Beyoğlu’nda
Odakule’ye giderken geçtiğiniz ara
sokaklardan birinde ismi anlaşılmayan bir
lokanta var: Fıccın. Fıccın geçen ay
Gürcistan’ın müdahalesiyle tanıdığımız Güney
Osetlerin kıymetli yemeklerinden. Ağır
misafirlere bol kıymayla uzun uzun
pişirilerek yapılan bu yemeği buralara
getiren isimse, Oset kökenli Leyla Kılıç
Karakaynak.
Leyla Hanım’ı, sabah saatlerinde tepsi tepsi
haluj hazırlanmışken ziyaret ettik, bir
yandan onları pişirdi, bir yandan da
hikâyesini anlattı.
1996 yılında
“30 yaşıma masa başında bir iş yaparak
girmeyeceğim” kararıyla buraya gelip bu
lokantayı açan Leyla Hanım yola çıktığında
yalnızca anneannesinden, annesinden,
çevresindeki kadınlardan öğrendiği yemekleri
yapma kararıyla işe başlamış. Değişiklik
arayışıyla başlattığı bu girişiminde bir
amacı da ticari üretimi hiç olmayan
geleneksel Oset yemeklerinin tanınmasını
sağlamakmış. İlk zamanlar Oset mutfağına ait
olan yemekler, giderek hem buraya gelen
Kafkasya kökenli insanların telkinleri, hem
müşterilerin farklı yemekler araması
nedeniyle çeşitlenmiş.
İlk açıldığında Fıccın, Çerkes mantısı
olarak bilinen Haluj, Vaelibah yemeklerini
hazırlayan Karakaynak’ın yaptığı yemekler,
Kafkasya halklarının nasıl benzer
kültürlerden etkilendiğinin aynası adeta.
HALUJ KİMİN YEMEĞİ • Mesela
haluj. Bu yemek üzerine bir hayli fırtına
kopmuş. Çünkü her halkın “haluj”u farklı.
Misal, Osetler kıymalı seviyor, Çeçen ve
Gürcüler de. Gürcü ve Dağıstanlılar kıymalı
tercih ettikleri bu yemeği “Hıngal” diye
adlandırıyor. Çeçenler suyunda bol bol
sarmısak istiyor, Dağıstanlılar sirke.
Adigeler bu yemeğe “Psıhılave” diyor,
patateslisini seviyor, Abhazalar
peynirlisini.
Üstelik tüm
dert bununla da bitmiyor, lokantaya gelmiş
olup da tüm bu “derin” tartışmalardan
habersiz olanlar, alıştıkları mantıyı bulmak
için önce kaşık istemiş, sonra yoğurt. Tüm
bu tartışmalara Leyla Hanım, “Çerkes
Mantısı” adını verdiği halujun üzerine
yoğurt dökerek son noktayı koymuş. Artık
kıymalı ve patateslisi de yapılıyor,
isteyene peynirlisi de... Haluj olan
günlerde sabahtan 5- 6 kadın bir araya gelip
oturuyor tepsinin başına. Biri açıyor, biri
dolduruyor, biri örüyor.
Yemekler
üzerinde tartışma çıksa da, üç yıl içinde
oturan işler müşterilerin burayı tanımasına
neden olmuş. İlk başlarda kızının bu işi
tutturamayacağına olan inancı nedeniyle
“Üçüncü yılında dükkânına gelirim” diyen
babası, sözünü tutup üçüncü yılda ziyaret
etmiş Fıccın’ı. İlk zamanlar zaten tek
başına çalışan Leyla Hanım’ın bir günlük
mesaisi 16 saati buluyormuş.
“Geleneksel
tadlarımız bizi mutlu ediyor” diyen Leyla
Hanım bu durumu, babasının hastalığı
sırasında yaşamış. Hastanede yatan babasına
her gün annesi cezve içinde iki haluj
pişirip yedirmiş. Bu halujları hazırlarken,
Leyla Hanım oldukça zahmetli olan bu yemeğin
dondurulup saklanabileceğini de keşfetmiş.
Mekân
Osetlerin olunca, Gürcüleri de soruyoruz
haliyle. “Özellikle Gürcü çok yakın
arkadaşlarım olduğunu yazın” diyen Leyla
Hanım, “Biz birbirimize Gürcü, Oset diye
bakmıyoruz, kültürlerimiz yakın, ortak
yönlerimiz çok” diye ekliyor. Gelen
müşterileri arasında da Gürcüler de
bulunduğunu söyleyerek. Bir de yeğeninin iki
hafta önce tam savaş günlerinde bir
Gürcü’yle nişanlandığını vurguluyor.
ÇERKES TAVUĞU SORUNUMUZ •
Çerkeslerin kendileriyle özdeşleşmesinden
pek de haz etmedikleri yemeğin adı olan
Çerkes Tavuğu da Fıccın’ın menüsünde yer
alıyor elbette ama burada “klasik” Çerkes
Tavuğu yok. Bir kere Osetler bu yemeğe Tulen
ya da Şıpsı diyorlar, daha sulu yiyorlar. Bu
yüzden Leyla Hanım da onu, sulandırıp sıcak
olarak çorba şeklinde sunuyor. Tabii
sarmısaklı, ekmek içli, cevizli Çerkes
Tavuğu yemek isteyenler de düşünülmüş,
böylesi de yapılıyor.
Fıccın ne,
haluj ne, Çerkes tavuğu nasıl yenir, nasıl
yenmez, Osetler niye öyle der, Gürcüler niye
öyle demez tartışmalarını bir kenara
bırakıp, taaa Kafkasya’dan Doğu Anadolu’ya
kadar bir coğrafyanın yemeklerini yemek
isteyenlerin Leyla Hanım’ın Fıccın’ına bir
başını uzatmasında fayda var.
(Taraf)