|
Çok eskiden beri
anlatılan, hoş bir fıkra vardır. Bu fıkraya
göre; adamın biri, bir kahveye girmiş ve kahvede
oyun oynayanlara, kendi aralarında konuşanlara,
gazete okuyanlara dik dik bakarak; elini masaya
vurmuş ve "kim ulan buraların dayısı?" diye
nağralanmış.
Kimse üzerine
alınmayınca, elini birkaç kez daha masaya vurmuş
ve "Aranızda bir delikanlı yok mu ulan?" diye
nağrasını patlatmış. Bunların üzerine,
oturanların biri kalkmış ve adamı ayağının
altına alarak, iyice bir ıslatmış. Eski
tavırlarından hiçbiri kalmayan adam; burnunu
çeke çeke kahveden çıkarken, "Bir soru sorduk
yahu" diyormuş, "Bu kadar kızacak ne vardı?.."
Kafkasya'daki bugünkü durumu, bu fıkraya
benzetiyorum. Gürcistan ve Gürcistan'ın, "Harwardlı
olduğu söylenen" fakat aklı bir karış havadaki
lideri Saakaşvili; uluslararası hukukun tüm
kurallarını ayaklar altına alarak, Güney
Osetya'ya girdikten sonra;
Rusya'nın kesinlikle beklenen tepkisi sert
olunca, "Bu kadar kızacak ne vardı? Neden
orantısız kuvvet kullanıyorlar?" denilmeye
başlandı. Bu mantıksız düşünceleri dile
getirenler arasında, "terör kuşkusunu" bile, en
sert biçimiyle müdahale nedeni sayacağını, (bir
marifetmiş gibi) açıkça ilan eden ABD'nin başı
çekmesi, tam bir kara mizah örneği.
Kafkasya'da ortaya çıkan her sorun; Türkiye'yi,
birinci dereceden ilgilendirir. Bunun tek
nedeni, "enerji kanalları" ve bunların, Türkiye
için yaşamsal önemi ya da Baku-Tiflis- Kars
demiryolu bağlantısı ve bu bağlantının,
ticaretimize yapabileceği katkı değildir.
Türkiye'nin, Kafkasya'yla birinci dereceden
ilgilenmesinin bir diğer önemli nedeni; ülkemiz
sınırları içinde yaşamakta olan, Kafkas
halklarının uzantılarıdır. Gerçekten, ülkemizde,
çok sayıda Gürcü kökenli, Abaza kökenli, Çerkez
kökenli vb. etnik unsur yaşamaktadır.
Her ne kadar, 1. Dünya Savaşı sonrasında;
Çerkezler, kısa bir süre ayrı devlet hayali
kurmuşlarsa da; günümüzde, bu etnik gruplardan
hiçbirinin, ayrılıkçı niyetleri yoktur. Kafkas
devletçiklerinde, birinci dereceden akrabaları
da bulunan bu vatandaşlarımız; Kafkasya'daki
olaylar karşısında, çok hassas ve hatta,
"taraftır."
1990'ların başında, Kafkaslar'da çıkan
çatışmalarda; kimi vatandaşlarımız, etnik
aidiyetleri olan devletlerin üniformalarını
giymiş ve karşılıklı çatışmışlardır. Savaş
sonrasında, oradaki düşmanlıkların yarattığı
"kan davası", Türkiye'de de sürmüş ve birkaç
kurban verildikten sonra, bu kan davası güç
durdurulmuştur. (Sanıyorum bu konuyu, daha önce
yazmıştım.)
Türkiye'nin Kafkaslar'a ilgisi, salt ekonomik
nedenler, enerji ve ülke içindeki etnik
grupların duygusallıklarıyla sınırlı değildir.
Türkiye'nin uluslararası ilişkiler açısından,
Kafkas sorunlarında birinci dereceden rol alması
kaçınılmazdır.
Zira, Kafkaslar'a uzanan deniz yolunun kilidi,
Türkiye'nin elindedir ve bu kilit, İstanbul ve
Çanakkale boğazlarıdır. Bu kilidin anahtarı da;
1936 tarihli, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve
Türkiye'nin bu sözleşmenin koşullarına eksiksiz
uymasıdır. Geçen hafta yazdığım bir yazıda,
özenle altını çizdiğim ve daha sonra
değineceğimi vurguladığım, önemli bir konu var.
Bizim yazılı ve görüntülü medyamızdaki, (yani
gazete ve televizyonlardaki) "kriz merakı..."
Türkiye, Montrö koşullarına harfiyen uyarken ve
gerek NATO savaş gemileri, gerekse ABD savaş
gemileri, bu sözleşmenin maddelerine uygun bir
tutum içindeyken; bizim medya, "kriz
çıktı-çıkacak" telaşı içindeydi. (Acaba bu
tutumlarıyla, tiraj ve rating alabiliyorlar mı?
Çok merak ediyorum.)
Montrö Sözleşmesi'ne göre; barış zamanında,
Karadeniz'e sahili olmayan devletlere ait savaş
gemilerinin, 15 bin tondan küçük olmaları ve
Karadeniz'de, toplam 30 bin tondan fazla
olamayacakları ve toplam 21 günden fazla
kalamayacakları belirlenmiş. (Belli koşullar
altında, toplam tonaj, 40 bin tona
yükselebiliyor.)
Aynen bunlar yaşandı. ABD savaş gemilerinin her
biri, 7500 tonluktu. Bu gemiler, Karadeniz'e
çıkalı, henüz 21 gün olmadı. 21 günü
geçeceklerine dair, bir işaret de yok. Peki, bu
"kriz var" manşetlerinin nedeni ne oluyor?
Aslında; ABD'nin, "insani yardımı" savaş
gemileriyle göndermesinin, saçma bir şey olduğu
çok açık. Ama bunda, Montrö Sözleşmesi'ne aykırı
bir şey yok. Yani, Türkiye'nin bu konuya
karışmasının, hukuki bir zemini bulunmuyor.
Saakaşvili'nin aklının, bir karış havada
olduğuna kuşku duymuyorum. Fakat NATO ve Avrupa
Birliği'ne girmeye çabalayan bir ülkenin; sınır
sorunlarını çözmüş olması gereğini düşündüğüm
zaman, "Acaba Saakaşvili, aklımın ermediği bir
kumarı mı oynadı?" sorusu geliyor. Şimdi biraz
kara mizah gibi olacak ama; artık Abhazya ve
Güney Osetya, bağımsızlıklarını ilan ettiklerine
göre, Gürcistan'ın hiçbir sınır sorunu
kalmadı... Spekülasyonun sonu yok.
|