ABD’de
Kızılderili haklarını savunan Russell Means, Lakota
Özgürlük Delegasyonu adına yaptığı açıklamada,
Washington Yönetimi ile 150 yıl önce yaptıkları tüm
antlaşmaları feshettiklerini bildirdi. Washington
gelişme üzerine acele bir açıklama yapmaktan kaçındı ve
görüşünü birkaç hafta sonra bildirdi. Beyaz Saray’dan
yapılan açıklama, dünya siyasetinin bundan sonraki
safhasını derinden etkileyecek olan yeni bir yaklaşımı
dünyaya ilan etti. Yapılan açıklamada, ABD’nin hiçbir
kesimi kendisi ile beraber yaşamaya zorlamayacağı
belirtildi. Açıklamada ayrıca, kendi yoluna gitmeye
karar veren Siuların kararının saygı ile karşılandığı
vurgulandı ve ABD’nin Siular ile bundan sonra yaşanacak
sürecin müzakere edileceği bildirildi.
Böyle bir
haber –veya daha doğrusu böyle bir gelişme- bütün
dünyadaki dengeleri altüst edebilir. Nihayetinde
ulusların geleceğini tayin hakkı, bu tür bir gelişme ile
standart prosedür halini de alabilir. Açıkçası, ABD’nin
Siular ile “makul” denilebilecek bir anlaşmaya varması,
herkesten çok ABD’nin çıkarlarına uygun olur. ABD
Siuların birinci ticaret ortağı olabilir. Dış politika
ve savunma konularında işbirliği olabilir. Belki Siular
kendi ehliyetlerine, pasaportlarına ve egemenlik
alametlerine sahip olabilirler. Ama gerçekte bunların
neredeyse hiçbirisi ABD’ye zarar vermez. Buna karşılık
ABD, “kendi topraklarında dahi” ulusların geleceğini
tayin hakkına müsaade ettikten sonra, diğer ülkelerdeki
dengeleri yönlendirmede daha başarılı olabilir.
“Siular”...
“ABD Dışişleri
Bakanlığı’na sesleniyoruz. Biz artık Amerika Birleşik
Devletleri vatandaşı değiliz. Kabilemizin yaşadığı
Nebraska, Güney ve Kuzey Dakota, Montana ve Wyoming
eyaletlerinin oluşturduğu ülkemizde bulunan herkes bize
katılabilir”. Bu açıklama kızılderili hakları savunucusu
Russel Means’ten geldi. Açıklamaya göre, Kızılderililer
ABD ile bazıları 150 yıl önce imzalanan antlaşmaları
feshettiler. Çünkü ABD toplam 33 adet antlaşmayı
“kültürlerini, topraklarını ve hayatlarını idame ettirme
yeteneklerini çalmak amacıyla” sürekli olarak ihlal
etti. Açıklamada birlikten ayrılma talebi ABD
Anayasası’nın 6. Maddesine ve Viyana Sözleşmesi’ne
dayandırılıyor.
Siuların bu
mücadelesinin ne şekilde devam edeceğini ve ABD
makamlarının bu konudaki tepkisini daha sonra göreceğiz.
Ama Siuların atacağı adımlar ve elde edeceği sonuçlar,
hem uzun süredir bağımsızlık talebi olan azınlıkların
hem de bağımsızlık talep edecek yüreği olmayan, fakat
bunun için kapı kapı dolaşarak herkesten destek almaya
çalışanların da geleceğini etkileyebilir.
Toplam nüfusu
150.000’in üzerinde tahmin edilen Siular Güney Dakota,
Minnesota, Nebraska, Montana, Kuzey Dakota ve Kanada’da
yaşıyorlar. Önceleri Kuzey Amerika'da önceleri Superior
Gölü çevresinde yaşıyorlardı. Sonra Avrupalı
sömürgecilerle yaptıkları savaşlar sonucunda yenildiler
ve Minnesota ile Dakota'ya sürüldüler. 19. Asr’ın
ortalarında toplama kamplarına yerleştirildiler. 1876
yılında ayaklanarak bağımsızlık ve özgürlük savaşını
yeniden başlattılar. 1890 yılında ABD güçlerinin
düzenlediği büyük bir katliamla direnişleri kırıldı.
Siular kendilerine “Dakota”, “Lakota” diyorlar.
Dakota
Doktrini...
Belki yakın
gelecekte, bu sürece ilişkin bir tanımlama yapmak için
Dakota Doktrini tabiri kullanılır. Farklı bir ad verilse
de, bu süreçte bazı gerçekler ortaya çıktı. Bunların
başında bir azınlığın ABD’de dahi yaşasa ayrılıkçı
talepleri olabileceği geliyor. Eğer ABD bu süreci
durdurmazsa, açılacak kapıdan birçok grup geçmeyi
düşünebilir.
Kosovalı
Arnavutlar, Bosnalı Sırplar, Karabağlı Ermeniler ve
benzeri talep sahiplerinin ötesinde, Siular akla daha az
gelen, ama Siular ile görece daha fazla benzeşen konuma
sahip gruplara da etki edebilir.
Örneğin
Fransız siyaset bilimcisi Jean-Yves Camus 14 Ağustos
2007’de Le Soir Gazetesi’nde yayınlanan makalesinde
Avrupa Birliği’nin “Balkanlaşmasından” kaygı duyduğunu
belirtiyordu. Bu çarpıcı sözleri elbette gerçekçilikten
ziyade, soruna dikkat çekme hedefini gözetiyor.
Nihayetinde kimse 21. Asır’da Katalanlar ile
Kastilyalıların arasında sokak çatışmaları olmasını,
Franklarla Basklılar arasında etnik temizlik yaşanmasını
beklemez. Ama Camus, herhalde bu makaleyi bugün yazacak
olsa Avrupa Birliği için tehdidin “Balkanlaşma” değil,
“Dakotalaşma” olduğunu savunurdu.
Çünkü Avrupa
Birliği ile ABD hem refah sahibi, federatif, kurumsal ve
güçlü sistemler. Muhtemelen Siuların da, Avrupa Birliği
üyesi ülkelerden ayrılmak isteyen toplumların da,
sınırlarına dikenli teller ve duvarlar çekmek gibi bir
arzusu yoktur. Belçika’da Flamanlar, İspanya ve
Fransa’da Basklılar ve yine İspanya’daki Katalanlar
düşledikleri geleceği yine Avrupa Birliği ile iç içe bir
halde tasarlıyorlar.
Zaman artık
Avrupa Birliği’nin “bir toprak bir vatan” veya “bir
millet, bir lisan, bir devlet” demesine uygun değil.
Bu arada
İspanya’da Katalonya’da resmi lisanın Katalanca olduğunu
ve Katalanca bilmeyenlerin resmi işlemlerinin
yapılmadığını da belirtmek lazım.
Camus’a göre
“Balkanlaşma güçlü bir Avrupa’nın ortaya çıkışının
önündeki en büyük engel. Küreselleşmenin bu çelişkili
yüzü ABD’nin hipergüç olmasının yolunu açabilir”.
Camus’e göre
böyle bir süreç Avrupa’nın hem kendi entegrasyonunu
zorlaştırır hem de etnik merkezli dünya görüşleri ile
ırkçılığı kışkırtabilir.
Bugün
Avrupa’da şu bölgelerin bağımsızlık talebi var;
Bask, Faroe
Adaları, Flanderler, Gagavuzlar, Kuzey İrlanda,
Katalonya, Korsika, Kosova, İskoçya, Transdinyester ve
Güney Tirol.
Ayrıca
aşağıdaki bölgeler de otonomi talep ediyor;
Astorya,
Bretonya, Elsas, Friaul, Karelinya, Sardunya, Savonya ve
Şlesya.
Bunlardan
başka daha fazla hak talep eden 14 etnik grup var ve
sekiz etnik grup da otonomilerinin artırılmasını talep
ediyor.
Bunlara
Yunanistan’daki birçok grup da dahil edilebilir.
Avrupa Birliği
sınırları içinde, ülkelerine isim verenler dışında 300
halk grubu yaşıyor. Bu gruplar 103 milyon nüfusa sahip.
Bunların 166’sı Orta Avrupa’da yerleşik yaşıyor. Avrupa
Birliği sınırlarının ötesindeki kimlikler ile
uğraşırken, kendi sınırları içindeki kimlikleri çok geç
görebildi. 1977 yılında yapılan çalışmalara göre, söz
konusu rakamlar 90 halk grubu olduğu ve bunların 38
milyon üyesi bulunduğu şeklindeydi.
Ancak geçen
süre zarfında Avrupa Birliği ilgi sahasına giren
ülkelerdeki kimlikler üzerinde çalışırken, “bilgi
çağının bir yan tesiri” sonucu ve gelişen teknolojik
olanaklar neticesinde, daha siyasi ve daha fazla etnik
merkezli bir yapı haline geldi. Daha fazla demokrasi,
daha fazla hukuk daha çok kişinin kendi gerçek kimliğini
tespit etmesini sağladı.
Avrupa Birliği
azınlıklar konusu ile 90’ların başında ilgilenmeye
başladı. Avrupa Birliği’nin bunun için iki temel nedeni
vardı. Birincisi “genişleme” çerçevesinde göz diktiği
topraklara, resmi katılımdan önce egemen olmalıydı.
İkincisi İkinci Dünya Savaşı’nın travmalarının
hafiflemesinden ve Soğuk Savaş şartlarının
yumuşamasından sonra, demografi Avrupa için yeniden
kıymetli bir silah oldu. Avrupa Birliği bugüne kadar
bütün üye ülkelerin takip ettiği bir sistem kuramadı
veya standart yasal bir düzenleme başlatamadı.
Böylelikle üye ülkelere ve Birlik organlarına
“konjonktüre göre hareket etme lüksü” verildi.
O nedenle
Fransa ve Yunanistan’da azınlık haklarını koruyan hiçbir
yasa yok. Buna karşılık İtalya 12 adet farklı lisana ve
tarihe sahip azınlığı kapsamlı bir yasa ile koruyor.
İngiltere ve Avusturya ise, Avrupa Birliği’nden muaf,
uluslararası anlaşmaları esas alan ve sadece ulusal
azınlıkları gözeten düzenlemelere sahip. Yeni üyelerden
Letonya ise söz konusu uluslararası anlaşmaları dahi
onaylamadı.
Avrupa’nın
azınlık haklarının düzenlenmesi konusunda yaşadığı temel
sorun kolektif haklar ve kişisel haklar ayrımı.
Kişilerin ayrımcılık kurbanı olmasının önlenmesinin
yeterli olmadığı gerçeğine rağmen, Avrupa Birliği bizim
coğrafyamızda “şampiyon” olduğu azınlık hakları
konusunda, kendi sınırları içinde henüz sadece
ayrımcılığın önlenmesi hedefini gözetiyor.
Avrupa
müktesebatının ruhuna bakıldığında, üye ülkelerin
sınırları içindeki azınlıkların kimliklerini ve
kültürlerini geliştirmesi gerekir. Fakat Avrupa Birliği
sadece Birlik organlarının ihtiyaçları ve üye ülkelerin
talepleri doğrultusunda çalıştığı ve gündemini
belirlediği için, üye ülkelerin ve organların bu yönde
bir talebi oluşuncaya kadar, çaba göstermesini
beklememek gerekir.
Daha somut bir
örnek vermek gerekirse, İspanya Katalanların, Yunanistan
Türklerin ve Fransa Faslıların haklarının iadesi ve
kimliklerinin geliştirilmesi için çaba göstermek
istemediği sürece, kimse de onlardan bunu talep edemez.
O nedenle
Avrupa Birliği için Çingeneler “günah çıkarma” vasıtası
haline geldi. Acımasız bir eleştiri de olsa, Avrupa
Birliği sınırları arasındaki 300 azınlık ve bunların 103
milyon mensubu arasından en az sorun doğuracak olanları
seçti ve şimdi bütün enerjisini Çingeneler için
harcıyor. Nihayetinde Çingeneler ne nüfus ne de toprak
bakımından bir risk içeriyor.
Camus’un da
belirttiği “güçlü bir Avrupa’nın ortaya çıkmasını
önleyecek” derecede önemli gruplar ise beklemeye devam
ediyor.
ABD’de
Siuların “birlikten çekildiğini” açıkladığı günlerde,
Belçika Flamanların ve İspanya Katalanların gösterileri
nedeniyle ayaktaydı.
Her iki grup
da “Avrupa Birliği’ne giren ülkeler asla bölünmez” diyen
sivri akıllılara inat eder gibi, bağımsızlık taleplerini
en yüksek biçimde dile getiriyordu. Bu gösterileri
izleyen çoğu Batı Avrupalı şaşkındı. Çünkü onlara göre
“ulus-devlet” öncelikle komünizm ardılı Doğu Avrupa’da
kendisini gösterebilirdi. Ama bütünleşen, derinleşen ve
genişleyen refah simgesi Avrupa Birliği’nde bunun söz
konusu olmaması gerekirdi.
Avrupa Birliği
kendi değerlerini üreterek, ulusal değerlerin yerine
koyamadı. Küreselleşme bütün hışmı ile zayıf ülkelerin
üzerine çökerken, güçlü Avrupa’yı da yanlış ayağı
üzerinde yakaladı. Zenginlik kimlikten taviz için bir
neden değildi. Basklılar, İskoçlar, Katalanlar ve
Flamanlar böyle düşünüyordu. Muhtemelen yaklaşık 20 yıl
önce de Sovyetler Birliği’nin en gelişkin bölgesi olan
Baltıklar’da da aynı kanaat vardı.
Avrupa’da bu
krizin en sert biçimde, Avrupa Birliği’nin başkenti
Brüksel’de yaşandığı düşünüldüğünde, Siular ile gündeme
gelecek yeni bir kavram yaşanacak yeni bir domino
sürecini tetikleyebilir.
Çek
Cumhuriyeti’ndeki Moravianlar ve Polonya’daki
Silesianlar dahil olmak üzere, birçok tarihi etnik
topluluğun, kimliklerini ulusal çizgide tanımlamaya
başladığı düşünüldüğünde, ABD’nin –belki güçlü bir
Avrupa’nın ortaya çıkmasını da önleyebilecek- hatta
Rusya’yı masadan yere düşecek bir yap-boza çevirecek bu
adımdan kaçınmayacağı düşünülebilir.