|
Bir zabit arkadaşımla
oturuyorduk. Yanımızdaki masada iri, palabıyıklı, kocaman
kalpaklı bir babayiğit, çetin bir Çerkes şivesiyle
karsısında sıralanmış irili ufaklı kalpaklılara bir şeyler
anlatıyordu. Daha Kafkasya'dan yeni gelmiş sanılacaktı.
— Demek yollar açıldı, dedim.
— Arkadaşım,
— Hangi yollar? diye yüzüme baktı.
— Hangi yollar olacak, Karadeniz yolu.
— Nereden bildin?
— Baksana su hemşeriye... İşte mutlaka yeni gelmiş olacak.
— Hangi hemşeriye?
Sağımızdaki, yanağından kan damlayan iri Çerkesi gösterdim.
Arkadaşım bir kahkaha attı. Azıcık daha katılacaktı.
— Çerkes taklidi yapar!
— Güldürmek için mi?
— Hayır.
— Ya niçin?
— Kendini Çerkes zannettirmek için.
Tekrar koca kalpaklı babayiğide baktım. Hiç Türkçe bilmez
bir Çerkes fesahatiyle başını ağır ağır sallayarak elindeki
gümüş savatlı kamçıyı çizmelerinin uzun konçlarına vurarak,
takır tukur konuşuyordu. Sandalyeye ata biner gibi binmişti.
— Şaka etme, dedim, bu halis muhlis Çerkes...
— Arkadaşım yemin etti:
— Vallahi değil...
— Ne biliyorsun?
— Nasıl bilmem, benim sınıf arkadaşım.
— Ne gülüyorsun? dedim.
— Ayol o Çerkes değildir! dedi.
— Ey, lisanına ne diyeceksin?
— Zabit mi?
— Evet, fakat cuma günleri böyle Çerkes gibi giyinir.
Merak ettim:
— Çerkes değil diyorsun, Gürcü mü?
— Hayır.
— Çeçen mi?
— Hayır.
— Lezgi mi?
— Hayır.
— Ya ne?
— Türkoğlu Türk!
— Nereli?
— İstanbullu... Anası Germiyanzadelerden. Babası... Mirliva
olduğu halde daha dilini düzeltememiş bir Kastamonulu idi...
O halde bu Türk, niçin herkese kendini Çerkes zannettirmek
istiyor? diye sordum. Arkadaşım tekrar bir kahkaha attı.
Bak sana anlatayım niçin, dedi. Bu sahte Çerkesin adi Mahmut
Beydir. İdadi ikinci sınıfa kadar hiçbir milliyet iddiası
yoktu. O sene ramazan tatilinde bir arkadaşı kendisine
Karamürsel'den gayet zarif bir Çerkes kayışı getirdi. Bu
kayışı hepimiz gördük. Hakikaten nefisti. Gümüş savatlı
tokaları ağır, kayışı siyaha yakın koyu lacivertti. Gümüşten
üç büyük sarkıntısı vardı. Mahmut bey bu kayışı beline
takti. O günden itibaren Türklerle konuşmamağa, hep
Çerkeslerle düşüp kalkmağa başladı. Ertesi sene hiç tanıdığı
olmadığı halde tezkere getirerek Karamürsel'e sılaya gitti.
Harbiye'ye geçtiğimiz zaman Mahmut Bey, Türk şivesini
kaybetti. Büyük fedakârlıklar yaparak piyadeden süvariliğe
becayiş etti.
Zabit çıktığımız zaman Türkçe’yi unutmuştu.
Ama, Çerkesceyi de öğrenemedi. Öğrendiği mükemmel bir Çerkes
şivesiydi. Adini alay için "Çerkes Mahmut" takmıştık. O buna
kızmaz, hatta iftihar ederdi. Zabitken meşhur bir Çerkes
paşaya intisap etti. Onunla İstanbul'a sürüldü. Kafkasya'ya
kaçtı. Milleti ile hiç münasebeti olmayan yerleri öz
vataniymiş gibi gezdi, dolaştı. Bir Çerkes kızıyla evlendi.
Hürriyetten sonra İstanbul'a geldi. Artık isi gücü Çerkeslik
için çalışmak oldu. Her yerde su işittiğin garip şive ile "Adige"
propagandası yapmağa başladı. Kastamonulu pasa babasından
kalan serveti Çerkes Tarihi'ni yazacak muharrire adadı.
Kafkasya'dan yeni gelmiş sandığım sahte Çerkes Türkçe tekrar
baktım.
— Acaba akrabaları içinde Çerkes filan yok mu?
Arkadaşım,
— Yok be yahu! diye elini tas masaya vurdu, halis muhlis
Türk diyorum! Hâlâ bir kelime Çerkesce bilmez. Sınıf
arkadaşımın Karamürsel'den getirdiği Çerkes kayısında sanki
bir tılsım vardı. O andan itibaren Çerkeslik sevdasına
düştü.
Arkadaşım yarım saat kadar Çerkes Mahmut beyin gülünç
menkıbelerini anlattı. Hali tavrı son derece babayiğitvari
olan bu kahraman, meğer ömründe hiçbir muharebeye girmemiş.
Son derece korkakmış. Daima tanıdıklarının iltimasıyla
seferberlik zamanını geri hizmetlerde geçirmiş.
Biz konuşurken Çerkes Mahmut bey gülerek, yanındakilere
Çerkesce sakalar ederek kalktı. Büfenin önünde durdu. Para
veriyordu. Çantasını pantolonunun cebinden çıkarırken
gördüm. Belindeki yirmi sene evvel Karamürsel'den hediye
gelen kayışın savatlı gümüş sarkıntıları pırıl pırıl
parlıyordu. Türklerin hariçten kendi içlerine gönüllü bir
tek "Millettas" celbedecek böyle ehemmiyetsiz kayışçıkları
bile olmadığını düşündüm.
[Ömer Seyfettin,
Bütün Eserleri, Cilt 4, Bilgi Yayınevi, 1988, s.84-87. İlk
baskı: Zaman gazetesi, 13.2.1335] |