ABD Siuların bağımsızlığını tanıdı

22.01.2008
http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=3364

 

 

ABD’de Kızılderili haklarını savunan Russell Means, Lakota Özgürlük Delegasyonu adına yaptığı açıklamada, Washington Yönetimi ile 150 yıl önce yaptıkları tüm antlaşmaları feshettiklerini bildirdi. Washington gelişme üzerine acele bir açıklama yapmaktan kaçındı ve görüşünü birkaç hafta sonra bildirdi. Beyaz Saray’dan yapılan açıklama, dünya siyasetinin bundan sonraki safhasını derinden etkileyecek olan yeni bir yaklaşımı dünyaya ilan etti. Yapılan açıklamada, ABD’nin hiçbir kesimi kendisi ile beraber yaşamaya zorlamayacağı belirtildi. Açıklamada ayrıca, kendi yoluna gitmeye karar veren Siuların kararının saygı ile karşılandığı vurgulandı ve ABD’nin Siular ile bundan sonra yaşanacak sürecin müzakere edileceği bildirildi.

 

Böyle bir haber –veya daha doğrusu böyle bir gelişme- bütün dünyadaki dengeleri altüst edebilir. Nihayetinde ulusların geleceğini tayin hakkı, bu tür bir gelişme ile standart prosedür halini de alabilir. Açıkçası, ABD’nin Siular ile “makul” denilebilecek bir anlaşmaya varması, herkesten çok ABD’nin çıkarlarına uygun olur. ABD Siuların birinci ticaret ortağı olabilir. Dış politika ve savunma konularında işbirliği olabilir. Belki Siular kendi ehliyetlerine, pasaportlarına ve egemenlik alametlerine sahip olabilirler. Ama gerçekte bunların neredeyse hiçbirisi ABD’ye zarar vermez. Buna karşılık ABD, “kendi topraklarında dahi” ulusların geleceğini tayin hakkına müsaade ettikten sonra, diğer ülkelerdeki dengeleri yönlendirmede daha başarılı olabilir.

 

“Siular”...

 

“ABD Dışişleri Bakanlığı’na sesleniyoruz. Biz artık Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı değiliz. Kabilemizin yaşadığı Nebraska, Güney ve Kuzey Dakota, Montana ve Wyoming eyaletlerinin oluşturduğu ülkemizde bulunan herkes bize katılabilir”. Bu açıklama kızılderili hakları savunucusu Russel Means’ten geldi. Açıklamaya göre, Kızılderililer ABD ile bazıları 150 yıl önce imzalanan antlaşmaları feshettiler. Çünkü ABD toplam 33 adet antlaşmayı “kültürlerini, topraklarını ve hayatlarını idame ettirme yeteneklerini çalmak amacıyla” sürekli olarak ihlal etti. Açıklamada birlikten ayrılma talebi ABD Anayasası’nın 6. Maddesine ve Viyana Sözleşmesi’ne dayandırılıyor.

 

Siuların bu mücadelesinin ne şekilde devam edeceğini ve ABD makamlarının bu konudaki tepkisini daha sonra göreceğiz. Ama Siuların atacağı adımlar ve elde edeceği sonuçlar, hem uzun süredir bağımsızlık talebi olan azınlıkların hem de bağımsızlık talep edecek yüreği olmayan, fakat bunun için kapı kapı dolaşarak herkesten destek almaya çalışanların da geleceğini etkileyebilir.

 

Toplam nüfusu 150.000’in üzerinde tahmin edilen Siular Güney Dakota, Minnesota, Nebraska, Montana, Kuzey Dakota ve Kanada’da yaşıyorlar. Önceleri Kuzey Amerika'da önceleri Superior Gölü çevresinde yaşıyorlardı. Sonra Avrupalı sömürgecilerle yaptıkları savaşlar sonucunda yenildiler ve Minnesota ile Dakota'ya sürüldüler. 19. Asr’ın ortalarında toplama kamplarına yerleştirildiler. 1876 yılında ayaklanarak bağımsızlık ve özgürlük savaşını yeniden başlattılar. 1890 yılında ABD güçlerinin düzenlediği büyük bir katliamla direnişleri kırıldı. Siular kendilerine “Dakota”, “Lakota” diyorlar.

 

Dakota Doktrini...

 

Belki yakın gelecekte, bu sürece ilişkin bir tanımlama yapmak için Dakota Doktrini tabiri kullanılır. Farklı bir ad verilse de, bu süreçte bazı gerçekler ortaya çıktı. Bunların başında bir azınlığın ABD’de dahi yaşasa ayrılıkçı talepleri olabileceği geliyor. Eğer ABD bu süreci durdurmazsa, açılacak kapıdan birçok grup geçmeyi düşünebilir.

 

Kosovalı Arnavutlar, Bosnalı Sırplar, Karabağlı Ermeniler ve benzeri talep sahiplerinin ötesinde, Siular akla daha az gelen, ama Siular ile görece daha fazla benzeşen konuma sahip gruplara da etki edebilir.

 

Örneğin Fransız siyaset bilimcisi Jean-Yves Camus 14 Ağustos 2007’de Le Soir Gazetesi’nde yayınlanan makalesinde Avrupa Birliği’nin “Balkanlaşmasından” kaygı duyduğunu belirtiyordu. Bu çarpıcı sözleri elbette gerçekçilikten ziyade, soruna dikkat çekme hedefini gözetiyor. Nihayetinde kimse 21. Asır’da Katalanlar ile Kastilyalıların arasında sokak çatışmaları olmasını, Franklarla Basklılar arasında etnik temizlik yaşanmasını beklemez. Ama Camus, herhalde bu makaleyi bugün yazacak olsa Avrupa Birliği için tehdidin “Balkanlaşma” değil, “Dakotalaşma” olduğunu savunurdu.

 

Çünkü Avrupa Birliği ile ABD hem refah sahibi, federatif, kurumsal ve güçlü sistemler. Muhtemelen Siuların da, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden ayrılmak isteyen toplumların da, sınırlarına dikenli teller ve duvarlar çekmek gibi bir arzusu yoktur. Belçika’da Flamanlar, İspanya ve Fransa’da Basklılar ve yine İspanya’daki Katalanlar düşledikleri geleceği yine Avrupa Birliği ile iç içe bir halde tasarlıyorlar.

 

Zaman artık Avrupa Birliği’nin “bir toprak bir vatan” veya “bir millet, bir lisan, bir devlet” demesine uygun değil.

 

Bu arada İspanya’da Katalonya’da resmi lisanın Katalanca olduğunu ve Katalanca bilmeyenlerin resmi işlemlerinin yapılmadığını da belirtmek lazım.

 

Camus’a göre “Balkanlaşma güçlü bir Avrupa’nın ortaya çıkışının önündeki en büyük engel. Küreselleşmenin bu çelişkili yüzü ABD’nin hipergüç olmasının yolunu açabilir”.

 

Camus’e göre böyle bir süreç Avrupa’nın hem kendi entegrasyonunu zorlaştırır hem de etnik merkezli dünya görüşleri ile ırkçılığı kışkırtabilir.

 

Bugün Avrupa’da şu bölgelerin bağımsızlık talebi var;

Bask, Faroe Adaları, Flanderler, Gagavuzlar, Kuzey İrlanda, Katalonya, Korsika, Kosova, İskoçya, Transdinyester ve Güney Tirol.

Ayrıca aşağıdaki bölgeler de otonomi talep ediyor;

Astorya, Bretonya, Elsas, Friaul, Karelinya, Sardunya, Savonya ve Şlesya.

Bunlardan başka daha fazla hak talep eden 14 etnik grup var ve sekiz etnik grup da otonomilerinin artırılmasını talep ediyor.

Bunlara Yunanistan’daki birçok grup da dahil edilebilir.

Avrupa Birliği sınırları içinde, ülkelerine isim verenler dışında 300 halk grubu yaşıyor. Bu gruplar 103 milyon nüfusa sahip. Bunların 166’sı Orta Avrupa’da yerleşik yaşıyor. Avrupa Birliği sınırlarının ötesindeki kimlikler ile uğraşırken, kendi sınırları içindeki kimlikleri çok geç görebildi. 1977 yılında yapılan çalışmalara göre, söz konusu rakamlar 90 halk grubu olduğu ve bunların 38 milyon üyesi bulunduğu şeklindeydi.

 

Ancak geçen süre zarfında Avrupa Birliği ilgi sahasına giren ülkelerdeki kimlikler üzerinde çalışırken, “bilgi çağının bir yan tesiri” sonucu ve gelişen teknolojik olanaklar neticesinde, daha siyasi ve daha fazla etnik merkezli bir yapı haline geldi. Daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk daha çok kişinin kendi gerçek kimliğini tespit etmesini sağladı.

 

Avrupa Birliği azınlıklar konusu ile 90’ların başında ilgilenmeye başladı. Avrupa Birliği’nin bunun için iki temel nedeni vardı. Birincisi “genişleme” çerçevesinde göz diktiği topraklara, resmi katılımdan önce egemen olmalıydı. İkincisi İkinci Dünya Savaşı’nın travmalarının hafiflemesinden ve Soğuk Savaş şartlarının yumuşamasından sonra, demografi Avrupa için yeniden kıymetli bir silah oldu. Avrupa Birliği bugüne kadar bütün üye ülkelerin takip ettiği bir sistem kuramadı veya standart yasal bir düzenleme başlatamadı. Böylelikle üye ülkelere ve Birlik organlarına “konjonktüre göre hareket etme lüksü” verildi.

 

O nedenle Fransa ve Yunanistan’da azınlık haklarını koruyan hiçbir yasa yok. Buna karşılık İtalya 12 adet farklı lisana ve tarihe sahip azınlığı kapsamlı bir yasa ile koruyor. İngiltere ve Avusturya ise, Avrupa Birliği’nden muaf, uluslararası anlaşmaları esas alan ve sadece ulusal azınlıkları gözeten düzenlemelere sahip. Yeni üyelerden Letonya ise söz konusu uluslararası anlaşmaları dahi onaylamadı.

 

Avrupa’nın azınlık haklarının düzenlenmesi konusunda yaşadığı temel sorun kolektif haklar ve kişisel haklar ayrımı. Kişilerin ayrımcılık kurbanı olmasının önlenmesinin yeterli olmadığı gerçeğine rağmen, Avrupa Birliği bizim coğrafyamızda “şampiyon” olduğu azınlık hakları konusunda, kendi sınırları içinde henüz sadece ayrımcılığın önlenmesi hedefini gözetiyor.

 

Avrupa müktesebatının ruhuna bakıldığında, üye ülkelerin sınırları içindeki azınlıkların kimliklerini ve kültürlerini geliştirmesi gerekir. Fakat Avrupa Birliği sadece Birlik organlarının ihtiyaçları ve üye ülkelerin talepleri doğrultusunda çalıştığı ve gündemini belirlediği için, üye ülkelerin ve organların bu yönde bir talebi oluşuncaya kadar, çaba göstermesini beklememek gerekir.

 

Daha somut bir örnek vermek gerekirse, İspanya Katalanların, Yunanistan Türklerin ve Fransa Faslıların haklarının iadesi ve kimliklerinin geliştirilmesi için çaba göstermek istemediği sürece, kimse de onlardan bunu talep edemez.

 

O nedenle Avrupa Birliği için Çingeneler “günah çıkarma” vasıtası haline geldi. Acımasız bir eleştiri de olsa, Avrupa Birliği sınırları arasındaki 300 azınlık ve bunların 103 milyon mensubu arasından en az sorun doğuracak olanları seçti ve şimdi bütün enerjisini Çingeneler için harcıyor. Nihayetinde Çingeneler ne nüfus ne de toprak bakımından bir risk içeriyor.

 

Camus’un da belirttiği “güçlü bir Avrupa’nın ortaya çıkmasını önleyecek” derecede önemli gruplar ise beklemeye devam ediyor.

 

ABD’de Siuların “birlikten çekildiğini” açıkladığı günlerde, Belçika Flamanların ve İspanya Katalanların gösterileri nedeniyle ayaktaydı.

 

Her iki grup da “Avrupa Birliği’ne giren ülkeler asla bölünmez” diyen sivri akıllılara inat eder gibi, bağımsızlık taleplerini en yüksek biçimde dile getiriyordu. Bu gösterileri izleyen çoğu Batı Avrupalı şaşkındı. Çünkü onlara göre “ulus-devlet” öncelikle komünizm ardılı Doğu Avrupa’da kendisini gösterebilirdi. Ama bütünleşen, derinleşen ve genişleyen refah simgesi Avrupa Birliği’nde bunun söz konusu olmaması gerekirdi.

 

Avrupa Birliği kendi değerlerini üreterek, ulusal değerlerin yerine koyamadı. Küreselleşme bütün hışmı ile zayıf ülkelerin üzerine çökerken, güçlü Avrupa’yı da yanlış ayağı üzerinde yakaladı. Zenginlik kimlikten taviz için bir neden değildi. Basklılar, İskoçlar, Katalanlar ve Flamanlar böyle düşünüyordu. Muhtemelen yaklaşık 20 yıl önce de Sovyetler Birliği’nin en gelişkin bölgesi olan Baltıklar’da da aynı kanaat vardı.

 

Avrupa’da bu krizin en sert biçimde, Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de yaşandığı düşünüldüğünde, Siular ile gündeme gelecek yeni bir kavram yaşanacak yeni bir domino sürecini tetikleyebilir.

 

Çek Cumhuriyeti’ndeki Moravianlar ve Polonya’daki Silesianlar dahil olmak üzere, birçok tarihi etnik topluluğun, kimliklerini ulusal çizgide tanımlamaya başladığı düşünüldüğünde, ABD’nin –belki güçlü bir Avrupa’nın ortaya çıkmasını da önleyebilecek- hatta Rusya’yı masadan yere düşecek bir yap-boza çevirecek bu adımdan kaçınmayacağı düşünülebilir.

 

 

BU KATEGORİNİN TÜM KONULARI

 

 

..
...