TRT'nin "Göç Hikayeleri" adlı belgeselinin Kafkas Sürgünü'nü
anlatan bölümü için Kasım 2007'de Abhazya'da çekilen
belgesel, TRT Radyo Televizyon Dergisi'nin Şubat 2008
sayısında tanıtıldı. Dergide yayınlanan tanıtım yazısı ve
resimleri ektedir.
TRT Aylık Radyo Televizyon Dergisi
Şubat 2008 Sayısı
Bülent Sarpkaya
Destanlar
Ülkesi Abhazya
Adını aşağı yukarı hepimizin
duyduğu, belki de pek çoğumuzun yerini coğrafi olarak az çok
bildiği ama gidip göreni, gelip de anlatanı pek olmayan
özgür insanların ülkesi Abhazya.
Hakkında anlatılanları masal
gibi dinlediğimiz, adı geçince bizi derinden sarsan, güzel
ve yürekleri bir o kadar büyük insanların yaşadığı
Kafkasya’nın en kadim ülkesi Abhazya.
Anadolu
tarih boyunca göç alan bir coğrafya olmuştur. Ama bu
hikayelerin en acıklı olanlarını sanırım geçtiğimiz yüzyıl
içinde yaşadı bu coğrafya. Yedi kıtaya dağıttığı
evlatlarını, yüz yıl içinde bir bir topladı Anavatan.
Kafkasya’dan, Balkanlar’dan ve Asya’dan başlayan göç, kısa
zamanda Anadolu’da yerleşik nüfusu iki misline katladı. Bu
hikayelerden en acıklısı, Osmanlı ile dost ve akraba bir
coğrafyadan; Kafkasya’dan başlayanlardır belki de Devlet-i
Ali her dara düştüğünde, Osmanlı toprakları için seferber
olmuş bir halk; Kafkas halkı.
93 harbinden sonra başlar
Kafkaslardan büyük göç. Osmanlı kucağını açar kahraman
evlatlarına. Önce yerleştirir, sonra da serhat boylarına
göreve yollar en güvendiği bu evlatlarını. Bulgaristan,
Ürdün, Mısır, ve daha bir çok yere.
2006 yılında Sibel DEĞER’in
yönetmenliğinde başladığımız ve şimdiye kadar Türkiye’ye
gelip yerleşen Anadolu coğrafyası dışındaki Türkler’in
hikayelerini aktardığımız “Göç Hikayeleri” belgeseli,
2007’den itibaren de göç etmeyip geride kalanların
hikayelerinin peşinde, çekimlerine devam ediyor.
Yürekleri
Büyük insanların ülkesi: Abhazya
Kasım 2007’de, Kafkas göçünü
konu edeceğimiz bölüm için Kafkasya’nın yeni doğmuş sahipsiz
ve yetim çocuğu Abhazya’ya düştü yolumuz.
Adını aşağı yukarı hepimizin
duyduğu, bir çoğumuzun yerini coğrafi olarak az çok bildiği
ama gidip göreni gelip de anlatanı pek olmayan, özgür
insanların ülkesi ABHAZYA. Hakkında anlatılanları masal gibi
dinlediğimiz, adı geçince bizi derinden sarsan, güzel ve
yürekleri bir o kadar büyük insanların yaşadığı Kafkasya’nın
en kadim ülkesi ABHAZYA.
Çekim hazırlıklarına
başladığımızda nasıl gidileceği hakkında en ufak bir
bilgimiz bile yoktu. Çünkü medya ve basından hep Gürcistan’a
bağlı özerk bir cumhuriyet olarak biliyorduk biz Abhazya’yı.
Ama ülkemizde yaşayan Abhazlarla yaptığımız görüşmelerde
kendi ülkelerinden hep Abhazya Cumhuriyeti diye
bahsediyorlardı. Ankara’dan TRT’nin resmi aracı ile
başladığımız yolculuğumuz, Trabzon’dan Ro-Ro gemisi ile
Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki liman şehri Soçi’ye kadar 2
gün sürdü. Yorucu ama bir o kadar heyecanlı bir yolculuk
yapmıştık. Çünkü adını hep özgürlük mücadeleleriyle
duyduğumuz ve hep imrenerek dinlediğimiz Kafkasya’yı
görecektik.
Doğan günle
aydınlanan cennet
Trabzon ve Soçi arasında her gün
yapılan seferlerden dolayı Soçi gümrüğünde herhangi bir
sorun yaşayacağımızı düşünmüyorduk. Fakat Soçi’de gümrükte
yaşadığımız 6 saati aşkın uzun bekleyiş bizim için sürpriz
oldu. Çünkü ihracata alışık Soçi liman görevlileri,
Türkiye’den gelen bu garip midibüsü fazla sevmiş olacak ki
bırakmak istemedi. Soçi gümrüğü Türkiye’den otomobil
gelebileceğine ihtimal bile vermediği için, araç geçişi ile
ilgili birim personeli görev saati içinde evine gitmişti.
Uzun uğraşlar sonunda evinden getirttiğimiz personel
yardımıyla aracımızı gümrükten çıkartıp yolumuza devam
edebildik ancak.
Gecenin bir yarısında vardığımız
başkent Sohum’dan, o güne dair aklımda kalan tek şey kafamı
koyduğum yastıktı. Güneşli bir sabaha uyandığımız ilk gün,
ekip olarak kendimizi cennete düşmüş sandık. Sabahın ilk
ışıklarıyla penceremizden süzülen güneş ve gözlerimizi
kamaştırırcasına parıldayan denizin kokusu daha ilk günden
büyüledi bizleri. Sessiz, sakin fazlasıyla yeşil, geniş
cadde ve sokaklar pek alışık olmadığımız şeylerdi. 1993’te
yapılan bağımsızlık savaşının etkileri, 14 yıl geçmesine
rağmen hala hissediliyordu. Herhangi bir cadde veya sokakta
görebileceğiniz, yanmış yıkılmış evler yaşanan vahşetin
somut tanıkları adeta. Cephede kaybedenler çekilirken,
öçlerini kültür mirası suçsuz bina ve şehirleri yakıp
yıkarak almaya çalışmışlar. Özgün bir mimari ve zevkle
yapılmış, bağrında nice güzel anıları barındıran taş
binaların o yıkık ve mahzun hali hepimizi hüzünlendirdi.
Mihmandarımız o günleri
anlatırken; "Gürcüler Abhazya'nın tüm tarihi ve kültürel
birikimini yok etmek için saldırdıklarında, bir şeyi hesap
edememişlerdi. Abhazya sadece Abhazya değildi. Abhazya
Çeçenistan'dı, Abhazya Kabardey Balkar'dı, Abhazya Karaçay-Çerkes'ti,
Abhazya Adıgey'di, Abhazya Türkiye idi. Kafkas halklarının
namusuydu Abhazya” dedi. 13 yıldır de-facto olarak bağımsız
bir devlet Abhazya. BM ve hiçbir uluslararası kuruluş
onları resmi olarak tanımasa da, bu durum onların pek de
umurlarında değil. Onlar sadece ambargonun en azından
ulaşım konusunda yumuşatılmasını istiyor. Çünkü ülkelerinin
denize uzun bir kıyısı var ama denizi kullanamıyorlar.
Özgürlük denizden bir adımlık mesafede ama o mesafe binlerce
metre yükseklikte aşılmaz sıradağlara dönüşmüş durumda.
Kaldığımız Devlet Konuk Evinde
bütün çalışanlar Rus ve kadın. Sadece amirleri Abhaz.
Rehberimiz, Abhaz karakterini anlatırken "Aç kalsa bile
garson olarak çalışacak Abhaz çıkmaz. Abhaz erkeği ne
garsonluk yapar, ne taksi şoförlüğü, ne de pazarcılık”.
Gözde meslek memurluk ve polislik. Bir de karşılık
bekleyerek yapılan fedakarlığı ayıp saymış bir kültürden
gelen Çerkezler için ticaret zor iş. Ticareti Ermenilere
kaptırmışlar. Resmi para birimi Rus Rublesi.
Adeta
tropikal iklim
Dönmek isteyene diasporadaki
Abhazlar için kapı sonuna kadar açık. Abhaz olmayanlar
içinse şartlar ağır: 10 yıl Abhazya'da yaşamış olmak yada
beş yıl Abhazyalı biri ile evli kalmak. Abhazya Bağımsız
Devletler Topluluğu’na (BDT) bağlı devletlere (Gürcistan
hariç) vize uygulaması yapmıyor. Türkiye dahil diğer
devletler için çift giriş çıkışlı transit Rusya Federasyonu
vizesi ve internet üzerinden de alınabilen Abhazya Dışişleri
Bakanlığı vizesi yeterli olmaktadır.
Türkiye’den Abhazya’ya dönenler
her alanda etkin. Otuzbeş milletvekilinden oluşan mecliste
son genel seçimlerde Türkiye’den geri dönen Talih ÖZCAN ve
Soner GÖK milletvekilli olmayı başarmış. Türkiye’den
gidenlerin ulaşım ambargosu yüzünden gideremedikleri
özlemleri ve bir de Abhazya’da yabancılık çekem sorunları
var. Yerlilerde Rus, dönenlerde Müslüman etkileşimiyle
kültürel kodlar farklılaşmış. Mesela şarapsız yemek ve tören
yok. 1995'te BDT'nin dayattığı ambargo, gidenlere dönüş
yolunu tıkamış. Kapıların kapanması ve savaş sonrası
ekonomik çöküntü vatan savunmasına gelenleri de pes
ettirmiş. Abhazya'da sanayi maalesef gelişmemiş. Başlıca
gelir kaynakları hayvancılık, meyvecilik, orman ürünleri ve
turizm. Zeytin, portakal, limon, okaliptüs, akasya, manolya,
Liyaj meşesi ve palmiyelerin her türünün yetişmesine uygun
bir toprak ve iklim var. Karadeniz’in kuzeyinde mikro bir
tropikal iklim bölgesi oluşmuş durumda.
Abhaz-Gürcü savaşı sonrasında
Gürcülerin Abhazya'dan kaçarken yaktıkları evler ve Sovyet
stili yüksek bloklu siteler, hala savaşın dehşetini
yaşatıyor bizlere… Yakılan meclis binası ise, savaşın
dehşetini göstermek ve Birleşmiş Milletler’de kanıt olması
için henüz onarılmamış olarak mahzun bir şekilde şehri
seyrediyor. Savaşın izlerini bir de anneler sırtlarında
taşıyor. Geleneğe göre çocuğu şehit olan anne, ömür boyu
siyah giyiniyor. Çarşı pazarda siyah giyinen bir kadın
gördüğünüzde, onun bir evladını vatanına şehit verdiğini
hemen anlıyorsunuz. Zaten çekim yapmak istediğimizde,
mihmandarımız bizi uyarıp çekmezsek daha uygun olacağını
söylüyor. Annelerin acılarını herkes paylaşıyor Abhazya’da.
Gelenekleriyle yaşıyorlar
Düğün ve ölüm gibi önemli
sayılan günlerde hayat duruyor bu coğrafyada. Ölüm ve düğün
sınır tanımıyor. Devam eden gelenek ve görenekleri de çekmek
istediğimiz için bir Cumartesi günü katıldığımız köy
düğününde, ekip olarak şoke olduk diyebilirim. Kendisi de
bir Kabardey-Balkar olan kameramanımız Sezai ZABUN,
gördükleri karşısında hem çok mutlu hem de çok tepkiliydi.
Çünkü bir düğüne bu kadar harcama yapılması göçü yaşayanlar
için çok gereksiz ve fuzuli bir şey gibi gelmişti. Kafkasya
da yapılan etkinlikler sülale adı ile anıldığı için, düğün
sahibi yüklü bir borcun altına girmek, belki de iki-üç
yıllık gelirinin tamamını yatırmak pahasına, düğünün
ihtişamı için hiçbir masraftan kaçınmıyor. Gittiğimiz köyde
muhteşem bir (5000 kişilik) çadır sofra kurulmuştu.
Çerkestavuğu, beyaz mısır unundan abısta, ızgara, kavurma,
ciğer, cevizli tavuk, cevizli dolma, söğüş, havyar, işkembe
kavurma ve daha bir çok yemek çeşidi önümüzde uzanıyordu.
Masalar ananas, mandalina, muz, elma, üzüm, votka, şampanya
ve evde hazırlanmış şarapla donatılmıştı. Damatla gelin
düğün boyunca ayrı mekanlarda bulunuyorlar ve birbirlerini
asla göremiyorlar. Bir araya gelmeleri geleneklere aykırı
çünkü. Düğüne kimse eli boş gelmiyor. Düğün sonunda
konukların getirdiği hediyeler düğün masrafını aşağı-yukarı
karşılıyor zaten.
Bizi
bağırlarına bastılar
Bu asil halk tarihte Osmanlı’nın
kendilerine uzanan dost elini hiçbir zaman unutmamış.
Şehirde, köyde, sokakta ve düğünde karşılaştığımız herkes
Türkiye resmi plakalı minibüse ve gelen küçük ama onlar için
büyük bir anlamı olan çekim ekibine kalbini açtı.
Türkiye’den göç etmiş Abhazlar, Türkiye’den hem de resmi bir
kurumdan gelen ekibin ülkelerini ziyaret etmesinden büyük
gurur duydular. Bu küçük hareketimiz onları hem mutlu etti
hem hüzünlendirdi. Bağımsızlık savaşı boyunca Türk milleti
madden ve manen hep Abhazya’nın yanındaydı.. Bu yüzden
ziyaretimiz, onlar için büyük bir önem taşıyordu. Öyle ki
Rusya Federasyonunun Soçi limanına indiğimizde, bizi Abhazya
Dışişleri Bakan Yardımcısı karşıladı. Abhaz Devlet
Televizyonunda ana haber bülteninde ekibimizin yaptığı
belgesel hakkında yapılan haber ve röportaj sayesinde, bir
anda ülkede en çok konuşulan gündem maddesi olduk.
Ormanda
sessizlik şart
Doğaya olan saygı Abhazya’da
ibadet seviyesindeydi sanki. Sokaklar dahil hiçbir yerde bir
çöp veya rahatsız edici şeye rastlamadık. Kafkasya’da ağaca
ve ormana olan saygının ününü duymuştuk ama bu kadarını
beklemiyorduk. Ormanın içinde sesli konuşmanın ve
küfretmenin şiddetle tepki gördüğünü duymak bizi daha da
şaşırttı. Bu gelenek tüm canlılığı ile yaşıyor hala.
Gereksiz yere ağaç kesmek yasak. Zemin etüdü yapılmadan ev
yapılmasına ve izin alınmadan ağaç kesilmesine çok büyük
cezalar verilmektedir. Ormana ve ağaca karşı olan bu
hassasiyet, 240 km’lik bir kıyı şeridi olan Abhazya’yı
cennete çevirmiş diyebiliriz. Sovyetler zamanında Abhazya
Rusya’nın sayfiye yeri olmuş. Öyle ki, Sovyet liderlerin
yazlık sarayları hep bu bölgede kurulmuş. Stalin’in 9
sarayının birden Abhazya’da olması boşuna değil sanırım.
Stalin’in, kendisine karşı yapılabilecek suikastlara karşı
tedbir olarak, hangi sarayda geceleyeceğini kendisinden
başka kimse bilmezmiş.
Ayrıca Abhazya dünyanın en
önemli kaplıca kaynaklarına sahip. Sovyetler Birliği
zamanında kurulan Sanatoryumların ünü bütün Avrupa’ya
yayılmış durumda. Abhazya-Gürcistan savaşı sırasında en
büyük zararı yaşayan yerlerden biri de kaplıcalar olmuş,
Gürcüler pek çok sanatoryumu yakarak geri çekilmişler.
Kaplıcaların gelecekte Abhazya’nın en önemli gelir
kaynaklarından biri olacağı kesin.
Sonunda dönüş yolu göründü.
Hepimiz mahzunlaşmıştık. Bu kısa çekim süresinde, canlar
ülkesi Abhazya’nın bizim de hayatımızda derin izler
bırakacağını nereden bilecektik! Akşamları ateş başında
yaptığımız dost muhabbetleri, isli et, akordeon eşliğinde
çalınıp söylenen türküler ve kameramanımız Sezai ZABUN’un
eşlik ettiği Kafkas oyunları kolayca unutulabilir miydi? Bir
anda bastıran, hiç rahatsız etmeyen ama tatlı tatlı ıslatan
o yağmurlar, orman kokusu, dalından topladığımız
mandalinalar ama en önemlisi de ekibimizin istisnasız en çok
sevdiği ünlü Haçapur yemeği.
Hoşça kal Abhazya. Hoşça kal
destanların ve dostlukların ülkesi…