|
Çerkes Ethem (yanda ve üstte
Atatürk'ün sağında) Milli Mücadele
yıllarının en çok tartışılan ismi.
Üstteki fotoğraf, 'Yozgat isyanı'nı
bastırmak üzere görevlendirilen
Çerkes Ethem ve adamlarının Haziran
1920'de İstasyon'daki karargâh
binası önünde çekilmiş.
|
Çerkes Ethem, Mustafa
Kemal'in Anadolu'da dayandığı askeri gücün
sahibiydi; Büyük Millet Meclisi'nin 'Milli
Kahraman' unvanı ile onurlandırdığı bir
kişiydi. Ancak, Ankara'nın yeni
hiyerarşisiyle uyuşamayınca Yunan'a sığındı
ve hain ilan edildi
11/12/2005
AVNİ ÖZGÜREL (E-mektup
|
Arşivi)
1920 senesinin aralık ayı Milli Mücadele
sürecince Ankara'nın, daha doğrusu Mustafa
Kemal'in tek güç haline gelişine ifade eder.
Oraya gelene kadar geçen bir buçuk yıl
zarfında çevrelerinde işgale karşı yerel
direnişi ve iç muhalefet odaklarının
bastırılmasını örgütleyen; bu sebeple itibar
edilen ama kendilerini 'uç beyi' gibi
görmeleri yüzünden merkezi otoritenin
etkisini zayıflatan çete reisleri bir bir
saf dışı edilmişti.
Tasfiye ve isyan hareketlerinin
bastırılmasında başvurulan güç Çerkes
Ethem'di. Sonunda düzenli birlikler
toparlanıp mücadelenin geleneksel askeri
hiyerarşi içinde devam etmesine uygun zemin
oluşunca sıra onun sahneden çekilmesine
geldi. 9 Aralık 1920'de Ethem'le Ankara
arasında ipler koptu.
Ethem, Demirci Mehmet Efe'ye "... Seni,
Yörük Ali Efe'yi, beni ve bazılarını her ne
şekilde olursa olsun imhaya karar
vermişlerdir. (...) Hasılı selametimiz
birbirimizle sıkı bir irtibat temin ederek
birlikte hareket etmektedir. Kuvvetleriniz
arasına katiyen ordunun vereceği kimseyi
almayınız..." mealinde bir telgraf çekerek
'bayrak açtı...'
'İşgal'in önemi
Bizde ulusal direnişi Anadolu'nun işgali ve
buna karşı verilen 'Kurtuluş Savaşı'
ekseninde yansıtan bir resmi tarih anlayışı
hâkim. Bunun için yeni kuşaklara 'Ankara'nın
iç âlemi' yeterince anlatılmış değil. Oysa
açık söyleyeyim Milli Mücadele sürecinde
'işgal' tali bir durumdan öte kıymet
taşımaz. Hatta Mustafa Kemal 'işgali' ulusal
direnişin kenetlenmesi bakımından
kullanmıştır demek mümkün.
İstanbul işgal edilmemiş olsa Ankara'da
BMM'nin toplanması zorlaşırdı; keza İzmir
işgal edilmemiş olsa halkın ulusal direnişe
katılımı bu denli güçlü ve erken
gerçekleşmeyebilirdi. Bu bakımdan meseleye
strateji penceresinden bakan bir kurmay
subay olarak işgal Mustafa Kemal'in gözünde
hiçbir zaman 'kolay defedilebilecek bir
vaka' olmanın ötesine geçmemiş; ya da daha
doğru bir ifadeyle Anadolu'da siyasi
birliğin, otoritenin sağlanmasından daha
önemli olmamıştır.
Nitekim Sakarya Savaşı'na kadar Türk
ordusu düşmanla doğru dürüst
karşılaşmamıştır. 1. ve 2. İnönü 'savaşları'
askeri açıdan düşmanın güç yoklamak amacıyla
yaptığı 'keşif taarruzu' dur. Zaten zayiat
denilebilecek seviyede bir kayıp da yoktur.
Temel mesele: Otorite kurmak
Ama Milli Mücadele'nin temel meselesi ve
derdi ülke içinde siyasi/askeri otoritenin
tek elde toplanmasıdır. 1919 Mayıs'ında yani
Mustafa Kemal'in Samsun'a geçtiği günlerde
Anadolu'nun manzarası Ankara Meydan
Muharebesi'nde Timur karşısında Yıldırım
Bayezid'in yenilmesiyle girilen 'Beylikler
Dönemi'nden farksızdır.
Bulundukları mahalli kurtarmayı
hedefleyen ve 'Müdafayı Hukuk' adıyla
kurulmuş 30'a yakın dernek vardır ve
bunların kendi çaplarında 'hükümetçik'ler
olup bir yandan asker diğer yandan gönüllü
ya da gönülsüz vergi topladığı
bilinmektedir. Oysa Ankara'ya geldiğinde
Mustafa Kemal'in çevresinde kişisel
güvenliğini sağlamaya dahi yetmeyen küçük
bir muhafız kıtası vardır.
Erzurum ve ardından Sivas kongrelerinin
iki amacı vardır: 'Vatanı bütün olarak
savunmak' ve 'Mücadeleyi siyaseten sorumlu
heyet eliyle sürdürmek...'
İlk bakışta 'zaten herkes vatan
müdafaasından yana...' ya da 'ölüm kalım
mücadelesinde siyasi hesap yapmadan
kenetlenmek kolay...' sanılabilir. Ama öyle
olmamıştır.
Etnik farklılıkların, mahalli liderlerin
iktidarlarını sürdürme arzularının su yüzüne
çıktığı süreçtir bu. İstanbul'un benimsediği
teslimiyetçi tavır bu arzuların dayanağı,
Ankara'ya itirazın gerekçesidir kuşkusuz ama
ne tek ne de gerçek izahı değildir. Söylemek
istediğim Ankara'nın düşmandan önce
'isyanlarla' uğraşmak zorunda kaldığıdır.
'Hep bunlarla uğraştım'
Benim yaşımdakiler 21 Mayıs ve 22 Şubat
ihtilal girişimlerini hatırlayacaklardır. 27
Mayıs darbesini onaylamakla birlikte ihtilal
komitesine dahil edilmemiş kadronun öfke
kabarmasıdır her iki girişim de. Lakin bakış
açınızı değiştirip yaklaştığınızda
'darbecilerin' tamamının Çerkes kökenli
olduğunu görürsünüz.
Hadise sırasında İsmet İnönü başbakandır.
Ve olayları şimdi Ankara Radyosu'nun yanında
Türk Hava Kurumu tarafından kullanılan ama o
yıllarda Hava Kuvvetleri Komutanlığı olan
binada izlemekteydi. Dönemin gazetelerinde
hadisenin kontrol altına alınmasından sonra
binadan çıkan İsmet İnönü'nün bir sözü yer
aldı ama buna özel bir anlam da yüklenmedi,
"Bunlarla yıllardan beri uğraşıyorum ben.."
diyordu Paşa.
Neydi 'Çerkes'lerle alıp veremediği derseniz
onu anlatacağım. Ama hatırlatmak istediğim
bir husus var. Gerek Erzurum Kongresi'nde
gerekse Sivas Kongresi'nde Mustafa Kemal'in
yanında yer alan kadronun (Rauf Orbay
-Çerkesler arasındaki adıyla Aşharuva Rauf-
Fethi Okyar ve ilah...) büyük çoğunluğu
Çerkes, Adıgey, Abaza olduğunu unutmamak
lazım. Ve nihayet Anadolu direnişinin ilk
günlerinde neredeyse Ankara'nın elindeki tek
askeri gücün Çerkes Ethem çevresinde
toplanmış kuvvet olduğunu da...
'Türk, Kürt, Çerkes el ele'
Ancak Milli Mücadele şekillenmeye
başladığında bir gelişme oldu ve Mustafa
Kemal'in yakın çevresinde değişiklik
yaşandı. Lider yola birlikte çıktığı
kişilerden ayrıldı, mücadeleye sonradan
hatta bir bakıma fazlaca inanmadan- katılan
'emir/kumanda adamları' ön plana geçti. Bu
değişimin Mustafa Kemal'in arzusu olmaktan
çok 'yeni gelenlerin manevrası' olduğu
yolunda işaretler var. Nitekim aynı günlerde
Ankara'dan Çerkes Ethem'in ağabeyi Reşit
Bey'e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli
telgrafında Mustafa Kemal, "Bu din ve
devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkes
kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baş
tacımızdır. Bugün düşmanlarla çevrili Türk,
Kürt, Çerkes ve diğer din kardeşlerimizin el
ele vermesi, sarsılmaz bir bütün
oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak
için bir zorunluluktur..." diyordu.
Muhtemeldir ki İsmet Paşa başta olmak
üzere mücadelenin rütbeli diğer zevatı
Çerkes Ethem'in BMM Genel Kurulu'nda
coşkuyla karşılanmasına bakıp ürktüler...
Milletvekilleri tarafından tam bir kahraman
gibi karşılanan ve dakikalarca süren
alkışların kesilmemesi üzerine utançtan
terleyen Ethem, İsmet Paşa konusundaki
hissiyatını anlatırken şu tespiti yapar:
"İlk defa karşıIaşıyorduk. Daha sonra
hayatımdaki menfilik ve haksızlıkların
kaynağı olan bu zatın ilk anda üzerimdeki
intibaının derin olmadığını, çehresinin ve
hareketlerinin bariz hususiyet ifade
etmediğini itiraf ederim. Fakat konuştukça
ve fikirlerini dinledikçe, onu birçok
meziyetleri bulunan erkân-i harp
hususiyetleri taşımakla birlikte hiçbir
zaman zaferi temsil edecek kumandanlık
vasfına sahip bulamadım."
Şurası kesindir ki Ethem'e 'Çerkes' lakabını
takan İsmet Paşa'dır. Kendisine sorulduğunda
bunu 'övgü' olarak kullandığını söyler; ama
Ethem öyle anılmaktan rahatsızdır: "Hepimiz
Osmanlı'ydık... Eğer milliyet ve ırk tefriki
yapılmaya kalkışılsaydı bu vatanda seceresi
karışmamış kim kalırdı."
Ethem'in Yozgat isyanlarını büyük bir
maharet ve süratle bastırması da onu aynı
yerde daha önce başarısız olmuş bazı
kumandanların kıskançlık ve rekabet
hislerine hedef haline getirdi. Nitekim
Ethem'e göre Ali Fuat Paşa'nın Garp Cephesi
Kumandanlığı'ndan ayrılmasının hakiki
sebebi, "İsmet ve Refet beylerin benim için
düşündüklerini tatbik etmeye Mustafa Kemal
Paşa'yı ikna etmeleri ve yolda vaziyeti
müsait bulmalarıdır."
Son dönemeç
Saf dışı edilmesine karar verilmiştir
Ethem'in. Ve manevra İsmet Paşa'nın
sorumluluğundadır. Ethem geç fark ettiği
oyuna son anda müdahale ederek bir deneme
yapar. Ama Paşa sadece asker değil
siyasetçidir de... Ansızın maiyetiyle
birlikte Eskişehir'e gelip doğruca yanına
giren Ethem'i yatıştırmayı başarır. "Başını
kaldırınca beni gördü. Bakışlarında hayret
ve ürkeklik vardı. Ayağa kalktı, şaşırmıştı
tereddüt geçirdi, sonra süratli adımlarla
bana doğru geldi. Yüzündeki şaşkınlığı hemen
tebessüme çevirmeyi başardı. İki eliyle
ellerimi tuttu, daha sonra ellerini
kollarıma doğru çıkardı ve o vaziyette
konuşmaya başladı:
-Ne vakit teşrif buyuruldu? Elleriniz
sıcak ve ateşli. Doktorunuz seyahatinize
nasıl müsaade etti? Hastalığınızı hakikaten
merak ediyordum. Şöyle buyurun.
Fakat Ethem kararlı görünür ilk başta..
-Samimiyetten eser kalmayan müşterek
mesaimize son vermeye geldim. Niçin böyle
yapılıyor, anlayamıyorum. Aleyhime
gizli-açık birçok tedbirlere başvuruluyor.
Rica ediyorum, eğer kendinize ait olmasını
istediğiniz, fakat açıkça ifade edemediğiniz
hususlar varsa bunları işte karşı
karşıyayız, cesaretle söyleyin...
Arada itiraz eden İsmet Paşa'yı susturur
Ethem, sözlerini sürdürür...
-Ben sizinle açık ve ciddi konuşuyorum ve
böyle olmanızı rica ederek açık ve samimi
cevap bekliyorum...
Söz İsmet Paşa'dadır artık...
-Allah fesatçıların cezasını versin Ethem
beyefendi... İtimad ediniz ki ben sizin gibi
arkadaşlarımın mevcudiyetine güvenerek Garp
Cephesi Kumandanlığı'nı aldım... Ordu içinde
menfi propaganda yapanları teker teker
araştıracağım ve cezalandıracağım. Ben bu
hizmeti beraberce yürüteceğimize samimiyetle
inanıyorum. Sizin de aynı hisde olduğunuzu
çok iyi biliyorum."
Böylece teskin olur ve endişelerden büsbütün
kurtulmasa da içi ferahlamış olarak
Eskişehir'den ayrılır Ethem.
'Hayatımın hatası'
Ama İsmet Paşa'nın gözünde 'hükümlüdür'
artık... BMM ordularıyla Yunan kuvvetleri
arasında sıkıştırılır Ethem. Mebusların
arabuluculuk çabaları yetmez durumu
kurtarmaya. Ve 'hayatının hatasını' yapar
Ethem, BMM'ye telgraf çeker. O ana kadar
kendisinden yana olan milletvekilleri dahil
herkes tehdit olarak algılar orada
söylediklerini ve Meclis'ten ilk defa
istediği desteği bulur İsmet Paşa.
Ethem hatasını anlar ama iş işten
geçmiştir. Partı Pehlivan'ı silahları ve
askerleri Batı Cephesi kumandanlığına
teslimle görevlendirir ve mukadder akıbetine
doğru yola çıkmak için Uşak'taki Yunan
kumandanlığına başvurur. Siyasi tarihimizin
başkaları için de kullanılmış 'politik
küfür'ünün yafta olarak onun boynuna da
takılması gecikmez: Hain!
Burada soluklanıp bir yorum yapayım...
Çerkeslerde genel bir halin ifadesi midir
bilmem. Ethem gerek Ankara'da Ziraat
Mektebi'nde Mustafa Kemal'in yanına
geldiğinde gerekse Eskişehir'de İsmet
Paşa'nın odasına daldığında kendince
kararlıydı. Ama tarihin akışını değiştirecek
'son adımı' atma cesaretini gösteremedi.
Gösterseydi iyi olurdu demiyorum; hatta çok
şükür ki göstermemiş. Ama şayet o adımı
atsaydı, bugün herhalde çok farklı bir tablo
içinde konuşuyor olurduk. Rauf Orbay, Fethi
Okyar ve onlardan sonra Talat Aydemir de hep
'son adımı' atamamış kişilerdir.
Biliyorsunuz Aydemir Çankaya'da
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ı tecrit ettiği
halde İnönü'nün dışarı çıkmasına izin
verdiği an 'kaybetti'. Gerisi o maceranın
trajik finalidir.
Ethem yanına bir şey almadı
Çerkes Ethem'e döneyim. Elinin altında hayli
maddi kaynak olmasına rağmen Yunanlılara
teslim olma kararını verdiğinde cebindeki
üç-beş kuruş dışında yanına bir şey almadı.
Nitekim Atina'ya götürülüp tedavisine
Almanya'da devam edilmesi kararı üzerine
oradan ayrıldığında günlerce pekmeze ekmek
banarak karnını doyurmaya çalıştığını da
biliyoruz. Ethem'in gurbet günlerinde
hayalini kurduğu gelişme Enver Paşa'nın
muzaffer olmasıydı.
Onun şehit olduğu haberini aldığında
bütün ümidini kaybettiğini söylemeye gerek
yok. Almanya'dan Mısır'a oradan da Ürdün'e
gidip yerleşti. Türkiye'de 150'likler
listesindeydi. 1937'de diğerleriyle birlikte
Ethem de affedildi ve ülkeye dönmesine izin
verildi. Atatürk'ün ona para ve pasaport
gönderttiği söylenir. Kardeşleri döndüler.
Ama o ' Boynumda hain yaftasıyla mı, asla..'
diyerek daveti reddetti:
"Ben milletime ve tarihe hain diye
tanıtılmış, gıyabında idama mahkûm edilmiş
bir adamım. Ama hakikatte ben, asgari bana
böyle diyenler kadar vatanperverim. Ve Milli
Mücadele'de hepsinden kıdemliyim. Ben hain
olmaya icbar edildim, buna rağmen hain
olmadım. Şimdi hakikatleri açıkça
konuşabilecek miyiz? Hepimiz adil ve bitaraf
hâkimler önüne çıkabilecek miyiz? Haydi
bunlar oldu diyelim; ya zihinlere
yerleştirilmiş menfur kanaatleri nasıl ıslah
edeceğiz. Burada gurbette ölürüm, fakat hiç
olmazsa günün birinde doğru tarihin
hakikatları ele almasını ümit ederek
gözIerimi kaparım."
Ethem 1948 Eylül'ünde Amman'da hayata
gözlerini yumdu. Şeria Nehri'nin kenarında
mütevazı bir törenle toprağa verildi..
Aznavur kimdi?
Ahmet Aznavur 'Büyük Çerkes Sürgünü'
sırasında (1864) Adigey'den göç ederek
Marmara yöresine yerleşen Ançok ailesinin
bir ferdi. Jandarma subayıydı ve 1. Dünya
Savaşı başladığında binbaşı rütbesini
taşıyordu. Yusuf İzzet Paşa'nın tavsiyesiyle
Teşkilat-ı Mahsusa'ya alınarak Kafkas
cephesinde görevlendirilmişti.. Cesur,
becerikli ve rütbesinin üstünde görevler
üstlenebilen bir kişiydi. Teşkilatı
Mahsusa'nın efsanevi başkanı Eşref Sencer
Kuşçubaşı gibi o da kendisini Enver Paşa'ya
bağlı hissediyor; Mustafa Kemal'e öfke
duyuyordu. Gönen ve Manyas yöresindeki
Kafkas göçmen köylerinden topladığı
gönüllülerle Marmara yöresinde Kuvayı
Milliye aleyhine ilk karşı ihtilal
hareketini başlattı. Niyeti Ankara'yı
zaptedip Milli Mücadele'yi Enver Paşa'nın
yönlendirmesine amade kılmaktı. Karşısına
Çerkes Ethem çıktı. Onunla Geyve
Boğazı'ndaki çarpışmalarda başarı
sağlayamadı, atından düşerek yaralandı,
İstanbul'a dönmek zorunda kaldı. Ançok Ahmet
Aznavur daha sonra Biga tarafına geçtiyse de
1921 yılı şubat ayı sonunda Eskişehir
İstiklal Mahkemesi'nce gıyabında idam
cezasına çarptırılınca etkinliğini tamamen
yitirdi. 15 Nisan 1921'de Karabiga
dolaylarında bir Arnavut çetesinin pususuna
düşerek öldürüldü, başı kesildi. Cenazesi
Biga'nın Buzağılık köyüne defnedildi.