geniş bir kültür birikimine sahip olduğunu anlamak zor
olmadı. Hayatı espritüel olarak yorumlayabilecek bir
konuşma tarzı vardı. Konuşmalarının arasına mutlaka bir
Kafkas özdeyişi ya da yaşanmış bir diyalogu katarak
söylediklerini süsler, anlam kazandırır ve olayları o
şekilde yorumlardı.
Hastalığının
tedavi aşamalarında, Kayseri’ye her gelişinde, kendisini sık
sık ziyaret ederek birikimlerini mümkün olduğunca kaydetmeye
çalıştım. Hastalığının ciddiyetini bildiği halde, neşesinden
hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret ve hayranlıkla
karşılıyordum. Bu hastalıkta beklenen yaşam süresinin 6-7 ay
kadar olması beni hüzünlendiriyordu. Ancak duygusallığı bir
kenara bırakarak mümkün olduğu kadar çok şey kaydetmeye
çalışıyordum. Konuşmalarında gittikçe daha çok zorlandığını
fark ediyordum. Sürekli olarak iyileşince her şeyi, tüm
bildiklerini anlatacağını söylemesine rağmen, her
görüşmemizde sağlığının daha kötüye gittiğini görüyordum.
Sami köyde
çiftçilikle uğraşıyordu, aynı zamanda ticari taksicilik
yapıyordu. Duyduklarını hafızasına kaydetmekte oldukça
başarılıydı. Taksi ile kasaba ve köylere götürdüğü Çerkes
yaşlılarından bir çok kültürel öğeyi almış olduğu kesindi.
Ayrıca sanatçı ruhlu bir insandı. Çok güzel sesi vardı.
Olayları anlatırken bile bir tiyatro sahnesindeymiş edasıyla
konuşurdu. Müşterilerini köylere götürürken bir yandan da
“Mısıroko”yı, “Hımsad Guaş”ı, “Melığe çhu” yı söylerdi.
Böylelikle yolculukları da oldukça neşeli geçiyordu. Her
hareketinde Kafkasyalılar’a özgü şakaları, gelenekleri
sergilerdi. Bir yolculuğu esnasında arabası Çerkes yaşlıları
ile dolu olarak bir yokuşu çıkarken, gayet ciddi bir
tavırla “ayağa kalkın yoksa araba yokuşu çıkamaz” deyince
arabadaki yaşlıların ayağa kalktıklarını, sonrada “kimseye
anlatma” diye yalvardıklarını kahkaha ile anlatırdı.
Sami’nin
birikimleri, Çerkesler’in hem Kafkasya’daki yaşantıdan gelen
değerleri, hem de Uzunyayla’daki yüzyıllık yaşantıda
oluşturdukları, bu bölgeye has edinimleri kapsamaktaydı.
Uzunyayla’da Tok Hacı Ömer, Durmuş Mezgel Karsaubığ gibi
şahsiyetlerle ilgili yaşanmış hikayeler anlatırdı.
Bir keresinde Tok
Hacı Ömer, hasta olan bir arkadaşını sormaya bir köye
gitmiş. Ancak hasta zannettikleri arkadaşı işinde gücünde
uğraşıyor. Tok Hacı Ömer “yahu arkadaş sen ne biçim
hastasın doğu dürüst yatağında yatsana” demiş. Arkadaşı
“sen beni ölüm döşeğinde, birisi çenemi bağlamak için hazır
bekler olarak bulacağını sanıyordun, beni böyle görmene
müsaade etmedim” deyince Hacı Ömer de “ gavur seni, nasıl
ölüneceğini biliyorsun da bir türlü ölmüyorsun” diye cevap
vermiş. İşte böyle bir hayata bakış tarzı vardır
Uzunyaylılar’ın.
Bir gün
muayenehaneme acil bir telefon geldi. O sıralar Sami
hastanede kemoterapi görmekte idi. Telefondaki ses “çabuk
yetiş, Sami ölüyor” diyordu. Apar topar hemen hastaneye
koştum. Ailesi telaş içindeydi. Sami’ye baktım, uyur
gibiydi. “Sami Ağabey, nasılsın?” dedim, elini tuttum
“iyiyim Yakup Bey” dedi. “Öbür tarafa gittim, onları
gördüm, beni aralarına almadılar, geri döndüm” dedi
gülerek. Ben bu metanete hayran kaldım.
Daha sonra köye
döndüğünde zaman zaman telefonla sorduğumda bana hiçbir
zaman kötüyüm demedi. Telefonda bana Çerkes atasözleri
yazdırdı. Yaşamının son günlerinde, hastalığının yayılması
ile oluşan ağrıları en yakınlarına bile hissettirmemeye
çalışmış. Son günlerinde “ölümün de yiğitçesi olur”
anlamındaki Kafkas atasözünü söylermiş sık sık. Bir
sonbahar günü öğle üzeri bu dünyadan ayrılıncaya kadar
çevresine sıkıntılarını hissettirmemeye çalışmış.
Sami ile kısa
süreli tanışıklığım bana yaşlılarımıza hayattayken gerekli
değeri vermemiz gerektiğini bir kez daha gösterdi. Kafkas
kültürünü hiç olmazsa kısmen kurtarabilmek için,
çevremizdeki yaşlılarla konuşalım, en küçük kültür
birikintisini bulalım, kaydedelim. Yaşlıların hemen
hepsinde az ya da çok bir kültürel değer bulabileceğimizi
unutmayalım. |