|
Dünyaca ünlü araştırmacı yazar George Hewitt ile yaptığımız
bağlantı sonucunda, kendisinin Abhaz Dili ile tanışması ve
yayınları üzerine bize göndermeyi memnuniyetle kabul ettiği
röportaj içerikli yazısını ‘Nart Dergisi’ okuyucularının
ilgisine sunuyoruz.
11 Kasım 1949’da Doncaster (Yorkshire, İngiltere)’de Tom ve
Joan Hewitt’in tek çocukları olarak dünyaya geldim. 11
yaşında Yerel Gramer Okulu’na girince hayatımda ilk defa
yabancı dillerle karşı karşıya geldim ve bu konunun benim
ilgi alanım olduğunu keşfettim. 16 yaşımda bu dillerin
dördünden (Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca) sınavlara
girdim (o - seviye) ve A - seviye sınavlarım için Latince,
Yunanca ve Eski Yunan - Roma Tarihi konularında yoğunlaşmaya
karar verdim. Başka bir konuda çalışmayı hiç düşünmedim ve
eğitimime 1969 yılında Cambridge St. John’s Koleji’nde
Klasikler’le devam ettim. 3 yıl sonra burslu okuduğum bu
bölümden mezun oldum.
Bu noktada, o zamanlar oldukça popüler olan “Linguistik”
(dilbilim) alanında yeterlik almak akıllıca görünüyordu.
Cambridge’de verilen bir yıllık Linguistik programına girdim
ve Dr. Alan Sommerstein danışmanlığında tezimi Latin Dili
üzerine yazdım. Fakat, bu bir yıl boyunca akademik hayatın
gerçekten bana göre olup olmadığını düşünmeye başladım ve
Liverpool Polis Kuvvetleri’ne katılmak üzere başvuru yaptım,
fakat başarılı olamadım. Ve Cambridge’de doktora için
çalışmalarıma devam etmeye karar verdim. Eski Yunan dili
sentaksını içeren bir şeyler çalışmak istiyordum, uygun bir
konu için çevreme danıştım. Bu noktada Klasik Filoloji
hocalarımdan biri, emekli Sanskritçe Profesörü Harold
Bailey’in bana bu konuda tavsiye verebilecek en uygun kişi
olduğunu söyledi. Bu seçkin bilim adamı ile bir buluşma
ayarlandı ve onun, o sıralarda oda kiraladığım müstakil evin
arkasındaki bir apartmanda yaşadığını öğrendim. Buluştuk.
Ve bu buluşma benim hayatımın geri kalanına bir yön
çizecekti.
Prof. Bailey, eğer Eski Yunanca ile karşılaştırmalı bir
araştırma yapmak istiyorsam, Hint - Avrupa dil ailesinden
Litvanyaca (Lithuanian) veya Ermenice (Armenian)’nin
karşılaştırma için uygun diller olabileceğini söyledi. Benim
ilk etapta tercihim, Hint - Avrupa dil ailesinin çok eski,
tarihi özelliklerine sahip olan Litvanyaca oldu, fakat
danışmanım olabilecek tek kişi olan Oxford’dan Prof.Auty o
sıralarda Estonya’da olduğu için danışman bulamadım ve
olmadı. Daha sonra Yunanca ve Ermenice arasında
karşılaştırmalı çalışma yapmak üzere, Cambridge’den Prof.
Bernard Comrie ve Oxford’dan Ermenice Profesörü Charles
Dowsett’in ikili danışmanlığında kayıt oldum. Eski Ermenice
gramerinin temellerini öğrenmek üzere Antonine Meillet’in
“Altarmenisches Elementarbuch” adlı kitabını çalıştım.
Fakat kayıt olduktan 3 hafta sonra Prof. Harold Bailey ile
konuştum. Bana, eğer Ermenice ile ilgileneceksem Gürcüce de
bilmem gerektiğini söyledi. Bunun nedeni olarak da, bu iki
dilin çok fazla birbirleriyle ilgili olmamasına rağmen,
Transkafkasya’da çok uzun yıllardır bir arada var
olduklarını ve karşılıklı olarak yoğun etkileşim
geçirdiklerini söyledi. Kütüphanesinden Gürcüce bir kitap
çıkardı ve ben o güzel yazıları görünce bu dile hayranlık
duydum. Hans Voigt’un “Grammaire de la langue Georgienne”
kitabını aldım ve Gürcüce öğrenmeye başladım. Hint - Avrupa
dil ailesinden olmadığı için Klasik Ermenice’den daha zor
geldi ve Gürcüce ile ilgili özelliklerini öğrendim. 2 yıl
Ermenice materyaller okumaya devam etmeme rağmen gün
geçtikçe yerli Kafkas dillerine daha çok ilgi duyuyor ve
etkileniyorum.
Eski sınıf arkadaşlarımdan biri (şimdi Cambridge’de
Karşılaştırmalı Filoloji Profesörü) mezuniyetten sonra
petrol endüstrisine girmişti ve ben okulu bitirdikten bir
yıl sonra Cambridge’de Linguistik Diplomasını almak üzere
gelmişti. Geldiğinde bana, şirketin Londra’daki merkez
ofisinde çalışmak üzere Türkiye’den gelen bir Kafkasyalı
’dan bahsetti. Bu arkadaş (Fahri Yaman) ile Cambridge ‘de
Prof. Harold Bailey ve benim için bir buluşma ayarladık. Bu
ziyarette, Fahri’nin neredeyse unutmak üzere olduğu Abzakh
diyalektinden hatırladığı bazı temel kelimeleri kaydettik.
Benim kendi anadiline olan ilgimi gören Fahri, o yaz (1974)
Türkiye’deki köyüne (Balıkesir’in güneyinde Demirkapı Köyü)
gitmeyi önerdi. Ayarlamalar yapıldı ve o köyde, dili her gün
konuşan insanlardan Çerkesçe üzerine bilgi toplayarak 3
hafta geçirdim. Bu süre boyunca, gençlerin birbirleriyle
konuşurken Çerkesçe yerine Türkçe kullandıklarında daha
mutlu olduklarını farkettim. Bu, sadece Kafkas toplumu ile
ilgili değil, yerli Kafkas dillerini tehdit eden “dillerin
kaybolması tehlikesi” ile ilgili ilk gözlemimdi. Ve bu
tehlike, 1998’de SOAS’ta verdiğim profesörlük açılış töreni
(inaugural professorial) dersinde de belirteceğim gibi,
sadece diasporayı değil, anavatanları Kafkasya’yı da tehdit
ediyordu.
Cemal Cangül ve ailesiyle birlikte kaldığım Demirkapı
Köyü’nde geçirdiğim süre boyunca, bazı yaşlılar tarafından
Ubıhça’nın halen konuşulduğunu tahmin ettiğim Hacı Osman
Köyü’nü ziyaret etmek istedim. 3 haftalık sürecin sonuna
doğru ziyaret ayarlandı ve Hacı Osman Köyü’ne gittik. Köye
varır varmaz, beni Ubıhça konuşan yaşlı bir amcanın evine
götürdüler. Teyibimi çıkarttım, ve ölmekte olan bu dilden
örnekler kaydetmeye başladım. İngiltere’den gelen bu
yabancıyı merak eden birkaç çocuk hemen etrafımızda
toplandı. Gece için, orda bir kafe sahibi Fuat Ergün’ün
evinde kalmam planlanmıştı. Fuat’ın 7 çocuğu vardı fakat bir
tanesinin bile Ubıhça bilmediğini söylediler, sadece Türkçe
ve Çerkesçe konuşuyorlardı. O gece Fuat’ın ve köye ilk
vardığımda evine gittiğim yaşlı amcanın konuşmalarından bazı
kayıtlar yaptım.
Köydeki ilk gecemde fark ettiğim garip bir şey; daha açık
olan Demirkapı Köyü’ndekinin tersine, buradaki kadınlar hiç
ortalıkta görünmüyordu. Oraya ilk vardığımda kuyudan su
çeken bir kadın görmüştüm, sokaktan geçerken gözlerini başka
tarafa çevirdi ve yürüdü. Hacı Osman Köyü’nde gördüğüm
ikinci kadın, akşam yemeği ve sabah kahvaltısını getiren
Fuat’ın kızıydı, Fuat’ın hanımıyla hiç karşılaşmadım!
Biran önce Tevfik Esenç’le - Ubıhça konuşabilen son insanla
- nasıl irtibat kuracağımı öğrenmek istiyordum. Minibüsle
Manyas’a gitmek üzere hazırlanıyorken bana, Tevfik’in
oğullarından birinin, Erol’un İstanbul’daki telefon
numarasını verdiler.
Demirkapı’dan şehre döndüğümde cuma günüydü. Ev sahibimin
oğlu o akşam Erol’u aradı ve Erol da bu konuda babasına
bilgi vereceğini söyledi. Ertesi sabah saat 9’da eve bir
misafir geldi, tertemiz giyinmiş yüzünde kocaman
gülümsemesiyle Tevfik Esenç’le buluşmak isteyen İngiliz’i
arıyordu, bu Tevfik’ di. O hafta her gün geleceğine söz
verdi, böylelikle Ubıhça üzerine çalışabilecektik, ve
gerçekten her sabah saat tam da 9’da geliyordu. Ama maalesef
evinde misafir olarak kaldığım kişi kanser hastasıydı ve
benim için çeviri yapamıyordu, oğlu ise Tevfik’ in günlük
ziyaretlerine başlamadan önceki Pazar okuluna devam etmek
için Paris’e gitmişti. Böylelikle tercümansız kalmıştık.
Tevfik ile birçok kayıt gerçekleştirdim, içlerinde daha önce
Demirkapı Köyü’nde dinlediğim bazı hikayeler ile orijinal
bir hikaye vardı; 500 yıl önce Ubıhya’ya gittikleri ve bir
gramer kitabı yazdıkları düşünülen 2 İngiliz hakkında..
Bu bana, James Bell ve John Longworth adındaki 2 İngiliz’in
1830’larda Karadeniz Sahili’ne yaptıkları ziyareti ve
Çerkesler arasında kaldıkları dönem yazdıkları muhteşem
tasvirleri yansıtıyor gibi göründü.
Ben Şişli’ de kalırken, bir cumartesi sabahı Tevfik,
İstanbul’un değişik bir köşesinde bululan evine götürdü
beni. Ve orada eşi ile karşılaştım. Abaza olduğunu söylediği
oldukça yaşlı bir arkadaşı da gelmişti eve. Abhazca
konuştuğunu çok sonra anlamama ve bu olay benim Abhaz Dili
ile ilk tanışmam olmasına rağmen ben, onun bazı
konuşmalarını kaydetmiştim. Tevfik beni öğle yemeği için bir
restorana götürdü ve ondan sonra birbirimize hoşça kal
dileyerek ayrıldık.
Kuzey Batı Kafkasya Dilleri üzerine pek çok şeyi borçlu
olduğumuz sınırsız çalışmalarıyla tanınan eski arkadaşım
Prof. George Dumezil ile sıkı bağlarım olduğunu bilmesine
rağmen Tevfik ile bir daha karşılaşmadık.
Cambridge’e geri döndüğümde Kafkas Dilleri’ni araştırmaya
daha fazla zaman ayırmaya karar verdim ve lisans öğrencileri
için olan değişim programları ile beni Tiflis’e göndermeleri
için British Council’ a başvurdum.. Orada, diğer Kafkas
Dillerini daha yakından tanıma fırsatım olacaktı ve ayrıca
Gürcüce öğrenme niyetindeydim. Daha önce Yunanca ve Ermenice
üzerine çalışma yapmak için kayıt yaptırmış olmama rağmen
bir şekilde British Council’ı beni kabul etmeleri konusunda
ikna ettim. Eylül 1975’te Tiflis’e gittim. Gürcüstan’daki
aylarımı bir kursa devam ederek geçirmeyi düşündüğümden,
Gürcü Dili dersleri ayrıca da teorik olarak Çerkesçe, Avar
ve Çeçen dilleri üzerine dersler araştırdım. İngilizce
konuşabilen bir Gürcü, Avar ve Çeçen Dilinde özel ders
verebileceğini söyledi, fakat Çerkesce öğrenebileceğim
İngilizce konuşabileceğim tek kişi bile yoktu. Daha sonra
akraba Abhaz Dili üzerine çalışma yapmam önerildi, ben de
kabul ettim (gönülsüzce). Çalışmama, ilk önce kaldığım
yurtta danışabileceğim anadilini konuşan bir Abhaz var mı
diye araştırma yaparak başladım. Aynı odayı paylaşan Zaira
Khiba ve Aza Inal - lpa adında iki kişi olduğunu öğrendim.
Onlarla olan iletişimim sadece, Tiflis’teki öğrencilik
yıllarımda olmasına rağmen, daha sonra onları çok yakından
tanıdım. Almir Abredzh Rusça ve İngilizce konuşabilen bir
çerkesti. Ben bu Abhaz kızlarından biri ile gün geçtikçe
daha fazla ilgilenmeye başlamıştım; tıpkı Almir’in de diğeri
ile ilgilendiği gibi! 1975 yılının sonunda, Almir’in yardımı
olmaksızın Zaira ile Gürcüce konuşabilir duruma gelmiştim.
Zaira hiçbir zaman Gürcüce çalışmadığı halde, Tiflis’te
Gürcüstan Bilim Akademisi’nde kendi anadili’nin sessiz harf
sistemi üzerinde çalışma yaparken kapmıştı bu dili. Uzun
hikayenin kısası, Almir Aza ile evlendi ve ben de 1976’da
Zaira ile....
1976 yazında Cambridge’e döndüğümde, slavik olmayan SSCB
dilleri üzerine 2 yıllık bir araştırma projesi yapmak için
bir anlaşma yaptım ve böylelikle yüksek lisans kaydımı iptal
ettirdim. Bu iki yılı, araştırma projem için Kafkas dilleri
hakkında yazarak geçirdim. Zaira nihayet SSCB’den ayrılma
iznini almıştı ve 1977 Ocak ayının sonunda yanıma gelmişti.
Araştırma projem tamamlandığında, doktoram için yeniden
kayıt yaptırdım, ancak bu kez karşılaştırmalı Gürcü - Abhaz
dillerini önerdim. İlk kitabım, Bernard Comries ve bir
arkadaşı tarafından bir dil çalışması serisi için hazırlanan
anketlere dayalı olan Abhazca Grameri 1979 yılında
Hollanda’da basıldı. O yıl, doktoram için gerekli
materyalleri toplamam için Gürcüstan’a döndüm. Tabii Zaira
ve 1977 Kasım’ında doğan kızımız Amra Shukia da bana eşlik
ettiler. 1979 - 80 akademik yılını Tiflis’te geçirdik.
Dilbilim diploması ve daha sonra da Ermenice üzerinde
çalışırken yüksek lisans için devlet fonuna yaptırdığım 3
yıllık kaydım dolduğundan şansımın yardımıyla Oxford’taki
Wardrop Fonu’ndan Abhaz ve Gürcü’ce dillerini araştırmak
için bir burs ayarlamayı başardım. 1980 yılında İngiltere’ye
döndüğümde bu parayla bir yıl idare ettim. Bu yıl içinde,
1987’de Mouton De Gruyter tarafından yayınlanan ve Kuzey
İngiltere’de Hull Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nde bir iş
bulamamı sağlayan doktoramı yazdım. 1981 yazında Hull’a
taşındım. 1988’de bölüm kapanana kadar 7 yılımı dilbilim
öğreterek geçirdim ve oradan da daha sonra da sürekli
çalıştığım SOAS’a transfer oldum. İkinci kızım Gunda Amza -
Natia 1984 Eylül’ünde dünyaya geldi. SOAS’ta Gürcü - Kafkas
dillerinden sorumluydum ama aynı zamanda dilbilim
bölümündeydim. 1992’de Kafkas dilleri katibi oldum; aynı yıl
Yakın ve Doğu Çalışmaları Bölümü’ne transfer oldum. 1996’da
profesörlüğe yükseldim ve 1997’de İngiliz Akademisi’ne üye
olarak seçildim. Ayrıca uluslar arası Çerkes Akademisi
(Nalçik) ve Abhazya Bilim Akademisi fahri üyesiyim.
İlk kitabım Abhaz Dili üzerine olduğundan, her ne kadar
kendimi Gürcü dili uzmanı (kartvelologist) olarak görsem de
bir Abhazolog olarak biliniyorum... Bunların dışında
Gürcü’ce konuştuğum dildi ve onun kardeş dili olan Mingrel
Dili üzerine çalışma niyetindeydim. 1980’lerde birçok kez
Gürcüstan/Abhazya’yı ziyaret etme fırsatım oldu ve
Abhazya’dayken Gürcüce sohbet edebileceğim yerli
Mingrellerle çalışma fırsatı buldum. 1980’lerde Sovyetler
Birliği parçalanmaya ve çirkin bir milliyetçilik türü
Gürcüstan’a yayılmaya başladığı dönemde, her hafta düzenli
olarak Tiflis’ten gönderilen “Edebi Gürcüstan” isimli
gazetede Abhazlara yönlendirilen çirkin sözlü saldırıları
okuyordum ve bu beni Abhaz - Gürcü ilişkilerinin akibeti
konusunda ciddi şekilde endişelendiriyordu. Nihayet, Mayıs
1989’da SOAS’ta yapılan Gürcü Çalışma Günü’nde bu tehdidi
dile getirmek için bir fırsat elde ettim. 1987’nin son beş
ayında Gürcüstan / Abhazya’ dayken, 1988 Ocak’ında Londra’da
Gürcüstan’daki dil planlaması üzerine yapacağım konuşma için
materyal toplamıştım. İşte o zaman 1930 ve 40’larda nelerin
yaşandığını keşfetmiştim. Abhaz Alfabesinin Gürcüce temelli
değiştirilmesi ve Gürcüce konuşulmayan bölgelerde Abhazca
eğitim yapan okulların 1945 - 46’da sadece Gürcü okulları
lehine kapatılması gibi.. Bunun bomba etkisi yaratacak bir
materyal olduğunu biliyordum. Bu konuyu eğitimli Gürcülerle
tartıştığımda gördüğüm şey beni şaşırttı. Benim bir Abhaz
ile evli olduğumu öğrendiklerinde bana sürekli Abhazların
Gürcülere karşı neden çok isteksiz davrandıklarını
sormalarına rağmen, bu çok önemli Stanilism yıllarında
Cumhuriyetlerinde nelerin yaşandığından tamamen
bihaberdiler.
Ve Mayıs ayında bir gün, bütün cesaretimi toplayarak bu
konular üzerinde konuştum. Ve şunları ileri sürdüm. 40’larda
onların adına Abhazya’da neler yapıldığını bilseydiler,
Abhazların tutumlarını daha iyi anlayabilirler; buna ek
olarak 1801’de Rus baskısıyla hareket ettirildikleri için
Ruslara yönelik Gürcü husumeti sempati toplayabilirdi,
böylelikle Gürcüler kendi azınlıklarına (Abhazlar dahil)
aynı kibir ve aşağılama ile muamele etmez hatta daha
anlayışlı olarak onlara daha cömert davranırlardı.....
özellikle o zamanki Gürcüstan gayri resmi liderleri Zviad
Gamzahurdia ve Merab K’ost’ava gibi Gürcüstan bağımsızlığı
için kavga eder ve bunun için tüm Gürcüstan nüfusunun
desteğine ihtiyaç duyarlardı. SOAS’ta provoke edilen
sunumuma dinleyiciler arasındaki Gürcülerden gelen ilk
düşmanca tepki, daha sonra da Gürcüstan’da abartılarak
tekrarlandı. Stalin’in adamları tarafından Paris’te suikaste
uğrayan Gürcüstan Menşevik liderlerinden birinin en büyük
oğlu olan Dr. Ak’ak’i Ramishvili de dinleyiciler
arasındaydı. Ayağa kalktı ve herne kadar söylediklerim
Gürcülerin hoşuna gitmese de bunları yazmamı ve Tiflis’e
göndermemi önerdi. Önerisini dikkate aldım ve SOAS’taki kısa
konuşmamdaki düşüncelerimi detaylandırarak Gürcü dilinde
yazdım. Gürcüler bu açık mektubumu belki yayınlamazlar diye,
tekrar İngilizce’ye çevirdim ve bir kopyasını Abhazya’nın
Başkenti Sohum’daki arkadaşlarıma gönderdim. Ve bu konu
üzerinde daha fazla düşünmedim ta ki yaz tatilimiz için 3 ay
kalacağımız Abhazya’ya uçmak için Moskova’da uçağa binene
kadar...
Uçakta öğrendim ki, benim açık mektubum Sohum’a ulaştığında,
yazının Gürcüstan’da yayımlanıp yayımlanmadığını öğrenmek
için “Edebi Gürcüstan” ofisini aramışlar. Her kim cevap
verdiyse telefona, yazının yayımlanabilecek kadar iyi
olduğunu yalnız yayımladıkları takdirde kardeşlerinin
(milliyetçilerin) onları öldürebileceklerini söylemiş. Ve
böylelikle, Abhazlar tarafından benim mektubum Rusça’ya
çevrilerek Sohum Filarmoni Salonu’nun dış cephesine asılmış
tüm Abhazya okuyabilsin diye. Durum, bizim haftada bir
“Edebi Gürcüstan”dan okuyup saptayabildiğimizden daha
vahimdi... Abhazya, Gürcüstan medyasında, Abhazlar
“Gürcülere ait” topraklara sonradan geldiler ve böylelikle
onlar “Gürcülere ait” bölgede “misafirdirler” şeklinde
çıkarcı bir edebiyat uzmanı tarafından 1940’ların sonunda
ileri sürülen saptırılmış tarihsel dokümanlarla sürekli bir
suistimale maruz kalmaktaydı. Şimdi ise, bize söylenen çok
uzaklarda İngiltere’de de olsa en azından bir insanın
onların problemlerinden haberdar olması ve tarihsel,
kültürel haklarını haykırmak için hazırlanması Abhazlar’ın
rahat bir nefes alabilmesini sağlamıştı. Biz 8 Temmuz
Cumartesi günü yetişmiştik ve sadece 7 gün sonra Sohum’da
Tiflis Üniversitesi’nin bir kısmının bulunduğu yasadışı boş
bir alanda çatışmalar başladı. Temmuz’un 16. Günü sabah saat
6’da silah sesleriyle uyandığımız Oçamçıra’ya kadar
yayılmıştı çatışma. İyi ki Sovyetler Birliği hala vardı.
Birkaç saat içersinde İçişleri Bakanlığı’nın askerleri iki
tarafı ayırmak için bölgeye girdi çünkü Oçamçıra Abhaz ve
Mingrel’lerden oluşan bir nufüsa sahipti. O askerler
olmasaydı çatışma kesinlikle daha da yayılabilirdi. Durum
oldukça gergindi. Binlerce Gürcü ve Mingrel Oçamçıra
güneyinde Ghalidzga Irmağı’nın kenarında toplanmış Sohum’a
ulaşmayı umut ediyorlardı. Gürcü Komünist Partisi Lideri
Givi Gumbaridza bölgeye Pazartesi sabahı yetişmişti. Onunla
25 dakika kadar görüşmeyi başarabildim ve bu süre içerisinde
Açık Mektubumun niçin yayımlanmadığını sordum. Ben o mektubu
Abhazları cesaretlendirmek ve Gürcüleri kızdırmak için
yazmamıştım. Eğer Gürcüler geçmişlerini öğrenirlerse,
Abhazların durumunu anlamaları daha kolay olur ve iki
milletin de yararı için onlara daha iyi davranırlar diye
düşünmüştüm. Aynı haftanın Cuma günü makalem “Edebi
Gürcüstan” da yayımlandı. Fakat Tiflis’teki isteksiz
yetkililerin, okuyucularını kendi fikirleri doğrultusunda
nasıl yönlendirdiklerinin altını çizmek isterim. Makalem
bütün Gürcü medyasında yer alan makale ya da konuşmaların
sadece ilkleri olan üç düşmanca eleştiri ile aynı anda
yayınlandı. Tabii ki bütün bunların amacı, dinlenmeye değer
olan düşüncelerin kaynağı olarak muhatap alınabileceğim
fikrini baltalamak için hakaret edilmesiydi. Bu, 1987 Ocak
ayındaki A’kak’i Shanidze’nin 100. doğum günü münasebetiyle
Gürcü Televizyonundaki canlı konuşmamda verdiğim cevap ile
tam bir tezat oluşturuyordu. Orada görünmemden itibaren her
nereye gidersem büyük bir onurla! karşılandım. Hemen hemen
yazın geri kalan kısmında ve zaman zaman daha sonra da devam
etti bu hakaret; ve söylememe gerek yok sanırım bir daha
Gürcü toprağına adım atmadım.
1990’ların başında iki yayıncı bana ulaşarak Gürcü grameri
yazmam konusunda istekte bulundular. Benim Gürcüstan ve
Gürcülerle olan bağım kopmuş gibi göründüğünden (1975 - 89
yıllarında edindiğim arkadaşlarımdan hiçbiri 1989 yazındaki
olaylardan sonra benimle bir şey yapmak istemediğinden) bu
işi almamayı ve gelecek yıllarda Mingrel ve Abhazca üzerine
araştırmalara devam etmeyi düşündüm. Fakat 1995 - 96’da ‘Gürcüce.
Başlangıç Seviyesindekiler İçin Dilbilgisi’ ,
‘Gürcüce Dilbilim Yapısal Referansı’, ‘Gürcüce
Okuyucusu’ yayınlandı. 1988’de ‘Abhazlar. El Kitabı’
Curzon Press için yayına hazırladım ve eşimle birlikte
Amerika’da ‘Abhaz Gazete Okuyucusu’’nu yayınladık.
Günün birinde Abhaz Dilbilgisi’ni yazmayı umut ettiğimden
materyalleri okurken rastladığım Abhaz halk hikayelerini
tercüme ediyorum sürekli. Ayrıca Abhaz versiyonundaki Nart
Destanı’nın çevirisi üzerinde de çalışıyorum. Sıklıkla
Abhazya’daki siyasi durum hakkında yazı yazmam ya da konuşma
yapmam isteniyor. Cumhurbaşkanı Vladislav Ardzınba da
Gürcülere karşı kazanılan zaferin ardından (!992 - 1993)
Abhazya Fahri Konsolosu olarak görev yapmamı teklif etmişti.
Büyük kızım, Cambridge Fransız ve Alman Dilleri’nden mezun
oldu geçen yaz ve şu anda yurt dışında İngilizce öğretiyor.
Hepimiz Abhazya ve Kafkasya’daki olayları yakından takip
ediyoruz ve bölgeyi üzüntüye boğan anlaşmazlıkların biran
önce çözülmesini umut ediyoruz. İnsanlar bir şekilde
birbirlerinin dillerine ve kültürlerine saygı duyarak
yaşamayı öğrenmek zorundalar. Ayrıca, elbette ki bütün
insanlar kendi öz dillerine de saygı gösterip, onun daima
yaşaması için her şeyi yapmalılar. Bir kere dil öldümü,
1992’de Ubıh Dili’nin ölmesi gibi, onu tekrar hayata
döndürmek imkansızdır. Henüz Çerkesçe ve Abhazca’nın hem
Kafkasya’da hem de Yakın Doğu’daki diaspora ülkelerinde
kardeş dil Ubıhça gibi unutulmasını engellemek için zaman
var. Umut edelim ki gelecek, Kafkasya’ya barışı tekrar
getirsin ve bölgenin içinde bulunduğu durum onun çok dilli
özelliğinin yeniden yeşermesine imkan tanısın.
Kaynak: Nart Dergisi Eylül Ekim 2001 – Sayı 26
|