|
YALANIN DAYANAĞI OLMAZ

Geçen yıl eylül ayında Moskova’da Kabardey-Balkar’ın-Karaçay-Çerkes’in,
Adıgey’in Rusya’ya katılışının 450. yılı kutlamaları
yapıldı.
Ben de bu kutlamalara katıldım ve üç cumhuriyetin de kültürel
gelişimini gözle görülür bir biçimde fark ettim, halkların
aile gibi bir arada olduğunu ve birbirine destek olduğunu
hissettim.
Bu günlerde ben; defalarca halkımızın durumunu, tarihini gücünü,
imkanlarını ve geleceğini düşündüm uzun uzun.
Şuna hiç şüphe yok: Büyük halklarla küçük halklara eşit davranmak
lazım.
Onlar arasında ayrım yapmanın bir anlamı yok.
Dikkate değer bir şey; bu kutlamalar için her üç cumhuriyete de
yardım edilmiş ve destek verilmiş olmasıdır.
Son tahlilde Adıgeylerin, Kabardeylerin ve Çerkeslerin bir halk;
Balkarların ve Karaçayların da bir halk olduğu gerçeğini
Moskova’nın da artık kabul etmek durumunda kaldığını
söyleyebiliriz.
Sovyetler Birliği döneminde bu tür bir söz söylemek partiden atılma
(ve dolayısıyla işinden atılma) nedeni idi.
Aynı şekilde Adıgelerin kendi rızaları ile Rusya’ya katıldıkları
söyleminde bir çarpıtma ve kasıt olduğu ve bunun doğru
olmadığı gerçeği de ortaya çıktı.
Gerçek nedir?
Rusya ve Kabardey 1557 yılında bir saldırmazlık antlaşması
imzaladılar.
Oysa “kendi rızası ile Rusya’ya katıldı” tanımını inatla ve ısrarla
kullanmalarının nedeni, bütün halkları kardeş gösterme,
aralarında barış ve huzur dolu bir yaşam olduğunu gösterme
işgüzarlığı ve tabii buna bağlı olarak da idarecilerin
tarihte yaşanmış başka gerçekleri örtme çabasıdır.
Bu politikanın dayanağı“halkları birbirine daha çok yaklaştırmak
kaynaştırmak” düşüncesiydi.
Böyle olunca haksızlığa uğramış halkların tarihini de gizlemek ve
onların tepkisiz ve sessiz sakin fakat geçmişlerinden de
bihaber yaşamalarını sağlamak gerekiyordu.
Çoğu kimse bu politikanın Sovyetlerin yıkılması ile son bulduğunu
bilir.
Rusya’ya kendi rızası ile katılan halklar geri çekildiler (örneğin
Gürcüler) ve bu yeni dönem daha önceleri gizlenen ve
bahsedilmesi yasaklanan meseleleri gün yüzüne çıkardı.
Rus Kafkas savaşlarının halkımıza getirdiği yıkım bu dönemde ortaya
çıkan gerçeklerden bir tanesidir. Halkımızın pek çok
insanının Rus Çarının emri ila acımasızca öldürüldüğü, pek
çok köyün ateşe verilerek yakıldığı, yüz binlerce
soydaşımızın ata yurtlarından zulüm ve baskı ile sürüldüğü
ve daha buna benzer pek çok yıkım, bu dönemde ortaya çıkan
gerçeklerdir.
“İnsanlar bütün bu acı olayları niçin bilsinler” diyenler de var.
Bu kimseler tarihsel gerçekler olduğu gibi anlatılırsa bunun
halklar arasında düşmanlık doğuracağını zannediyorlar.
Peki, yalan niçin daha iyi olsun hakikatten?
Örneği Rusya ile Almanya’nın arasının bozulacağından korkarak 2.
Dünya Savaşı’nda yaşananları gizlemek akıllılık mıdır sizce?
“Yalanın dayanağı yoktur” demişler. Bunun getireceği sonuçlar da
iyi değil doğal olarak.
“Üzülerek söylemek gerekirse Rus entelektüellerin Rus Kafkas
savaşları konusunda doğru bilgi vermediklerine şahit
oluyoruz.”
Bunu bir dönem Yeltsin’in yardımcısı olarak görev almış şimdilerde
ise “gerçekçi birlik” siyasi örgütlenmesinin başında bulunan
Yuri Petrov söylemektedir.
Petrov, bir dönem vatanını savunan Kafkasya insanının kahraman,
yurtsever ve cesur savaşçılar olarak değil, aksine hırsız
çapulcu haydutlar olarak gösterildiğini belirterek, Puşkin
Lermontov ve benzerlerinin de bu çarpıtmaya hizmet
ettiklerini ifade ediyor.
Aynı şekilde Rus Kafkas savaşlarından bahsederken Kafkasyalıları
Hırsız cani çapulcular olarak gösteren birçok örnek
verebiliriz, peki bu tür tanımlamalar neye yarıyor?
Halkları birbirine kötü göstermek ve düşman etmekten başka ne amacı
olabilir böylesi bir tavrın?
Sırf bu nedenle bile, bizler tarihi gerçekleri olduğu gibi
söylemeye, halkımızın yaşadığı felaketi doğru biçimde
tanımlamaya halkların arasında tarihi gerçekleri göz ardı
etmeden barışı ve işbirliğini tesis etmeye çaba
göstermeliyiz.
Rusya’nın Kafkasya’da yürüttüğü politika da bu düşünce üzerine
kurulmuş olmalıdır, fakat şimdilik böyle bir politika var
gibi görünmemektedir.
Rusya henüz halklar arası ilişkileri ve politikaları tarihi
gerçekler üzerine bina etmeye hazır değildir. Bu durum en
çok da Adıgeler söz konusu olduğunda belirgin bir biçimde
görülür.
Niçin özellikle Adıgeler?
Çünkü Rusya’nın Kafkasya’yı istilası sırasında zulüm ve baskı ile
yurdundan sürülmüş tek halk Adıgelerdir. Diğer halklar
kayıplarına rağmen bir şekilde yurtlarında kaldılar,fakat
Adıgelerin uğradığı haksızlık ve zulmün bir benzerini
yeryüzünde gören halk çok azdır.Türkler ve Ermeniler
arasındaki benzer bir meseleden bu gün bütün dünya
haberdardır,fakat Adıgelerin yaşadığı felaketi bilen ve
gündeme getiren çok az insan vardır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi SSCB döneminde böyle bir meseleden
bahsetmek dönemin idareciler tarafından yanlış yolda olmak
ve sisteme düşman olmak olarak kabul ediliyordu.
Bu felaketi kısaca hatırlayacak olursak; Adıgelerin Kafkasya’da
yaşayan en kalabalık ve en güçlü halklardan birisi olduğunu
görürüz. Bugün Stavropol Krasnodar bölgelerinde kalan
topraklarda yerleşik olan Adıgelerin yaşantısından, güzel
geleneklerinden pek çok gezgin hayranlıkla bahseder o
dönemde.
Dünyanın cenneti olan bu bölgede yaşayan dedelerimize ne yazık ki
komşu halklar huzur vermediler (Ruslar, Türkler ve
diğerleri)
Halkımızın kırılıp sağ kalanların da anayurdundan sürülmesine neden
olan Rus-Kafkas savaşları yüz yıldan fazla sürdü. Adıge
boylarından bir kısmı bu savaşlarda ve sonrasındaki sürgünde
tümüyle yok oldu, topraklarımız Rusya’nın eline geçti.
Halkımızın yaşadıkları bununla da bitmiş değil, bu gün bile Rusya
tarihi gerçekleri olduğu gibi ifade etmekten ve halkımızın
uğradığı haksızlığı kabul ederek bu haksızlığı telafi
etmekten ısrarla kaçınıyor.
Tıpkı SSCB yöneticileri gibi, bu günün yöneticileri de halkımızın
nasılsa Rusya içerisinde eriyip gideceğini o nedenle bu tür
bir rehabilitasyona gerek olmadığını düşünüyor.
Gelişmiş birçok ülkede de halklar arasındaki ilişkilerin
gerildiğini izliyor görüyoruz.
Bu olumsuzluğa elbette yasal ve adil çözümler aranmalıdır ve
aranacaktır.
Rusya idarecileri de bu alanda halklar arasındaki eşit ve adil
işbirliği ve gelişme imkanlarını sağlayan politikalar
geliştirmiş olsalar tüm dünyaya güzel örnek teşkil
edeceklerdi.
Ben burada kendi halkımı diğerlerinden öne çıkartmak çabasında
değilim, bu tür bir düşünceden de yana değilim, fakat ülke
idarecilerinin küçük halkları göz önünde bulundurmadan
politikalar üretmeleri ve bizleri yok saymaları açıkçası
ağırıma gidiyor.
Anlaşılacağı üzere sürekli geçmişe bakarak yaşayamayız,
geleceğimizin nasıl olacağı konusunda kafa yormak, bu
nedenle de tarihi doğru bilmek durumundayız.
Gelecek zamanı halkımızın yararına kılabilmek için neler
yapılmalıdır?
Bu soru sürekli kafamda, bulduğum cevapları da kısaca aşağıda
sıralıyorum:
Birinci olarak; diasporadaki Adıgeleri yeniden bir araya getirmek zorundayız
eski SSCB ve bu günkü RF içerisindekileri de diğer
ülkelerdekileri de.
İkinci olarak; Rusya ve Türkiye ekonomileri dünyanın önde gelen gelişmiş
ekonomilerine entegre olabilecek düzeyde gelişmelidir.
Üçüncü olarak; ülkemizde huzur ve barışı temin etmek, halklar arasındaki
kardeşliği inşa etmektir.
Adıgeler her şeyin üstünde tuttukları geleneklerini yaşatmak ve
gelenekleri ile yaşamak istedikleri için bunca felakete
maruz kaldılar. Fakat öte yandan Adıgelerin bu güne kadar
ayakta kalabilmesini de aynı geleneklere borçlu olduklarını
söyleyebilirim.
Rusya er ya da geç ülkenin idari yapısını yeniden düzenlemek
durumunda kalacaktır, çünkü bu günkü yapı Sovyetler
döneminde politik organizasyon ile parti örgütlerinin iyi
çalışabilmesi göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur.
Bu gün ise, ülke Pazar ekonomisine göre yeniden
yapılandırılmaktadır.
Korkarım ki bu yeni yapılanma bölgemize ulaştığında küçük
haklarımızı değişik büyük yapıların içerisinde bırakarak
tamamen birbirinden kopartabilecektir
Bu, başka bölgelere entegrasyon Kabardey-Balkar’ı, Karaçay-Çerkes’i
ve Adıgey’i bekleyen tehlikedir ve tarafımızdan kabul
edilmesi mümkün olmayan bir şeydir.
O nedenle üç cumhuriyetin devlet başkanları bu meseleyi ciddi
biçimde ele alarak akıllı çözümler üretebilmeli ve hiçbir
şekilde üç cumhuriyetin birbirinden ayrılmasına müsaade
edilmemelidir.
Bu mesele üç cumhuriyetin başkanları ile çözülebilecek bir sorun
değildir.
Rusya’nın da halkların taleplerini karşılayan akıllı bir Kafkasya
politikasına ihtiyacı vardır, aksi halde korkuyla veya
baskıyla küçük hakları bir arada ve sistem içerisinde
tutması mümkün değildir.
Tarih bunun şahididir ve Sovyetler’i oluşturan halklar bu
söylediğim nedenle “dağılmışlardır”.
Rusya’nın da aynı akıbete uğraması işten bile değildir eğer bu
sorunu akıl ile çözmezlerse.
Kim çözmeli?
Buna gücü yetecek olanlar.
Fakat ne görüyoruz?
Halklar politikası konusunda çalışanlar, bu konuda proje üretenler
bu işi asla çözmeyecek kişilerden oluşuyor.
Niçin böyle oluyor?
Ülkenin gelişmesini halkların kaynaşmasını istemeyen bir kesimin
“bulanık suda daha fazla balık” avlama sevdasından
kaynaklanıyor bu durum.
Üzülerek söylemeliyim ki bu kafadakilerin sayısı az değil.
Bir tek örnek verelim; 2014 kış olimpiyatlarının özellikle Soçi’de
yapılmasına niçin gerek görüldü?
Oşx’emahue’nin kış sporları için hem tesis hem tanınmışlık hem
imkan bakımından çok daha uygun olduğunu herkes biliyor.
Eğer Oşx’emahue seçilmiş olsaydı bunun sayesinde üç cumhuriyetin de
ekonomileri gelişecek, yatırımlar artacak, ilişkileri
sağlamlaşacaktı.
Tüm dünya bölgemizi ve halklarımızı tanıyacak, bu vesile ile
diasporadaki soydaşlarımız yurtlarını görme ve yakından
tanıma imkanı bulacaklardı.
Fakat “bir kısım görevliler”in istedikleri çok daha başka
bir şey (anlaşılması çok da zor değil), onlar kendi
kazançlarına bakıyorlar, küçük halkların “fazlaca
gelişmemesine” özellikle gayret ediyorlar, varsın devlet
zarara uğrasın bu işten, onlar için önemli değil.
Yine bu “bir kısım görevliler” diasporadaki soydaşlarımızın
dönmesinden korkuyorlar ve buna özellikle engel oluyorlar.
“Büyük Çerkesya”yı kuracaklar ve diğer halkları bölgeden
atacaklar” diyerek yalan söylüyor, görevlerini ve yapılması
gerekenleri özellikle aksatıyorlar.
Bütün bunlar Rusya’nın bir halklar politikası olmamasından
kaynaklanıyor.
Ne yapmak gerek?
Kuzey Kafkasya’daki halklar politikası projesi; bu bölgedeki
hakların temsilcilerinin ve Moskova’dan bu alanda bilim
adamlarının katılımı ile halkların kendisi tarafından
hazırlanmalıdır. Bizim bu projeyi yapabilecek insanlarımız
mevcuttur.
Kafkasya’nın tarihi büyük acılarla doludur, eğer geçmişten ders
alarak geleceği yaratacaksak tarihimizi okumalı okutmalıyız.
Karaçay-Balkarlar ve bizler ayrılmak/ayrışmak yerine daha sıkı
kenetlenmek, her zaman birbirimize güç ve destek vererek
işbirliği içerisinde olmak zorundayız.
Halkların işbirliğini ve barışını sağlamak sadece devletin görevi
değildir, bu konuda hepimize görevler düştüğünü bilmek ve
üzerimize düşeni yapmak durumundayız.
Bu yazının başında değindiğim Moskova’daki kutlamalar gibi halkları
bir araya getiren etkinlikler önemli ve yararlıdır, bunun
düzenlenmesinde önayak olan devlet başkanı Qanoque bana göre
ileriye bakabilen bir devlet adamıdır. Fakat anlayamadığım
şey doksanlı yıllardan bu yana idareci sıfatı ile görevler
almış, Duma’da ve federal Sovyet de yer almış kimi kişilerin
başkana muhalif olmalarıdır.
Zaman çabuk akıyor, değişim çabuk yayılıyor ve halklarımız bundan
kaçınamayacaklar (zaten kaçınmaları da gerekmiyor) sadece
güzel geleneklerimizi muhafaza ederek (Japonlar gibi)
geçmişimizden dersler çıkartıp geleceğimize umutla bakalım.
İvan Petr
Rusya Bilimler Akademisi KBC Bilim Merkezi Başkanı.
Rusya’nın Saygın Bilim Adamı- Teknik Bilimler Doktoru.
Kaynak:
Adıge Psalhe Gazetesi
29 Ocak 2008.
Çev: Ergun Yıldız
|