|
Dillerin kaynağı hakkında eski bir soru:
Hz.Adem Hangi Dili Konuşuyordu?
Dil aileleri ve gen havuzları:
Dillerin ortak bir atası bulunabilir mi?
İlginç bir biçimde, gelecek bir adım ötemize kadar gelmiş ve
bu yüzyıl sona ermek üzereyken, kaçınılmaz 2001 yılı artık
güncel bir tarih haline gelirken[1],
uzak geçmişimizin araştırılması akademik çevrelerin daha
önce hiç olmadığı kadar çok ilgisini çekmeye başladı. Daha
da ilginç olanı ise, geleneksel olarak kendilerini geçmişin
dipsiz kuyusuna bırakmaya alışkın olan Golotoglar[2]
ve Arkeologların saflarına, bilimsel araştırmanın yüzü
geleceğe dönük öncüleri sayılabilecek olan genetikçilerin de
katılmış olmasıdır. Sanki insanoğlu, binyılın dönümünde
artık ihtiyarladığını anlamış ve bir insanın sekseninci
doğum gününde çocukluk anılarını hatırlamaya çalışması gibi,
bu kadar uzun zamandır varoluşunun hikmetini arayarak
kökenlerini sorgulamaktadır.
Artık gözden düşmeye başlamış ve kendine sermaye yaptığı
geçen yüzyılın ihtişamını tüketmekte olan karşılaştırmalı
tarihsel dilbilim, son yirmi yılda ikinci baharını yaşamaya
ve diğer bilim dallarından da ilgi görmeye başlamıştır. Bunu
sağlayan bilim adamlarının arasında en önemlisi, Stanford
Üniversitesi’nden Joseph H. Greenberg’dir. Greenberg’in,
sayısı 1.500 civarında olan Afrika dillerini 1960’larda
yaptığı radikal bir çıkışla dört fila (Büyük Aile) içinde
sınıflandırarak bu bilim dalına yaptığı ilk yenilikçi
katkıya o zamanlar kulak tıkanmış ve bu çalışma belirli bir
şaşkınlık yaratmanın ötesinde ses getirmemiştir (The
Languages of Africa, Bloomington 1963).
Greenberg, yaklaşık yirmi yıl sonra daha da radikal bir
sadeleştirme ile Amerika’nın yerel dillerini, o zamana kadar
içinde sınıflandırıldıkları yaklaşık 150 dil ailesinden,
sadece üç fila’ya indirgemiştir. Bunların üçüncüsü olan
Amerind dil ailesi Greenberg’e göre, Amerika Birleşik
Devletleri’nden Tierra del Fuego’ya[3]
kadar Amerika kıtasında konuşulan bütün dilleri içermektedir
(Language in the Americas, Stanford 1987). Amerika’da,
birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup olan uzmanların tepkisi
bu kez çok daha sert olmuş, hatta Greenberg’le iletişimi
kesmeye kadar varmıştır. Fakat Stanford’un yaşlı kurdu (Greenberg
1915 yılında doğmuştur), amacına ulaşmak için bir an bile
duraksamadan çalışmaya devam etmektedir. ªimdilerde
kendisinden, 38. paralelin kuzeyinde Atlantik ve Pasifik
Okyanusları arasında, Portekizce’den Eskimo diline kadar
konuşulan bütün dilleri bünyesinde toplayan Avrasyatik (Eurasiatic)
phylum’u[4][hakkında
bir çalışma bekliyoruz. Bu, sayısı şu anda 5.000 civarında
olan dillerden oluşan ormanı yalnızca on iki ana dala
indirgemek gibi zor, zor olduğu kadar da iddialı olan
programın bir aşamasıdır (Tablo 1). Nihai amaç, bütün
dillerin ortak atası olan kaynak dil’e (monogenesis)
ulaşmaktır.
Yirmi yıl öncesine kadar kaynak dil, bu konuda çalışma
yapacak olan dilbilimcilerin bilimsel itibarlarını ciddi
şekilde tehlikeye atacak, bilimsel olmayan bir konu olarak
görülüyordu. Fakat eşyanın tabiatı gereği, üzerinde çetin
tartışmaların yaşandığı bu konuyla ilgilenenler kamplaştı ve
konuya yönelik kamuoyu ilgisi de arttı. Afrika ve Amerika
yerlilerinin dillerinin sınıflandırılmasına Greenberg’in
vurduğu darbeler de belirli dogmatik görüşlerin yıkılmasına
ve karşılaştırmalı tarihsel dilbilimin ortaya çıkış nedenine
yönelmesine, yani belgeler ve hafızanın izin verdiğinin
ötesindeki tarih öncesi döneme ışık tutmasına neden oldu.
Greenberg’in en sadık takipçisi olan öğrencisi Merrit
Ruhlen’e göre kaynak dilin varlığının ispatlanması artık
neredeyse bir adım ötemizdedir ve var olan bütün diller
arasında bir akrabalık ilişkisinin bulunduğu, küresel
benzerlikler (global etymologies) kavramı ile özetlenen,
kayda değer miktardaki sözcük karşılaştırmaları sayesinde
ispatlanmış durumdadır. Bu alandaki çalışmalara devam
edilmesi yönünde kuvvetli bir teşvik de, genetik alanından
ve en ileri seviyedeki moleküler biyoloji araştırmalarından
gelmektedir.
Seksenlerde, Berkeley Üniversitesi’nden Allan Wilson
önderliğindeki bir grup araştırmacı, insanlara uygulanan ve
DNA’nın kuşaklar arasında aktarılması alanında kaydedilen
son gelişmelerden hareketle içsel yeniden yapılanma (internal
reconstruction) adını verebileceğimiz bir çalışma
yürüttüler. Genetik alanındaki kıt bilgilerimi zorlayan
Wilson’un yöntemini açıklamak için bir örnekten
yararlanacağım. Her birimiz vücudumuzda, atalarımızdan bize
miras kalan bir gen birikimini taşıyoruz; başka bir deyişle
yaşayan birer fosiliz. DNA’larımız, bir ağacın yaşını
gösteren iç içe geçmiş halkaların kesiti gibi uygun bir
şekilde seçilmiş durumda. Bu nedenle, değişik halkları
temsilen, uygun bireylerden alınacak örnekler sayesinde
dünyanın şu anki nüfusunun genetik olarak geçmişini ortaya
koyma imkanı mevcuttur. Bu plan, Stanford Üniversitesi’nde
çalışan İtalyan araştırmacı Luigi Cavalli-Sforza tarafından
bir sonuca ulaştırılmıştır (History and Geography of Human
Genes, Princeton 1994).
Greenberg ile aynı ortamda bulunmak ve birlikte çalışmak,
Cavalli - Sforza’yı dil - halk denklemini dayanak noktası
kabul ederek bir adım ileri gitmeye yöneltti; ki bu açıkça
dil aileleri ile halkların dünya üzerindeki yerleşimleri
arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya yönelikti (Tablo 2).
Geçtiğimiz on yıl, genetik ve dilbilimsel sınıflandırmalar
hakkındaki makalelerle bilimsel ve popüler dergilerin bir
açılımına sahne oldu. Çalışmaları sonucunda Cavalli-Sforza’nın
sağladığı ilerlemenin hakkını verdikten sonra, bize de bu
sonuçları değerlendirmek düşmektedir. Horatti ve Coratii
gibi, aynı anda yalnızca bir hasımla mücadele edecek ve
Greenberg’le başlayacağım.
Dilbilimsel sınıflandırmanın temel sorunu, diller arasındaki
kalıtımsal benzerliklerin, tesadüfi ses benzerlikleri ve
karşılıklı sözcük alışverişlerinden ayırt edilmesidir.
Karşılaştırmalı tarihsel dilbilim tarafından geliştirilmiş
olan yöntem, bir Glottologun bilimsel çalışmalarını, amatör
bir polyglot’un[5]
yakaladığı tesadüfi benzerliklerden ayırt etme imkanı
vermektedir. Usandırıcı bir ders vermek zorunda kalmadan bu
durumu göstermek için, kolayca anlaşılabilecek bir örnek
vereceğim. Gündelik dilden alınan üç İtalyanca sözcüğü, örn.
dieci, avere ve strada; aynı anlamları taşıyan Almanca
karşılıkları olan zehn, haben ve Strasse ile karşılaştıracak
olursak hepimiz, ilk kelime çifti (dieci-zehn) arasında
görmediğimiz bir benzerliği ikinci ve üçüncü kelime çiftleri
arasında (avere-haben, strada-Strasse) görebiliriz.
Karşılaştırmalı tarihsel dilbilim ortaya koyabilir ki, (a)
dieci ve zehn ortak bir kökten gelmektedirler, (b) avere ve
haben tesadüfi olarak benzeşiktirler ve (c) Strasse, Roma
İmparatorluğu döneminde kullanılan strata adlı Latince
kelimeden türeyerek Almanca’ya geçmiştir.
Öte yandan, aynı şekilde tre, madre ve stare kelimelerini
drei, Mutter ve stehen kelimeleri ile karşılaştırırsak, ilk
bakışta fark edilen benzerlikler karşılaştırmalı tarihsel
dilbilim bulguları ile örtüşür nitelikte olacaktır: bu
örnekteki üç kelimenin iki dildeki karşılıkları da aynı
kökenlerden gelmektedir ve bu durum, İtalyanca ile Almanca
arasında genetik bir akrabalık ilişkisi bulunduğunu
ispatlamaktadır. Bu kesinliğe ulaşmak için, tarihin binlerce
yıllık dönemlerini kapsayacak kadar uzun süren çalışmalar
gerekmiştir. Açıktır ki, dillerin sözel olarak aktarıldığı
ve genellikle kimse tarafından tam olarak bilinmediği
Amerika ya da Yeni Gine yerel dilleri üzerinde benzer bir
çalışmanın yürütülmesi sırasında bütün bunlar mümkün
olamayacaktır. Bu nedenle, kaybedecek zamanları olmayan
Greenberg ve çalışma arkadaşları, topladıkları
benzerliklerin güvenilirliğini sınamakla uğraşmamışlardır.
Başka bir deyişle, buldukları benzerliklerin, yukarıdaki
ikinci örnekteki gibi olduklarını kabul etmişler ve birinci
örnekteki gibi olma riskini de göze almışlardır. Örneğin,
ilk bakışta benzer 300 kelimenin bulunduğu bir çalışmada 100
yanıltıcı benzerliğin yalnızca istatistiki bir hata payı
olacağını ve geri kalan 200 kelimenin ortak bir kökenin
varlığını garanti edeceğini kabul etmişlerdir. Ancak, göz
önüne alınması gereken kronolojik bir zorluk daha vardır.
Diller arasındaki akrabalık ilişkileri, zamanla zayıflayan
ilişkilerdir ve dolayısıyla kalıtsal benzerlikler de
yüzyıllar geçtikçe yok olmaktadır.
Bu sezgisel anlayış, elimizdeki bilgilerin ışığında büyük
oranda zayıflamaktadır. İtalyanca ve Almanca’nın ataları
olan proto-Latince ve proto-Almanca’nın 5.000 yıl kadar önce
aynı dilin iki türü olduğu yönünde, kayda değer bir isabet
oranıyla hüküm verebiliyoruz. Bu, 5.000 yıl sonra bile bazı
benzerliklerin görülebildiğini ortaya koymaktadır. Peki,
daha uzun, örneğin 50.000 yıllık dönemleri karşılaştırmaya
kalkarsak ne olur? Bu noktada görüşler büyük oranda
farklılaşmaktadır. Aynı dil ailesi içindeki diller arasında
karşılaştırma yapan glottologlar, genellikle 10.000 yılın
aile ilişkilerinin izlerini yok eden bir zaman uzunluğu
olduğunu kabul etmektedirler. Öte yandan uzun dönem
karşılaştırmacıları, devamlılık konusunda kendilerinden
emindirler ve aile ilişkilerinin tarihlerine mihenk taşları
koymamaktadırlar. İki tarafa da mesafeli durmak istiyorsak,
şu anki bilgilerimizle, dillerin ayrışmasını ölçmek için bir
takvim oluşturmak üzere tarafsız bir ölçüt koyamayacağımızı
söylememiz gerekir. Bir çeşit dilbilim saati oluşturmak
üzere çalışan az sayıdaki bilim adamı öyle bir saldırının
hedefi olmuşlardır ki çabalarını yarıda bırakmak zorunda
kalmışlardır. Öte yandan, tarih boyunca dillerin değişmeden
kaldığına inanmak da ciddi bir sorumsuzluk içermektedir. Bir
dayanak noktası olmaksızın ilk bakışta görülen benzerliklere
güvenmek, karşılaştırma yöntemini yok saymak ve konunun
uzmanları ile amatörler arasında bir fark bulunmadığını
kabul etmek anlamına gelir. Güvenilir bir etimolojik zemine
dayanan yeteneklerimin izin verdiği ölçüde, uzun dönemli bir
karşılaştırma örneği vereceğim. İtalyanca zamirler ‘io’ ile
‘tu’nun ve soru zamiri olan ‘chi/che?’nin, diğerlerinden
bağımsız olarak Hint-Avrupa, Ural (Ugro-Fin ve Sami) ve
Altay dillerinin üç kolundaki (Türkçe, Moğolca ve Tunguz)
karşılıkları olan orijinal hallerinde açık benzerlikler
görülmektedir (Tablo3). Özellikle, söz konusu zamirlerin
dilin özünde yer alan yapılar olduğu göz önüne alındığında,
bu benzerliklerin bir akrabalık ilişkisinden başka bir
nedene bağlanması zordur. Fakat, bu akrabalığın tam olarak
ne olduğu da, hala açık olmaktan uzaktır. Bununla birlikte,
bu benzerlikleri temel alarak (zamanı ve mekanı hakkında en
ufak bir fikir sahibi olmaksızın) bir Avrasya kolu’nun
varlığından bahsedilebilir.
Cavalli-Sforza tarafından davet edilmiş olduğumuz genetik ve
dilbilim dallarının evliliği konusunda ise, ortaya koymaya
kendimi zorunlu hissettiğim itirazlar temel olarak sorunun
dilbilim boyutunu ele almaktadır. Her şeyden önce, şu andaki
dil ve nüfus dağılımlarını yansıttıkları ölçüde iki aile
ağacı alt dallarda çakışmakta, ancak üst dallarda önemli
ayrışmalar göstermektedirler. Benim görüşüme göre bu durum,
yeterince dikkate alınmamış olan iki nedenden
kaynaklanmaktadır.
İlki, dil-halk denkleminin kesin bir şekilde açıklığa
kavuşmamış olmasıdır. Bu, Latince’nin Keltce, Veneti,
Osco-Umbrian, Messapii, Dacian gibi diğer Hint-Avrupa
halkları üzerinde olduğu kadar Hint-Avrupa kökenli olmayan
Sardunya, İberya, Rhaetian, Ligurinan, Etrüsk gibi halklar
üzerinde de etkili olmasından da görülebilecek tarihi bir
örnekle ortaya konmaktadır. Bu nedenle neo-Latince ya da
Romans dillerinden bahsedebilirken neo-Latin ya da Romans
halklarından bahsedemiyoruz.
Diğer gerçek de, genetik ayrımla dil ayrımının aynı hızda
ilerlediği ve genetik yapıda bir ayrışma olduğunda, buna
paralel olarak bir dil ayrışmasının da gerçekleştiği
görüşüdür. Bu durum, şu an için gerçekle bağdaşmamaktadır.
Bu nedenlerden dolayı, iki disiplinin de ayrı ayrı
ilerleyişlerine devam etmeleri doğrudur. Bilgimizi artıracak
her çaba kabul edilebilir, dilbilim de bu binyılın sonunda
kayda değer katkılar yapmaktadır. Hz. Adem’in konuştuğu dile
hala ulaşamadık, ancak artık bu, ulaşılması imkansız bir
amaç olmaktan çıkmıştır.
Tavuk ve Yumurta Hikayesi
Eski bir soru: insanoğlunun tek bir dil konuştuğu bir dönem
hiç var olmuş mudur? Cevap eğer ‘evet’se, çok açık ki bu,
insan nüfusunun çok az olduğu çok eski bir zamanda olmuş
olmalı. Öte yandan, kesin olan bir şey var; eğer durum böyle
olsaydı çevirmenlerin yaptıkları iş tamamıyla gereksiz ve
düşüncesi bile anlamsız olurdu. Kutsal kitapta geçen
Babil’in Asma Bahçesi hikayesi, bu soruya verilebilecek
olumlu bir cevap olarak görülebilir. Kibirleri doğal düzenin
yıkılmasına ve dolayısıyla, düşünce karmaşasına ve
düşüncelerini ifade edecek sözcükler kargaşasına neden olana
değin bütün insanlar aynı dili konuşurlarmış...
Dilbilimsel tek kökenlilik kuramı, yaratılış kuramıyla
paralellik gösterir: eğer yaratıcımız tekse, bütün dillerin
ortak atası olan tek bir dil de var olmalıdır. Ancak 19.
yüzyılın bilimsel araştırmaları bu hipotezi çürütmüştür.
Birbirleriyle ilişkisi olmayan bazı dil ailelerini
tanımlayan karşılaştırmalı dilbilim de, genetikle aynı
yoldan ilerleyerek aynı kökenden gelmeyen “dallar” olduğuna
dikkat çekmiştir.
Bugün bu sonuçlar Amerika’da sorgulanmaktadır. Mantık
basittir: araştırmalar bize ilginç genetik benzerliklerin
bulunduğunu gösterdiğine göre, büyük bir genetik
“makro-aile” bulabiliriz; ve diller de insanların tarihine
eşlik ettiğine göre, bu alanda da ortak bir “ana”
bulabiliriz. Bu hipotez büyüleyicidir, ancak ispatlanması
gerekir ve test edilmesi de tabii ki, bu hipotezi doğru
kabul edenlere düşmektedir. Fakat bu kolay bir iş değildir.
Araştırma zemini olan dünya dilleri alanı çok geniş ve
hareketli olup, farklı dillerdeki sözcükler arasında ayırt
edilmesi çok zor benzerlikler bulunmaktadır. Dilbilim,
cesaret verici pek çok yenilikle doludur. Çift anlamlı
kelimelerle yanlış benzerlikler her gün karşılaşılan
şeylerdir; ne var ki yarış devam etmektedir. Geleceğin
geçmişten daha büyük bir başarıya gebe olmadığını kim
söyleyebilir?
Bütün dillerin tek kökenden geldiğini ileri süren tek
kökenliliğin (monogenesis) ispatı için yapılan ilk
çalışmalar, İtalyan glottolog Alfredo Trombetti tarafından
bu yüzyılın başında yürütülmüştür. İspatlanamaz bir efsane
olarak görülen ve daha birkaç yıl öncesine dek bilimsel
araştırma konusu olarak kabul edilmeyen bu konu,
genetikçilerin bugünkü insan topluluklarının ortak ataları
hakkında yapmış oldukları keşiflerle desteklenen, mevcut
diller ve sınıflandırılmaları hakkındaki daha büyük bir
bilgi birikimi sayesinde yeniden önemli bir seviyeye
getirilmiştir.
(P. Levy tarafından İngilizce’ye, Muharrem Nesij Huvaj
tarafından
Türkçe’ye çevrilmiştir.)
Kaynak:
Nart Dergisi Mart Nisan 2003 Sayı:35
[1] Bu makale 1998 Mayıs’ında yayınlanmıştır.
[Ç.N.]
[2] Dillerin kökenlerini ve diller arasındaki
evrimsel ilişkileri inceleyen bilim dalı [Ç.N.]
[3] (Ateş Toprakları), Güney Amerika’nın en
güneyinde, Arjantin-Şili sınırındaki adalar
topluluğu [Ç.N.]
[4] Dilbilimsel köken anlamında ilişkili
olabilecek dil ailelerinden oluşan büyük kola
verilen ad [Ç.N.]
[5] Çok sayıda dil bilen [Ç.N.]
|