Meral Okay'ın Taraf gazetesi röportajı...

27.02.2008
Taraf Gazetesi

 

Derin bir nefes alıp “Sallanmaz kiraz dalı aynı rüzgârla bir daha” dedi. “Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece” diye başlayan şarkının altında Sezen Aksu’yla birlikte imzası bulunan kadın, Meral Okay.

Okay’la çocukluğunu, gençliğini, memleket meselelerini, 15 yıl önce kaybettiği sevgilisini ve ilişkileri konuştuk.

“15 yıl önce bugün toprağa vermiştik Yaman’ı, mezarlıktan geldim buraya” diyerek başladı anlatmaya...

‘Her ilişki şiddetini kendi yaratır’

AYÇA ÖRER
Taraf Gazetesi

Çerkes bir anne babanın çocuğusunuz. Nasıl bir ortamda nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Çerkes bir ailede büyüdüm ama bir yanda da subay bir ailede büyüdüm. Babam subaydı ve Anadolu’nun muhtelif yerlerini dolaştık. Anne tarafından da baba tarafından da geniş, kalabalık bir aileyiz. Gittiğimiz her yere babaannem, dedem, anneannem de geldi. Amcam ve halam bizde okudular.  Onların elinde arkadaşlık içinde büyüdük. Akrabalarım, Ağrı’ya gittik, oraya bile geldiler.

Bir de kaç yıl öncesinin koşullarında...

Tabii... Sonrasında Ankara’ya gittiğimiz için çok kalabalık bir akraba çevresi içinde büyüdüm. Bizim ailenin ilişkilerinde hâkim unsur Çerkes gelenekleri olmadı. Babam çok küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, üniversite hayatına girmiş. Askerliğe sonra tezkere bırakarak başlamış. Harp Okulu çıkışlı değil. Dolayısıyla bizim evde ağır bir asker disiplini de olmadı. Zaten hiçbir disiplin Çerkes disiplininin üzerine geçemeyeceği için klasik normlar, dışarıdan görülen o baskıcı katı kurallar içinde büyümedik. Aksine benim baba tarafım fazlaca demokrattı. Dedemle arkadaşlık eden bir torundum. Beni düğünlere götürürdü. Her yaz memlekete, Kayseri Pınarbaşı’na giderdik. Babam, akrabalarımızı, o toprakları tanıyarak büyümemizi istedi. Önce memlekete, sonra denize giderdik. Bu arada dil öğrendim.

Çerkesçe konuşabiliyor musunuz?

Yüzde yüz çeviri yaparım, yüzde 70 konuşurum. Annem babam evde biz öğrenene kadar konuştular. Ankara’da Kuzey Kafkasya Derneği’nde yedi yıl dans ettim. Annem olağanüstü mızıka ve akordeon çalardı. Kendi jenerasyonunun efsanevi çalgıcılarından biriydi.

ÇERKESLERİN HİKÂYELERİNİ BEN ANLATMAM

Bir yanda da geleneklerine bağlı bir aileniz var o zaman...

Evet. Şeceremizi 14. yüzyıla kadar biliyorum. Babamın ailesi Kafkasya’da yüzyıllar boyunca kadılık yapmış. Oradaki medreseleri kurmuşlar. Buraya göç ederken o zamandan beri tuttukları evraklarla gelmişler. Bir büyük dedem burada, Gülhane Tıp Akademisi’nin ilk başhekimi. Aile okuryazar olduğu için her türlü belge, bilgi, kayıt tutulmuş. Savaş günlüklerinden Kafkasya’dan getirilen günlüklere kadar kayıtlar şu anda babamda bulunuyor. Onların üzerinde çalışmalar, çeviriler yapıyor. Tarih dokümanı haline getiriyor.

Çerkes sürgününe ilişkin belgeler mi bunlar?

Aile buraya göç ettikten sonraki maceraya ilişkin belgeler de var.

Buradan şöyle bir tablo çıkıyor: Ait olduğu kültürden mahrum kalmamış, okur yazar bir ailede geçen çocukluk. Bu nasıl bir hayal dünyası yarattı?

Çok zengin. Sözlü hikâyelerden çok etkilendim. O kadar fantastik hikâyeler anlatıyorlardı ki... Efsanevi hikâyeler dışında, son yüzyılın hikâyeleri de bana hep çok ilginç gelmiştir. Göçün sonrasında yaşananlar çelişkiler. Bir tarafta o tarih, bir tarafta cumhuriyetin kendi yolculuğunun canlı tarihi içinde büyüdüm. Evimizde her zaman siyaset de vardı, hukuk da vardı, sanat da vardı. Yargıçlar, üst düzey politikacılar, askerler, üniversite öğretim üyeleri gelirdi. Müthiş bir zenginlikti. Çocukluktan itibaren siyasete, hukuka yakın ilgi duymaya başlıyorsunuz. O Çerkes ailenin gelenekleri içinde, birbirilerine yüzyıllardır anlattıkları sözel tarihin taşıyıcı insanlarıyla büyüdüm. Oradan çok beslendim, çok zengin bir düş gücüyle muhteşem bir dille anlatırlardı. O hikâyelerin bir kısmı bazen şarkıya dönüşürdü, söyler, çalarlardı.

Bunlar bizim karşımıza bir gün bir ürün olarak çıkabilir mi?

Çıkmaz.

Neden? Çerkesler’in hayatı, buraya gelişleri, sürgün hiç bilinmiyor?

Hemşerilerimiz de hep söyler. Ben de hep kaçınırım. Çünkü babamı üzmeye hakkım yok. Çerkesler her azınlık gibi çok tutucudurlar. O tutuculuğun içinden çıkıp onlarla ilgili bir şey yazdığında bu, kendi ayağına kurşun sıkmak olur. Babam hâlâ derneklerde çalışan bir insan. Benimle ilgili her eleştiri onun üzerinden geçerek gelir. Babacım 78 yaşında ve hayatımdaki en kıymetli şey. Onu üzecek, kıracak hiçbir şey yapmam ben. Çerkesler’in hikâyelerini başkası anlatsın, ben anlatmam. Çok acıklı, hiç bilinmeyen hikâyeler var. Benim de anlatmak istediğim hikâyeler vardır. Ama o hikâyeler sadece onların onayladığı haliyle anlatılamaz. Öyle bir şey de yapmak istemiyorum. Anlatılırsa popüler bir iş olur, popüler bir iş yapmak da “Gel beni döv” demektir.

Öyle bir çocukluktan çıkarak Günaydın gazetesinde çalışmak üzere İstanbul’a gelip Harbiye Orduevi’ne yerleşmişsiniz. Ondan sonrası nasıl gelişti?

Günaydın gazetesine transfer olarak geldim. 15 gün içinde öğle aralarında ev baktım, tuttum, beyaz eşyalarımı hallettim. Bir yıl annem bana Ankara’daki hırkamı bile göndermedi. Odamı bozmadı. Kış geldi, “Anne paltomu yollasana” dedim, “Geleceksin ne gerek var” dedi.

Ne oldu, yeni paltomu aldınız?

Tabii ki... (Gülüyor.) Sonra baktı ki ben buradayım ve burada yaşayacağım, evim barkım düzenim burada, sonra ikna oldu.

Siz buraya nasıl alıştınız?

Çocukluğumun bir kısmı da İstanbul’da geçmişti. Ayda neredeyse bir haftayı İstanbul’da geçiriyordum. Haydarpaşa Garı’na gelip elimde tahta bavulumla “İstanbul senden intikam alacağım” demedim. Geldim, Gümüşsuyu’nda evimi tuttum. Düzeni oturtmayı başardım.

BAKTIK Kİ SEVGİLİ OLMUŞUZ

İstanbul’a gelişinizin hangi dönemine denk geliyor Yaman Okay’la tanışmanız?

Yaman’la Ankara’da tanışmıştım. Buraya geldiğimdeyse Yaman, AST’den ayrılıp İstanbul’a taşınmıştı. İstanbul’da hem Dostlar Tiyatrosu’nda hem Genco’da çalışıyor hem de sinema oyunculuğu yapıyordu. Ankara’da birbirimizi herkesin birbirini tanıdığı gibi tanıyorduk. Ortak toplantılara gidip gelmiştik. Ankara’daki o zamanki sol çevre zaten belliydi. İstanbul’da da gittiğimiz yerler aynıydı. Festival, sinema, bar, kafe... Hep karşılaşıyorduk.  Birbirimizi görünce şimşekler çakmadı. Biz arkadaştık zaten.

Arkadaşlıktan evrilen bir aşk mıydı sizinki?

Tabii. “Buraya mı geldin, nasılsın, gazeteye mi başladın” diye diye. Genel arkadaşlarımızın bulunduğu kalabalık içindeydik. Sonradan bir baktık ki sevgili olmuşuz.

Sevgililikten evliliğe giden süreç nasıl oldu?

Yaman, Diyarbakır’a sakıncalı piyade olarak askere gitti. Hem geliş gidişlerinde rahatlık olması hem de evci çıkışı için çok istedi bu evliliğin olmasını. Evlendiğimizde askerliğinin bitmesine yedi ay vardı.

Aileniz nasıl karşıladı?

Olgunlukla. Çok sevdiler. Onlar benden daha başka şeylere hazırlıklıydı. “Eyvah bu nasıl bir şey getirir karşımıza” diye düşünüyorlardı. Çocukluk haylazlıklarımdan, gözükaralığımdan hapishane kapısında bekleyeceğimi sanıyorlardı ki o virajları da almış biriydim ben. O yüzden Yaman’ı çok sevdiler, evlatları olarak kabul ettiler, damat gözüyle hiç bakmadılar. Kaybettiğimiz zaman da ‘Evladımızı kaybettik’ diye yas tuttular.

Anne babanızın ilişkisi nasıldı? Birbirilerine âşıklar mıydı?

Babam üniversitede hukuk okurken ikinci sınıfta anneme âşık olmuş. Annem de önemli bir ailenin kızı, babam da. İki aile de evlenmelerine karşı çıkıyor. Evleniyorlar, bir süre sonra annem ağabeyime hamile kalıyor. Babam çalışıp okurken askere çağırılıyor. Dönünce yapacak işi yok. İki aile de kızdıkları için destekte bulunmuyor. Ve o aşk yüzünden babam askerde tezkere bırakıyor. Hiç olmazsa bir sabit gelir olsun diye düşünüyor. Ordudayken yıllar sonra hukuku bitirdi.

Anneniz de tayinlerle geçen bir hayata alışıyor o halde.

O dünya güzeli kadın da bütün o maceranın içinde kendini buldu ve büyük bir aşk ve sadakatle oradan oraya göçerek bizleri büyüttüler. Annem çok sağlık problemleri yaşadı, hastanede son dönemlerinde babamı bırakıp gidecek diye çok öfkeliydi. Elinde olsa babamı da götürmek isterdi. O denli birbirlerine âşıklardı.

Böyle bir ortamda aşkın beklentisi de yüksek olmalı?

Yüksek mi bilmiyorum ama o konuda hep kendimi şanslı hissettim. Çok iyi kalpli insanlara âşık oldum. O anlamda yaralı bir kalp taşımadım gençliğimden itibaren. Yaman’a da gerçekten aşkla bağlıydım, sevgiyle, her şey'le bağlıydım, çok kıymetliydi çünkü.

Yaman Okay’ı kaybetmenizin ardından, Sezen Aksu “Deli Kızın Türküsü” kasetinin hazırlığını size devretmiş...

Beraber çalışıyorduk zaten. “Hadi şu albümü bitirelim” diyerek zorladı. Bu bir nefes alma alanı açtı büyük ölçüde. Kalbindeki acıyı dökebilecek bir alan buluyorsun. Bir söz söyleyip sokağa bırakıyorsun. Sokaktan biri geliyor, elinden tutuyor, yürüyor, gidiyor ve o söz artık onun oluyor. Bir konser sırasında beş bin kişi aynı şarkıya kendi yolculuğu içinde yer bulup söylüyorsa bu şans. Bu, Sezen’in açtığı bir yoldu bana. Orada benim elimden tuttu ve beraber yürüdük.

Tanışıklığınız ne zamana dayanıyor?

1983’e. Yaman’ın yakın arkadaşıydı. Ona da bir şarkısı var. “Adamların adamı.” Kendi okuyamadı da Nükhet (Duru) okudu. Yaman tanıştırdı bizi ama sonra benim kardeşim gibi oldu.

AYSEL HAYAT HOCAMIZDI

Aysel Gürel’le ilişkiniz nasıldı?

Aysel çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir kadındı. Çok öncü, çok özel, herkesin hayat bilgisi hocasıydı. Birlikte seyahatlerimiz, günlerimiz, gecelerimiz oldu. Aysel’le her şey yapılırdı, şahane bir kadındı. Dışarıya yansıttığı enerjisi, içindeki enerjiyle aynıydı. İkisi denk olduğu için Aysel o kadar özgürdü. Derin bir kadındı, bunu kimsenin hayatına bir yük olarak getirmedi, taşıtmadı. Yoğun bilgi ve deneyimle hayatı hafife aldı. Bize de öğretti. Bu kadar acı ve ölüm içinde öbür türlüsüne katlanmak zaten çok zor.

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Elimde bir sinema filmi senaryosu var. Onu bitirmeye uğraşıyorum.

Bir oyunculuk projesi yok mu?

Arkadaşlar “Yapsana” diyorlar ama yazıyla yanyana gitmiyor. İkisi de kıskanç işler. Yazmak da oyunculuk da disiplinli bir şey. Set disiplin gerektiriyor. Ama önümüzdeki yıl oyunculuk yapmak istiyorum. Oyunculuk benim yaptığım haliyle yoğun kamera arkasıyla uğraşırken teneffüs gibi.

Dizilerle aranız nasıl? Hangilerini izliyorsunuz?

Yaprak Dökümü. Oyuncuları, senaryosu çok iyi. Şahane bir adaptasyon. Elveda Rumeli’yi çok seviyorum. İşim olmasa onlara yapışıp iki hafta konuk oyunculuk yaparım. Göz koyduğum setler var. “Hatırla Sevgili”yi  çok seviyorum. İki üç haftadır zırlayarak izliyorum. O işkencelerin daha fenalarını bildiğim için.

Hrant’ın kaybı bir milat oldu.

Bir söyleşinizde “Doğulu ile batılı barındırmayı asla bir çelişki olarak değil, aksine hep bir zenginlik olarak gördüm. Türkiye bunu başardı. Beceremeseydi 15 yıl savaş yaşayan bu ülkede kimse intikam duygusunu bastıramazdı” demişsiniz. Hrant Dink’in ölümünden sonra geçen bir yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hrant Dink’in kaybı hepimiz için bir kilometre taşı. Dönüp yeniden bakmak, umut etmek ya da umutsuz olmak için. Ben umutlu olmaktan yanayım. İçimde ara sıra kafasını kaldıran umutsuzluğu umuda çevirmeye çalışıyorum. Bunların tartışılması bile benim için umut kaynağı.

Arkasını getirirler mi getirmezler mi, bilmiyorum. Bunun takipçisi olacağım. Ergenekon dosyası da benim için umut kaynağı. İlk gün uzun zamandır duymadığım büyük bir sevinç duydum. Ama süreç önemli. Ne olacak, nereye gidecek. Ben Şemdinli dosyası açıldığında da o sevinci duymuştum. Sonra neler olduğunu hep birlikte yaşadık. Diliyorum Ergenekon davası öyle bitmeyecek. Çünkü bu ülkenin insanları belleğini oluşturmaya başladı. Ve o bellekten umutsuz olmamak lazım.

Bunun miladı nedir?

Hrant’ın gidişi. Ben 22 Temmuz seçimlerinden sonra ‘Bu ülke daha sivildir artık, daha sivil bir anayasa yapılacak’ diye umutluydum. Ama bu son türban manevraları özgürlüğün sadece kendi mağduriyetleri üzerinden şekillendirilmesi ve onun üzerinden siyaset yürütmeye kalkmaları nedeniyle umudumu kırdı. Mağduriyet üzerinden bakacaksak, düşünce özgürlüğü, 301. madde, azınlık vakıflarının meselesini de o paketin içine sokacaksın. Ben özgürlük diye bir tek türbanı savunamam. Güçlü bir sivil muhalefet yükselmeye başladı ve bu bana bu umut veriyor. Daha evvel bizler böylesine sürekli ve uzun süreli muhalefeti diri tutamıyorduk. Dink davasını sonuna kadar takip edeceğiz. Vicdanımızı temiz tutabilmemiz için, kendimizi iyi insan sayabilmemiz için orada durmamız lazım.

Dizi sektöründe ağır sömürü var.

Son dönemde dizi oyuncuları da yapımcıları da dizilerin iki üç bölüm yayınlanıp yayından kaldırılmasından ve o kadar emeğe yazık olmasından şikâyetçi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu şikâyette bulunanlar çok haklılar. Şu anda bir takım örgütler var ama önemli olan bunların var olmaları değil, televizyon kanalları tarafından muhatap alınmaları. Muhatap alınmazsan istediğin kadar örgüt ol. Yapımcılar açısından da sömürü var. Yapımcı haftanın beş günü doksan dakika zarar ederek çekim yapıp gayri insani koşullarda çalışmaya meraklı mı? Onlar da sette çalışıyor, onlar da mutlu değil.

Televizyonlara kalsa beş kuşak reklam girecekler, hiçbir televizyon “aaa bu uzun olmuş, bunu çok uzatmışsınız” demeyecek. Bu yapımcı kanallar ile RTÜK arasında yapılan bir pazarlığın sonucudur. Bizler oyuncular, yapımcılar, yazarlar servis elemanları durumundayız. Şu anda senaryo yazarlarının bile iki tane derneği var.

Ama Türkiye’de mevcut olan telif yasaları yüzünden şu anda muhatap kabul edilmiyorsun.

Türkiye’de hiçbir yapımcı şirket dizinin sahibi değil. Sezon başında haklar televizyonlara devrediliyor. Yapımcı firmalar taşeron. Sistemin değiştirilmesi gerekiyor. Ben de memnun değilim bir bölüm için 80 sayfa senaryo yazmaktan. Aynı şey oyuncular, aynı şey teknik ekipte çalışanlar için de geçerli.

Hayatıma birini dahil edemedim.

Aşka bakışınız şimdi nasıl? Gene olsa olur mu?

Keşke olsa. Gene olsa olur. Ama işte sallanmaz kiraz dalı aynı rüzgârla bir daha. Olmaz aynı şiddetle.

O gençliğin verdiği bir şiddet miydi?

İlişki şiddetini kendi yaratır. O, o ilişkinin şiddeti ve etkisidir. Başka ilişkide başka şey olur. Yaşla ilgili olduğunu düşünmüyorum âşık olma halinin. Karşındaki insanla, tutkuyla ilgili bir şey. Babam dört yıl evvel annemi kaybettiğinde 52 yıllık evliydiler ve o gece başbaşa kaldığımızda ilk günkü gibi ölen karısına olan aşkını anlatmıştı bana. Babama “Babacım artık evde bir nefes olsa dediğimde” hâlâ bunu reddeder. ‘Ben hayatıma başka kimseyi sokmam’ diyor.

Peki babanıza verdiğiniz tavsiyeyi “bir ses, bir nefesi” kendiniz için düşünmediniz mi hiç?

Düşündüm. Ama şans bu. Hayatıma uzun süreli konaklayacak birini dahil edemedim. Zaten ilk yıllar istemiyorsun. ‘Bir daha bir ölümlüyle beraber olmam’ diye gırgır yapardık. (Gülüyor.) Yalnızlık çok konforlu bir şey. Alıştıktan sonra hayatına birini dahil etmen zor. Dahil olmaya aday kimse, hayatına girdiği zaman bakar ki ona yer yoktur. Onu fark eden gider. İstediğin kadar yaşam alanı açmaya çalış, bir süre sonra olmayacağını görüyorsun. Ben Yaman’la evliyken de hayatım böyleydi. Biz üç ay birlikte oturduğumuzda birbirimizin gözüne bakardık önce kim seyahate gidecek diye. O ilişkide de biz böyle dip dibe değildik. Herkesin kendi hayatı, kendi işi vardı.  Yaşasaydı 25 yıl olacaktı beraberliğimiz. Yaman’ı kaybettikten sonra hayatımın yönünü çevirmedim.

 

BU KATEGORİNİN TÜM HABERLERİ

 

 

 

..
...