|
Derin
bir nefes alıp “Sallanmaz kiraz dalı aynı rüzgârla bir daha”
dedi. “Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her
gece” diye başlayan şarkının altında Sezen Aksu’yla birlikte
imzası bulunan kadın, Meral Okay.
Okay’la
çocukluğunu, gençliğini, memleket meselelerini, 15 yıl önce
kaybettiği sevgilisini ve ilişkileri konuştuk.
“15 yıl önce bugün
toprağa vermiştik Yaman’ı, mezarlıktan geldim buraya”
diyerek başladı anlatmaya...
‘Her ilişki
şiddetini kendi yaratır’
AYÇA ÖRER
Taraf Gazetesi
Çerkes bir anne
babanın çocuğusunuz. Nasıl bir ortamda nasıl bir çocukluk
geçirdiniz?
Çerkes bir ailede
büyüdüm ama bir yanda da subay bir ailede büyüdüm. Babam
subaydı ve Anadolu’nun muhtelif yerlerini dolaştık. Anne
tarafından da baba tarafından da geniş, kalabalık bir
aileyiz. Gittiğimiz her yere babaannem, dedem, anneannem de
geldi. Amcam ve halam bizde okudular. Onların elinde
arkadaşlık içinde büyüdük. Akrabalarım, Ağrı’ya gittik,
oraya bile geldiler.
Bir de kaç yıl
öncesinin koşullarında...
Tabii...
Sonrasında Ankara’ya gittiğimiz için çok kalabalık bir
akraba çevresi içinde büyüdüm. Bizim ailenin ilişkilerinde
hâkim unsur Çerkes gelenekleri olmadı. Babam çok küçük yaşta
İstanbul’a gelmiş, üniversite hayatına girmiş. Askerliğe
sonra tezkere bırakarak başlamış. Harp Okulu çıkışlı değil.
Dolayısıyla bizim evde ağır bir asker disiplini de olmadı.
Zaten hiçbir disiplin Çerkes disiplininin üzerine
geçemeyeceği için klasik normlar, dışarıdan görülen o
baskıcı katı kurallar içinde büyümedik. Aksine benim baba
tarafım fazlaca demokrattı. Dedemle arkadaşlık eden bir
torundum. Beni düğünlere götürürdü. Her yaz memlekete,
Kayseri Pınarbaşı’na giderdik. Babam, akrabalarımızı, o
toprakları tanıyarak büyümemizi istedi. Önce memlekete,
sonra denize giderdik. Bu arada dil öğrendim.
Çerkesçe
konuşabiliyor musunuz?
Yüzde yüz çeviri
yaparım, yüzde 70 konuşurum. Annem babam evde biz öğrenene
kadar konuştular. Ankara’da Kuzey Kafkasya Derneği’nde yedi
yıl dans ettim. Annem olağanüstü mızıka ve akordeon çalardı.
Kendi jenerasyonunun efsanevi çalgıcılarından biriydi.
ÇERKESLERİN HİKÂYELERİNİ BEN ANLATMAM
Bir yanda da
geleneklerine bağlı bir aileniz var o zaman...
Evet. Şeceremizi
14. yüzyıla kadar biliyorum. Babamın ailesi Kafkasya’da
yüzyıllar boyunca kadılık yapmış. Oradaki medreseleri
kurmuşlar. Buraya göç ederken o zamandan beri tuttukları
evraklarla gelmişler. Bir büyük dedem burada, Gülhane Tıp
Akademisi’nin ilk başhekimi. Aile okuryazar olduğu için her
türlü belge, bilgi, kayıt tutulmuş. Savaş günlüklerinden
Kafkasya’dan getirilen günlüklere kadar kayıtlar şu anda
babamda bulunuyor. Onların üzerinde çalışmalar, çeviriler
yapıyor. Tarih dokümanı haline getiriyor.
Çerkes sürgününe
ilişkin belgeler mi bunlar?
Aile buraya göç
ettikten sonraki maceraya ilişkin belgeler de var.
Buradan şöyle bir
tablo çıkıyor: Ait olduğu kültürden mahrum kalmamış, okur
yazar bir ailede geçen çocukluk. Bu nasıl bir hayal dünyası
yarattı?
Çok zengin. Sözlü
hikâyelerden çok etkilendim. O kadar fantastik hikâyeler
anlatıyorlardı ki... Efsanevi hikâyeler dışında, son
yüzyılın hikâyeleri de bana hep çok ilginç gelmiştir. Göçün
sonrasında yaşananlar çelişkiler. Bir tarafta o tarih, bir
tarafta cumhuriyetin kendi yolculuğunun canlı tarihi içinde
büyüdüm. Evimizde her zaman siyaset de vardı, hukuk da
vardı, sanat da vardı. Yargıçlar, üst düzey politikacılar,
askerler, üniversite öğretim üyeleri gelirdi. Müthiş bir
zenginlikti. Çocukluktan itibaren siyasete, hukuka yakın
ilgi duymaya başlıyorsunuz. O Çerkes ailenin gelenekleri
içinde, birbirilerine yüzyıllardır anlattıkları sözel
tarihin taşıyıcı insanlarıyla büyüdüm. Oradan çok beslendim,
çok zengin bir düş gücüyle muhteşem bir dille anlatırlardı.
O hikâyelerin bir kısmı bazen şarkıya dönüşürdü, söyler,
çalarlardı.
Bunlar bizim
karşımıza bir gün bir ürün olarak çıkabilir mi?
Çıkmaz.
Neden?
Çerkesler’in hayatı, buraya gelişleri, sürgün hiç
bilinmiyor?
Hemşerilerimiz de
hep söyler. Ben de hep kaçınırım. Çünkü babamı üzmeye hakkım
yok. Çerkesler her azınlık gibi çok tutucudurlar. O
tutuculuğun içinden çıkıp onlarla ilgili bir şey yazdığında
bu, kendi ayağına kurşun sıkmak olur. Babam hâlâ derneklerde
çalışan bir insan. Benimle ilgili her eleştiri onun
üzerinden geçerek gelir. Babacım 78 yaşında ve hayatımdaki
en kıymetli şey. Onu üzecek, kıracak hiçbir şey yapmam ben.
Çerkesler’in hikâyelerini başkası anlatsın, ben anlatmam.
Çok acıklı, hiç bilinmeyen hikâyeler var. Benim de anlatmak
istediğim hikâyeler vardır. Ama o hikâyeler sadece onların
onayladığı haliyle anlatılamaz. Öyle bir şey de yapmak
istemiyorum. Anlatılırsa popüler bir iş olur, popüler bir iş
yapmak da “Gel beni döv” demektir.
Öyle bir
çocukluktan çıkarak Günaydın gazetesinde çalışmak üzere
İstanbul’a gelip Harbiye Orduevi’ne yerleşmişsiniz. Ondan
sonrası nasıl gelişti?
Günaydın
gazetesine transfer olarak geldim. 15 gün içinde öğle
aralarında ev baktım, tuttum, beyaz eşyalarımı hallettim.
Bir yıl annem bana Ankara’daki hırkamı bile göndermedi.
Odamı bozmadı. Kış geldi, “Anne paltomu yollasana” dedim,
“Geleceksin ne gerek var” dedi.
Ne oldu, yeni
paltomu aldınız?
Tabii ki...
(Gülüyor.) Sonra baktı ki ben buradayım ve burada
yaşayacağım, evim barkım düzenim burada, sonra ikna oldu.
Siz buraya nasıl
alıştınız?
Çocukluğumun bir
kısmı da İstanbul’da geçmişti. Ayda neredeyse bir haftayı
İstanbul’da geçiriyordum. Haydarpaşa Garı’na gelip elimde
tahta bavulumla “İstanbul senden intikam alacağım” demedim.
Geldim, Gümüşsuyu’nda evimi tuttum. Düzeni oturtmayı
başardım.
BAKTIK Kİ SEVGİLİ OLMUŞUZ
İstanbul’a
gelişinizin hangi dönemine denk geliyor Yaman Okay’la
tanışmanız?
Yaman’la Ankara’da
tanışmıştım. Buraya geldiğimdeyse Yaman, AST’den ayrılıp
İstanbul’a taşınmıştı. İstanbul’da hem Dostlar Tiyatrosu’nda
hem Genco’da çalışıyor hem de sinema oyunculuğu yapıyordu.
Ankara’da birbirimizi herkesin birbirini tanıdığı gibi
tanıyorduk. Ortak toplantılara gidip gelmiştik. Ankara’daki
o zamanki sol çevre zaten belliydi. İstanbul’da da
gittiğimiz yerler aynıydı. Festival, sinema, bar, kafe...
Hep karşılaşıyorduk. Birbirimizi görünce şimşekler çakmadı.
Biz arkadaştık zaten.
Arkadaşlıktan
evrilen bir aşk mıydı sizinki?
Tabii. “Buraya mı
geldin, nasılsın, gazeteye mi başladın” diye diye. Genel
arkadaşlarımızın bulunduğu kalabalık içindeydik. Sonradan
bir baktık ki sevgili olmuşuz.
Sevgililikten
evliliğe giden süreç nasıl oldu?
Yaman,
Diyarbakır’a sakıncalı piyade olarak askere gitti. Hem geliş
gidişlerinde rahatlık olması hem de evci çıkışı için çok
istedi bu evliliğin olmasını. Evlendiğimizde askerliğinin
bitmesine yedi ay vardı.
Aileniz nasıl
karşıladı?
Olgunlukla. Çok
sevdiler. Onlar benden daha başka şeylere hazırlıklıydı.
“Eyvah bu nasıl bir şey getirir karşımıza” diye
düşünüyorlardı. Çocukluk haylazlıklarımdan, gözükaralığımdan
hapishane kapısında bekleyeceğimi sanıyorlardı ki o
virajları da almış biriydim ben. O yüzden Yaman’ı çok
sevdiler, evlatları olarak kabul ettiler, damat gözüyle hiç
bakmadılar. Kaybettiğimiz zaman da ‘Evladımızı kaybettik’
diye yas tuttular.
Anne babanızın
ilişkisi nasıldı? Birbirilerine âşıklar mıydı?
Babam üniversitede
hukuk okurken ikinci sınıfta anneme âşık olmuş. Annem de
önemli bir ailenin kızı, babam da. İki aile de evlenmelerine
karşı çıkıyor. Evleniyorlar, bir süre sonra annem ağabeyime
hamile kalıyor. Babam çalışıp okurken askere çağırılıyor.
Dönünce yapacak işi yok. İki aile de kızdıkları için
destekte bulunmuyor. Ve o aşk yüzünden babam askerde tezkere
bırakıyor. Hiç olmazsa bir sabit gelir olsun diye düşünüyor.
Ordudayken yıllar sonra hukuku bitirdi.
Anneniz de
tayinlerle geçen bir hayata alışıyor o halde.
O dünya güzeli
kadın da bütün o maceranın içinde kendini buldu ve büyük bir
aşk ve sadakatle oradan oraya göçerek bizleri büyüttüler.
Annem çok sağlık problemleri yaşadı, hastanede son
dönemlerinde babamı bırakıp gidecek diye çok öfkeliydi.
Elinde olsa babamı da götürmek isterdi. O denli birbirlerine
âşıklardı.
Böyle bir ortamda
aşkın beklentisi de yüksek olmalı?
Yüksek mi
bilmiyorum ama o konuda hep kendimi şanslı hissettim. Çok
iyi kalpli insanlara âşık oldum. O anlamda yaralı bir kalp
taşımadım gençliğimden itibaren. Yaman’a da gerçekten aşkla
bağlıydım, sevgiyle, her şey'le bağlıydım, çok kıymetliydi
çünkü.
Yaman Okay’ı
kaybetmenizin ardından, Sezen Aksu “Deli Kızın Türküsü”
kasetinin hazırlığını size devretmiş...
Beraber
çalışıyorduk zaten. “Hadi şu albümü bitirelim” diyerek
zorladı. Bu bir nefes alma alanı açtı büyük ölçüde.
Kalbindeki acıyı dökebilecek bir alan buluyorsun. Bir söz
söyleyip sokağa bırakıyorsun. Sokaktan biri geliyor, elinden
tutuyor, yürüyor, gidiyor ve o söz artık onun oluyor. Bir
konser sırasında beş bin kişi aynı şarkıya kendi yolculuğu
içinde yer bulup söylüyorsa bu şans. Bu, Sezen’in açtığı bir
yoldu bana. Orada benim elimden tuttu ve beraber yürüdük.
Tanışıklığınız ne
zamana dayanıyor?
1983’e. Yaman’ın
yakın arkadaşıydı. Ona da bir şarkısı var. “Adamların
adamı.” Kendi okuyamadı da Nükhet (Duru) okudu. Yaman
tanıştırdı bizi ama sonra benim kardeşim gibi oldu.
AYSEL HAYAT HOCAMIZDI
Aysel Gürel’le
ilişkiniz nasıldı?
Aysel çok sevdiğim
ve saygı duyduğum bir kadındı. Çok öncü, çok özel, herkesin
hayat bilgisi hocasıydı. Birlikte seyahatlerimiz,
günlerimiz, gecelerimiz oldu. Aysel’le her şey yapılırdı,
şahane bir kadındı. Dışarıya yansıttığı enerjisi, içindeki
enerjiyle aynıydı. İkisi denk olduğu için Aysel o kadar
özgürdü. Derin bir kadındı, bunu kimsenin hayatına bir yük
olarak getirmedi, taşıtmadı. Yoğun bilgi ve deneyimle hayatı
hafife aldı. Bize de öğretti. Bu kadar acı ve ölüm içinde
öbür türlüsüne katlanmak zaten çok zor.
Şimdi neler
yapıyorsunuz?
Elimde bir sinema
filmi senaryosu var. Onu bitirmeye uğraşıyorum.
Bir oyunculuk
projesi yok mu?
Arkadaşlar
“Yapsana” diyorlar ama yazıyla yanyana gitmiyor. İkisi de
kıskanç işler. Yazmak da oyunculuk da disiplinli bir şey.
Set disiplin gerektiriyor. Ama önümüzdeki yıl oyunculuk
yapmak istiyorum. Oyunculuk benim yaptığım haliyle yoğun
kamera arkasıyla uğraşırken teneffüs gibi.
Dizilerle aranız
nasıl? Hangilerini izliyorsunuz?
Yaprak Dökümü.
Oyuncuları, senaryosu çok iyi. Şahane bir adaptasyon. Elveda
Rumeli’yi çok seviyorum. İşim olmasa onlara yapışıp iki
hafta konuk oyunculuk yaparım. Göz koyduğum setler var.
“Hatırla Sevgili”yi çok seviyorum. İki üç haftadır
zırlayarak izliyorum. O işkencelerin daha fenalarını
bildiğim için.
Hrant’ın kaybı bir
milat oldu.
Bir söyleşinizde
“Doğulu ile batılı barındırmayı asla bir çelişki olarak
değil, aksine hep bir zenginlik olarak gördüm. Türkiye bunu
başardı. Beceremeseydi 15 yıl savaş yaşayan bu ülkede kimse
intikam duygusunu bastıramazdı” demişsiniz. Hrant Dink’in
ölümünden sonra geçen bir yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hrant Dink’in
kaybı hepimiz için bir kilometre taşı. Dönüp yeniden bakmak,
umut etmek ya da umutsuz olmak için. Ben umutlu olmaktan
yanayım. İçimde ara sıra kafasını kaldıran umutsuzluğu umuda
çevirmeye çalışıyorum. Bunların tartışılması bile benim için
umut kaynağı.
Arkasını
getirirler mi getirmezler mi, bilmiyorum. Bunun takipçisi
olacağım. Ergenekon dosyası da benim için umut kaynağı. İlk
gün uzun zamandır duymadığım büyük bir sevinç duydum. Ama
süreç önemli. Ne olacak, nereye gidecek. Ben Şemdinli
dosyası açıldığında da o sevinci duymuştum. Sonra neler
olduğunu hep birlikte yaşadık. Diliyorum Ergenekon davası
öyle bitmeyecek. Çünkü bu ülkenin insanları belleğini
oluşturmaya başladı. Ve o bellekten umutsuz olmamak lazım.
Bunun miladı
nedir?
Hrant’ın gidişi.
Ben 22 Temmuz seçimlerinden sonra ‘Bu ülke daha sivildir
artık, daha sivil bir anayasa yapılacak’ diye umutluydum.
Ama bu son türban manevraları özgürlüğün sadece kendi
mağduriyetleri üzerinden şekillendirilmesi ve onun üzerinden
siyaset yürütmeye kalkmaları nedeniyle umudumu kırdı.
Mağduriyet üzerinden bakacaksak, düşünce özgürlüğü, 301.
madde, azınlık vakıflarının meselesini de o paketin içine
sokacaksın. Ben özgürlük diye bir tek türbanı savunamam.
Güçlü bir sivil muhalefet yükselmeye başladı ve bu bana bu
umut veriyor. Daha evvel bizler böylesine sürekli ve uzun
süreli muhalefeti diri tutamıyorduk. Dink davasını sonuna
kadar takip edeceğiz. Vicdanımızı temiz tutabilmemiz için,
kendimizi iyi insan sayabilmemiz için orada durmamız lazım.
Dizi sektöründe
ağır sömürü var.
Son dönemde dizi
oyuncuları da yapımcıları da dizilerin iki üç bölüm
yayınlanıp yayından kaldırılmasından ve o kadar emeğe yazık
olmasından şikâyetçi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bence bu şikâyette
bulunanlar çok haklılar. Şu anda bir takım örgütler var ama
önemli olan bunların var olmaları değil, televizyon
kanalları tarafından muhatap alınmaları. Muhatap alınmazsan
istediğin kadar örgüt ol. Yapımcılar açısından da sömürü
var. Yapımcı haftanın beş günü doksan dakika zarar ederek
çekim yapıp gayri insani koşullarda çalışmaya meraklı mı?
Onlar da sette çalışıyor, onlar da mutlu değil.
Televizyonlara
kalsa beş kuşak reklam girecekler, hiçbir televizyon “aaa bu
uzun olmuş, bunu çok uzatmışsınız” demeyecek. Bu yapımcı
kanallar ile RTÜK arasında yapılan bir pazarlığın sonucudur.
Bizler oyuncular, yapımcılar, yazarlar servis elemanları
durumundayız. Şu anda senaryo yazarlarının bile iki tane
derneği var.
Ama Türkiye’de
mevcut olan telif yasaları yüzünden şu anda muhatap kabul
edilmiyorsun.
Türkiye’de hiçbir
yapımcı şirket dizinin sahibi değil. Sezon başında haklar
televizyonlara devrediliyor. Yapımcı firmalar taşeron.
Sistemin değiştirilmesi gerekiyor. Ben de memnun değilim bir
bölüm için 80 sayfa senaryo yazmaktan. Aynı şey oyuncular,
aynı şey teknik ekipte çalışanlar için de geçerli.
Hayatıma birini
dahil edemedim.
Aşka bakışınız
şimdi nasıl? Gene olsa olur mu?
Keşke olsa. Gene
olsa olur. Ama işte sallanmaz kiraz dalı aynı rüzgârla bir
daha. Olmaz aynı şiddetle.
O gençliğin
verdiği bir şiddet miydi?
İlişki şiddetini
kendi yaratır. O, o ilişkinin şiddeti ve etkisidir. Başka
ilişkide başka şey olur. Yaşla ilgili olduğunu düşünmüyorum
âşık olma halinin. Karşındaki insanla, tutkuyla ilgili bir
şey. Babam dört yıl evvel annemi kaybettiğinde 52 yıllık
evliydiler ve o gece başbaşa kaldığımızda ilk günkü gibi
ölen karısına olan aşkını anlatmıştı bana. Babama “Babacım
artık evde bir nefes olsa dediğimde” hâlâ bunu reddeder.
‘Ben hayatıma başka kimseyi sokmam’ diyor.
Peki babanıza
verdiğiniz tavsiyeyi “bir ses, bir nefesi” kendiniz için
düşünmediniz mi hiç?
Düşündüm. Ama şans
bu. Hayatıma uzun süreli konaklayacak birini dahil edemedim.
Zaten ilk yıllar istemiyorsun. ‘Bir daha bir ölümlüyle
beraber olmam’ diye gırgır yapardık. (Gülüyor.) Yalnızlık
çok konforlu bir şey. Alıştıktan sonra hayatına birini dahil
etmen zor. Dahil olmaya aday kimse, hayatına girdiği zaman
bakar ki ona yer yoktur. Onu fark eden gider. İstediğin
kadar yaşam alanı açmaya çalış, bir süre sonra olmayacağını
görüyorsun. Ben Yaman’la evliyken de hayatım böyleydi. Biz
üç ay birlikte oturduğumuzda birbirimizin gözüne bakardık
önce kim seyahate gidecek diye. O ilişkide de biz böyle dip
dibe değildik. Herkesin kendi hayatı, kendi işi vardı.
Yaşasaydı 25 yıl olacaktı beraberliğimiz. Yaman’ı
kaybettikten sonra hayatımın yönünü çevirmedim. |