|
Büyük Sürgün
sonrasında apayrı iki dünyada yaşamak zorunda kalan Adığeler
gerek dünyaya bakışları, gerekse yüzyıllardan buyana
ürettikleri değer yargılarını koruma ve geliştirmedeki
çabaları bakımından farklı hale geldi. Büyük Sürgün’ün ilk
yıllarında vatana duyulan özlem, kültürel yaşamın canlı
olması nedeniyle Anavatan ve Sürgün dünyasında farklı bakış
açıları yoktu. Yeni nesillere dil ve kültür öğretiliyor,
değer yargılarının korunması için çaba gösteriliyordu. Geri
dönüş kaçınılmazdı. Belirli bir süre barınmak için yapılan
yerleşim yerleri eğreti idi. Saraya yakın olanlardan tutun
da kırsal alanlarda yaşayanlara dek tüm halk, bir gün geri
dönmenin hesabını yapıyor; kimi at besliyor, kimi dönüş için
gerekli olan alt yapıyı hazırlıyordu. Adacıklar halinde
yaşadıkları topraklar üzerinde sürgün Adığe dünyasını
kurmuşlardı. Umut, vatana dönme umudu canlılığını koruyordu.
Yaşamın her alanında geleneksel Adığe yaşamı egemendi.
Hukuksal sorunlar kendi içlerinde çözümleniyor, hatta
karşılaşılan yeni sorunlara birlikte çare aranıyordu.
Adığelerin iletişim, bilgilenme ve bilgilendirme konularında
önemli işlev üstlenmiş olan “haç’eşler” fonksiyonlarını
sürdürüyor, boş kalmıyordu. Camilerde egemen dil Adığeceydi,
cuma hutbelerini kendi dilleriyle okuyorlardı. Tek parti
dönemindeki baskıcı tutum bile dilin ve kültürün
unutulmasında etkili olamamıştı.
İkinci Paylaşım
savaşından sonra gelişen olaylar Sürgün Adığelerinin
üzerinde onulmaz yaralar açtı. Nazi Almanya’sı ile birlikte
hareket edenlerin olumsuz propagandaları, dünyanın iki büyük
kampa bölünmüş olması nedeniyle soğuk savaşın başlaması
Sürgün Adığelerinin o zamana kadar korudukları “Anavatan”
ve “Adığe” duygularını zayıflattı. “Sürgün Adığelerinin
Rönesansı” diyebileceğimiz 60’lı yıllardan sonra oluşan ve
Adığe dünyasına tamamen yabancı olan farklı kamplarda
gençliğin yer alması, baş döndürücü bir hızla kırsal
kesimlerden kentlere akının başlaması, gerek devletin,
gerekse sosyal olayların getirmiş olduğu baskılar,
Adığelerin bu güne dek üzerine ayak ucuyla basmakta
oldukları yumuşak zemini kaydırdı. Bugün, kendilerini aydın,
toplumun sözcüsü olarak gören pek çok kişi ulusal
varlığından habersiz; kimi egosunu tatmin etmek amacıyla
çocuklarına Adığece isim vererek, kimi derneklere iki kuruş
bağışta bulunduğunda görevini yerine getirmiş olmanın
hazzıyla kendini en iyi “Adığe” sanarak, kimi de oturduğu
yerden Kafkasya’ya “nizamat” vererek “sorumluluk!”
üstleniyorlar. Oysa şu son zamanlarda, özellikle de
prostereykadan sonra “Adığenin Gerçek Dünyası”
diyebileceğimiz Kafkasya’da değişen ve gelişen pek çok olay
var.
Hiç kuşkusuz
bunların en önemlisi, her türlü kurum ve kuruluşuyla Adığey
ve Khabardey Balkar Cumhuriyeti’nin kurulmuş olması. Bu iki
devlet, bugüne dek Adığelerin tanık olmadığı baş döndürücü
bir hızla ve kararlılıkla yılların tahribatına uğramış olan
tarihi, sosyolojik, etnografik, kültürel ve sanatsal
değerlerini topluyor, yorumluyor, ekonomik alanda
düzenlemeler yapıyor; yeniden Adığe dünyasını kurmaya
çalışıyor. Sanatçılarını özendirmek amacıyla yarışmalar
düzenliyor, ödüller veriyor; üniversiteler açıyor, en
değerli ve saygın profesörlerin bu üniversitede çalışması
için teşvik ediyor; haksız olarak yıllarca Adığe toplumunun
sürgün yaşamasına neden olan Kafkas-Rus savaşlarını yeniden
masaya yatırıyor, Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun
gündemine almasını sağlıyor; ticaret alanında düzenlemeler
yapıyor; dönüşü kolaylaştırmak, cazip hale getirmek için
parlamentolardan yasalar çıkarıyor; Balkanlar’da yaşamak
zorunda bırakılan yurttaşlara, konunun ivedi olması, savaşın
ortasında kalmaları nedeniyle el uzatıyor, yılların
hasretini sona erdiriyor. Kısıtlı olanaklara karşın her iki
devlet de kültürel ve bilimsel yaşamı canlı tutmak için
kitaplar basıyor, radyo ve televizyonlarına program için
imkanlar veriyor, günlük gazeteler çıkarıyor.
Sürgün Adığesi’nin
yapması, hatta yapmak zorunda olduğu pek çok şey var. Her
şeyden önce belgelere dayanarak sürgünün tarihini yazmak
zorunda. Bugüne dek savladığımız “kilu kalden” ileri
gitmeyen savların artık bilimsel temele oturtulmasının
zamanı geldi. Sağlam kaynaklara dayandırılarak sürgün
tarihimizin ve kültürel değerlerimizin ortaya çıkarılması
gerekiyor. Met Cuneteko İzzet Paşa’nın yazdıklarından bile
maalesef habersiziz. Onun önemli yapıtlarından olan “Bosfor
Kimmer İmparatorluğu” adlı yapıtının bulunması, mutlaka
yeniden insanlarımıza sunulması gerekiyor. Başbakanlık
Arşivi’nde yapılacak olan çalışmayla bizim için hayati önem
taşıyan pek çok belge su yüzüne çıkarılmış olacak.
Toplumumuzun yüz yıllardan bu yana oluştura geldiği Nart
Mitolojisinin Anadolu varyantı ne yazık ki hala eksik. Bu
önemli kültür hazinesinin bir an önce derlenmesi, bilim ve
kültür dünyasına sunulması gerekiyor. Çok zengin kelime
hazinesine sahip olan dilimiz ne yazık ki yoksullaştı. Halk
arasında yaşayan, fakat yaygın olarak kullanılmayan pek çok
sözcük var. Bunların yeniden bilim ve edebiyat dünyasına
kazandırılması gerekiyor. Atasözlerimiz, masallarımız,
bilmecelerimiz, kahramanlık halk türkülerimiz çok anlamlı
ve toplumumuzun düşlerini, umutlarını, acı ve
mutluluklarını tarihin derinliklerinden getiriyor. Her biri
tarihsel değere sahip olan kemerler, kamalar, Adığe
giysileri gibi değerler ya yok pahasına elden çıkarılıyor,
yada sandıklarda kendi kaderlerine terk ediliyor.
Hiç olmazsa bu
kültür ve etnografik değerlerimizin envanterinin çıkarılması
gerekiyor. Bugün sürgünde yaşayanların sayısı milyonla ifade
ediliyor. “Küçük” olarak nitelendirilen Adığe
Cumhuriyetleri’nde yapılanları yapamasak bile, bu
milyonların kendi kültür değerlerine sahip çıkmaları,
derlemeleri, korumaları gerekmez mi? 1977 yılında, Yozgat ve
Uzunyayla’da yaptıkları araştırmaları bitirerek
Ankara’ya gelen saygın bilim kadını Vunereko Mir’e, “Neler
buldunuz, buraya kadar geldiğinize, yorulmanıza değdi mi
bulduklarınız?” diye sorduğumuzda, “Söylencelerde yer alan,
ancak ne olduğunu bilmediğimiz, ne anlama geldiğini
söylemekte güçlük çektiğimiz bazı şeyler aydınlandı. Öyle
sözcükler bulduk ki, bunlar için bir kez değil, on kez olsa
bile gelmeye değer” demişti.
Sürgün dünyasında
yaşayan bizlerin umudu, çok şükür, hala bitmedi, tükenmedi.
Geç kalmış olsak bile ufukta yeni umutlar beliriyor. Kaf
Der’in kurmaya çalıştığı “Bilim ve Eğitim Vakfı” yukarıda
sıralamaya çalıştığım konularda faaliyet gösterse bile
önemli bir görev yapmış olacak. Değerli iş adamlarımızın
kurduğu KAFİAD’ın, hem Kafkasya’ya yatırım yapma, hem de
insanlarımızı oralarda istihdam etme bakımından sayısız
yararı olacağına inanıyorum.
Zaman öyle acımaz
ki, arkamıza bakmaya bile fırsat vermeden pek çok değerimizi
öğütüyor, bir daha ele geçirilemeyecek bir şekilde yok
ediyor. “Ben senden akıllıyım. Ben senden daha iyi Adığeyim.”
deme zamanı değil. Herkesin aklının erdiğince, gücünün
yettiğince bu kutsal görevin bir ucundan tutması gerekiyor.
Adığeler çok zorda kalmadıkça “Marje!” demezlerdi. “Marje!”
dendiği zamanda dost, düşman herkes yardıma koşardı. Bu gün,
kurtuluşumuz için “Marje!” ye kulak verme zamanıdır. Marje,
toplumuzun düşmüş olduğu yok oluşu görün! Marje, benim
elimden ne gelir demeden toplumsal sorumluluğunuzu kavrayın!
Marje, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz şu
günlerde küçük çıkar hesaplarını bir yana koyun, bir araya
gelin! Marje, Anavatanımızın ihya edilmesi, refaha kavuşması
ve ilelebet yaşaması için tuzunuzu, biberinizi esirgemeyin!
Marje! |