NART DERGİSİ
BASIM TARİHİ : KASIM - ARALIK 1998

10

YIL / SAYI : 2 / 10
SAYFA SAYISI : 64
 

 
 
 
 
 
 
 
 
BİR HALK FARKLI İKİ DÜNYA

 Yenemıko Mevlüt Atalay


 

Büyük Sürgün sonrasında apayrı iki dünyada yaşamak zorunda kalan Adığeler gerek dünyaya bakışları, gerekse yüzyıllardan buyana ürettikleri değer yargılarını koruma ve geliştirmedeki çabaları bakımından farklı hale geldi. Büyük Sürgün’ün ilk yıllarında vatana duyulan özlem, kültürel yaşamın canlı olması nedeniyle Anavatan ve Sürgün dünyasında farklı bakış açıları yoktu. Yeni nesillere dil ve kültür öğretiliyor, değer yargılarının korunması için çaba gösteriliyordu. Geri dönüş kaçınılmazdı. Belirli bir süre barınmak için yapılan yerleşim yerleri eğreti idi. Saraya yakın olanlardan tutun da kırsal alanlarda yaşayanlara dek tüm halk, bir gün geri dönmenin hesabını yapıyor; kimi at besliyor, kimi dönüş için gerekli olan alt yapıyı hazırlıyordu. Adacıklar halinde yaşadıkları topraklar üzerinde sürgün Adığe dünyasını kurmuşlardı. Umut, vatana dönme umudu canlılığını koruyordu. Yaşamın her alanında geleneksel Adığe yaşamı egemendi. Hukuksal sorunlar kendi içlerinde çözümleniyor, hatta karşılaşılan yeni sorunlara birlikte çare aranıyordu. Adığelerin iletişim, bilgilenme ve bilgilendirme konularında önemli işlev üstlenmiş olan “haç’eşler” fonksiyonlarını sürdürüyor, boş kalmıyordu. Camilerde egemen dil Adığeceydi, cuma hutbelerini kendi dilleriyle okuyorlardı. Tek parti dönemindeki baskıcı tutum bile dilin ve kültürün unutulmasında etkili olamamıştı.  

 

İkinci Paylaşım savaşından sonra gelişen olaylar Sürgün Adığelerinin üzerinde onulmaz yaralar açtı. Nazi Almanya’sı ile birlikte hareket edenlerin olumsuz propagandaları, dünyanın iki büyük kampa bölünmüş olması nedeniyle soğuk savaşın başlaması Sürgün Adığelerinin o zamana kadar korudukları  “Anavatan” ve “Adığe” duygularını zayıflattı. “Sürgün Adığelerinin Rönesansı” diyebileceğimiz 60’lı yıllardan sonra oluşan ve Adığe dünyasına tamamen yabancı olan farklı kamplarda genç­liğin yer alması, baş döndürücü bir hızla kırsal kesimlerden kentlere  akının baş­laması, gerek devletin, gerekse sosyal olayların getirmiş olduğu baskılar, Adığelerin bu güne dek üzerine ayak ucuyla basmakta oldukları yumuşak zemini kaydırdı. Bugün, kendilerini aydın, toplumun sözcüsü olarak gören pek çok kişi ulusal varlığından habersiz; kimi egosunu tatmin etmek amacıyla çocuklarına Adığece isim vererek, kimi derneklere iki kuruş bağışta bulunduğunda görevini yerine getirmiş olmanın hazzıyla kendini en iyi “Adığe” sanarak, kimi de oturduğu yerden Kafkasya’ya “nizamat” vererek “sorumluluk!” üstleniyorlar. Oysa şu son zamanlarda, özellikle de prostereykadan sonra “Adığenin Gerçek Dünyası” diyebileceğimiz Kafkasya’da değişen ve gelişen pek çok olay var.

 

Hiç kuşkusuz bunların en önemlisi, her türlü kurum ve kuruluşuyla  Adığey ve Khabardey Balkar Cumhuriyeti’nin kurulmuş olması. Bu iki devlet, bugüne dek Adığelerin tanık olmadığı baş döndürücü bir hızla ve kararlılıkla yılların tahribatına uğramış olan tarihi, sosyolojik, etnografik, kültürel ve sanatsal değerlerini topluyor, yorumluyor, ekonomik alanda düzenlemeler yapıyor; yeniden Adığe dünyasını kurmaya çalışıyor. Sanatçılarını özendirmek amacıyla yarışmalar düzenliyor, ödüller veriyor; üniversiteler açıyor, en değerli ve saygın profesörlerin bu üniversitede çalışması için teşvik ediyor; haksız olarak yıllarca Adığe toplumunun sürgün yaşamasına neden olan Kafkas-Rus savaşlarını yeniden masaya yatırıyor, Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun gündemine almasını sağlıyor; ticaret alanında düzenlemeler yapıyor; dönüşü kolaylaştırmak, cazip hale getirmek için parlamentolardan yasalar çıkarıyor; Balkanlar’da yaşamak zorunda bırakılan yurttaşlara, konunun ivedi olması, savaşın ortasında kalmaları nedeniyle el uzatıyor, yılların hasretini sona erdiriyor. Kısıtlı olanaklara karşın her iki devlet de kültürel ve bilimsel yaşamı can­lı tutmak için kitaplar basıyor, radyo ve televizyonlarına program için imkanlar veriyor, günlük gazeteler çıkarıyor.  

 

Sürgün Adığesi’nin yapması, hatta yapmak zorunda olduğu pek çok şey var. Her şeyden önce belgelere dayanarak sürgünün tarihini yazmak zorunda. Bugüne dek savladığımız “kilu kalden” ileri gitmeyen savların artık bilimsel temele oturtulmasının zamanı geldi. Sağlam kaynaklara dayandırılarak   sürgün tarihimizin ve kültürel değerlerimizin ortaya çıkarılması gerekiyor. Met Cuneteko İzzet Paşa’nın yazdıklarından bile maalesef habersiziz. Onun önemli yapıtlarından olan “Bosfor Kimmer İmparatorluğu” adlı yapıtının bulunması, mutlaka yeniden insanlarımıza sunulması gerekiyor. Başbakanlık Arşivi’nde yapılacak olan çalışmayla bizim için hayati önem taşıyan pek çok belge su yüzüne çıkarılmış olacak. Toplumumuzun yüz yıllardan bu yana oluştura geldiği Nart Mitolojisinin Anadolu varyantı ne yazık ki hala eksik. Bu önemli kültür hazinesinin bir an önce derlenmesi, bilim ve kültür dünyasına sunulması gerekiyor. Çok zengin  kelime hazinesine sahip olan dilimiz ne yazık ki yoksullaştı. Halk arasında yaşayan, fakat yaygın ola­rak kullanılmayan pek çok sözcük var. Bunların yeniden bilim ve edebiyat dünyasına kazandırılması gerekiyor. Atasözler­i­miz, masallarımız, bilmecelerimiz, kahramanlık halk türkülerimiz çok anlamlı ve  toplumumuzun düşlerini, umut­larını, acı ve mutluluklarını tarihin derinliklerinden getiriyor. Her biri tarihsel değere sahip olan kemerler, kamalar, Adığe giysileri gibi değerler ya yok pahasına elden çıkarılıyor, yada sandıklarda kendi kaderlerine terk ediliyor.

 

Hiç olmazsa bu kültür ve etnografik değerlerimizin envanterinin çıkarılması gerekiyor. Bugün sürgünde yaşayanların sayısı milyonla ifade ediliyor. “Küçük” olarak nitelendirilen Adığe Cumhuriyetleri’nde yapılanları yapamasak bile, bu milyonların ken­di kültür değerlerine sahip çıkmaları, derlemeleri, korumaları gerekmez mi? 1977 yılında, Yozgat ve U­zun­yayla’da yaptıkları araş­tırmaları bitirerek Ankara’ya  gelen saygın bilim kadını Vu­nereko Mir’e, “Neler buldunuz, buraya kadar geldiğinize, yorulmanıza değdi mi bulduklarınız?” diye sorduğumuzda, “Söylencelerde yer alan, ancak ne olduğunu bilmediğimiz, ne anlama geldiğini söylemekte güçlük çektiğimiz bazı şeyler aydınlandı. Öyle sözcükler bulduk ki, bunlar için bir kez değil, on kez olsa bile gelmeye değer” demişti.

 

Sürgün dünyasında yaşayan bizlerin umudu, çok şükür, hala bitmedi, tükenmedi. Geç kalmış olsak bile ufukta yeni umutlar beliriyor. Kaf Der’in kurmaya çalıştığı “Bilim ve Eğitim Vakfı” yukarıda sıralamaya çalıştığım konularda faaliyet gösterse bile önemli bir görev yapmış olacak. Değerli iş adamlarımızın kurduğu KAFİAD’ın, hem Kafkasya’ya yatırım yapma, hem de insanlarımızı oralarda istihdam etme bakımından sayısız yararı olacağına inanıyorum.

 

Zaman öyle acımaz ki, arkamıza bakmaya bile fırsat vermeden pek çok değerimizi öğütüyor, bir daha ele geçirilemeyecek bir şekilde yok ediyor. “Ben senden akıllıyım. Ben senden daha iyi Adığeyim.” deme zamanı değil. Herkesin aklının erdiğince, gücünün yettiğince bu kutsal görevin bir ucundan tutması gerekiyor. Adığeler çok zorda kalmadıkça “Marje!” demezlerdi. “Marje!” dendiği zamanda dost, düşman herkes yardıma koşardı. Bu gün, kurtuluşumuz için “Marje!” ye kulak verme zamanıdır. Marje, toplumuzun düşmüş olduğu yok oluşu görün! Marje, benim elimden ne gelir demeden toplumsal sorumluluğunuzu kavrayın! Marje, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz şu günlerde küçük çıkar hesaplarını bir yana koyun, bir araya gelin! Marje, Anavatanımızın ihya edilmesi, refaha kavuşması ve ilelebet yaşaması için tuzunuzu, biberinizi esirgemeyin! Marje!

 
BU SAYININ DİĞER MAKALELERİ

 

..
...