|
Trablusgarp'ta
sert bir kayaya çarpan İtalyanlar, durumlarını gizlemek için
yol aramaya başladılar. İtalya Kralı'nın kayınpederi olan
Karadağ Kralı, sessizce devreye girdi. Zaten Balkan
devletlerinin Osmanlı toprağında gözü vardı.
Bu toprakların
bölüşülmesinde sorun çıkarsa Rus Çarı'nın kararına razı
olacaklarında anlaştılar. Bir başka güç de değişik
formüllerle tezgahını kurmuştu. Bağımsızlığa kavuşan
Yunanistan'ın, Romanya'nın, Bulgaristan'ın kralları
Alman'dı. Bu kukla krallarla Almanya, Osmanlı'nın batısını
çevirmişti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu da bağlısı
saydığı için arada engel kalmıyordu. Rus Çarı; "Balkan
savaşı kopmayacağına dair garanti veriyorum. Yıllardan beri
askerlik yapan bu insanları cephede tutmayın, yazıktır."
diyerek, Trakya'daki ordumuzdan terhisler yapılmasını
sağladı. Tek mermi atmadan yetmiş bin askerimizi teslim
edecek Tahsin Paşa gibi kumandanlara sahiptik. Yunanlılar
Selanik'e girince, bazı paşalar parti kavgası yapacak kadar
siyasete dalmışlardı. Balkan Savaşı bu şartlarda patlak
verdi. Süper güçler, galip gelebiliriz ihtimaliyle bir
deklarasyon yayınlayarak; "Sonuç ne olursa olsun, herkes
savaştan önceki sınırlara çekilecek." dediler. Yenildik;
ordumuz yirmi dört günde Manastır'dan Büyükçekmece Gölü'nün
yanındaki Muratlı Tepeleri'ne çekildi. Tabii büyük devletler
deklarasyonu unuttular.
Hükümetimiz,
paşalarımızın pek çoğu İstanbul'u kurtarmanın derdine
düştüler. Londra'da toplanan devletler Enez-Midye hattının
sınır olmasını kabul ettiler. Fakat Bulgarlar bu hatta
çekilmiyor, Yunanistan'la arasındaki toprak anlaşmazlığını
çözüp İstanbul'u almak istiyordu. Alman imparatoru da,
"İstanbul, Bulgaristan'a yakışır" diyordu. Sadrazam Kamil
Paşa ise Enez-Midye hattından başlayan bugünkü Trakya
topraklarımızda bir tampon devlet kurmakla İstanbul'u
kurtaracağını ümit ediyordu. Bu karmakarışık ortamda Enver
ve Eşref beyler, Libya'daki genç subaylar Zenci Musa, Mamaka
Mustafa gibi fedailerle buraya döndüler. Enver Bey, yarbay
olarak kendisini Muratlı Tepeleri'nde bulunan Onuncu
Kolordu'ya Kurmay başkanı tayin ettirdi.
Bab-ı Ali
baskını yapıldı; Başbakan Kamil Paşa öldürüldü. Hükümet
istifa ettirildi, Mahmut Şevket Paşa sadrazamlığa tayin
edildi. O da bir suikast sonucu öldürülünce yerine Ahmet
İzzet Paşa getirildi. Onun sadrazamlığı sırasında yurdun
değişik bölgelerinden gizlice gönüllüler toplandı.
Eşref Bey, Cihangiroğlu
İbrahim, Selim Sami tarafından Taksim, Metris kışlalarında
eğitilen bu gönüllülerin arasına sivil kıyafetli pek çok
asker de katıldı. Bir gece kayıkla, beş arkadaşı ile
düşmanın arkasına sarkan Mamaka Mustafa, Muratlı Tepeleri'ni
Edirne'deki karargâha bağlayan telleri kesip bombayı
patlatınca, husule gelen şaşkınlıktan istifade ederek
saldırdılar. 'İkinci Balkan Harbi' denen bu savaşı 'Türk
Gönüllü Kuvvetleri Kumandanı' olarak
Eşref Bey başarıyla
yönetti. Bugün Rumeli'de toprağımız varsa, bunda
Eşref Bey'in ve
Teşkilat-ı Mahsusa fedailerininpayı olduğunu bilmeliyiz.
Hatta Birinci Dünya Savaşı kapıya dayanmasaydı, kurulan
'Batı Trakya Türk Cumhuriyeti' yoluyla sınırlarımız çok daha
farklı olurdu.
Teşkilat-ı
Mahsusa, 1913 yılının Ekim ayına kadar gönüllü kuruluş
olarak devam etti. Daha sonra Enver Paşa'nın ısrarıyla
devletin resmî kurumuna dönüştü. Ondan sonra da bu kurumda
Mehmed Akif, Şekip Aslan gibi ilimde irfanda ün yapmış
değerli insanların ilgisi kalmadı. Fakat milletçe ne zaman
ihtiyaç duyulmuşsa, hizmetlerini esirgemediler. Mesela
Mehmed Akif ile Birinci Dünya Savaşı'nda hem Necid
çöllerinde hem de Berlin'de karşılaşıyoruz. Savaşın ilk
aylarında Akif, Eşref
Bey, Şerif El Tunusi, Başbakanlık Müsteşarı Mümtaz Bey,
Zenci Musa, Arap ayrılıkçılarını ikna için çöllerde
dolaşırlarken Çanakkale Savaşı'nın ilk raundunun bizim
olduğunu öğrendiler.
Birinci Dünya
Savaşı'nda nerede yangın varsa, orada
Eşref Bey'i veya
yardımcısı Süleyman Askeri Bey'i görüyoruz. İngilizler
Fav'dan çıkarma yapınca, Genelkurmay, Irak'tan asker
toplayıp İngilizlere karşı koyması için Süleyman Askeri
Bey'i görevlendirdi. Şuaybe'de döğüşürken ayağı koptu.
Yatırıldığı sedyede savaşı yönetmeye devam etti; bir tepenin
alınması için emir verdi; askerimiz beklediği celaleti
gösteremeyince; "Biz böyle aciz mi olacaktık!" deyip
tabancasını şakağına dayadı ve tetiği çekti.
Eşref Bey'in de kanal
harekâtında yiğitliklerine şahit oluyoruz. O ve Teşkilat-ı
Mahsusa'nın bazı fedaileri Kanal'ı geçtiler; ne yazık ki
beklenen takviye gelmedi.
İngilizlerin
kurmak istediği Kürt ve Çerkez devletlerine Kürt ve Çerkez
beylerinin karşı çıkmaları son dönem tarihimizin şifresidir.
Haftaya bu şifreyi kurcalayacağız.
Not: Mehmet Niyazi'nin bir hafta önce yayınlanan Eşref
Kuşcubaşı başlıklı yorumunu okumak için tıklayınız
|