BĞAJNOKO BARESBİY
Adıgece’den Çeviren :MUVAFFAK TEMEL

İçinde balta dolu bir kağnı arabası büyük bir ormanın
içinden geçmekteydi. O kadar çok baltayı görünce, ağaçlar
büyük bir telaşa kapıldı. "Sonumuz geldi" diyerek
yapraklarını titretip, dallarını sallayarak ağlaşmaya
başladılar. Bu şekilde sızlanarak bir süre bekleştikten
sonra, ağaçlardan birisi öne çıkıp "Tanrı aşkına, biraz
susun da beni dinleyin!" deyince orman bir anda sessizliğe
büründü:
- Su başındaki koca meşe ağacını biliyor musunuz?
- Biliyoruz, Tanrıyapısını bilmeyen, görmeyen mi var?
-dediler, ağaçlar hep bir ağızdan.
- İşte o bin yaşındadır, bilgedir, güngörmüştür,
kendisine bir soralım, bakalım ne diyecek.
-
Uygun olur, - diyerek, meşe ağacının yanına gidip durumu
anlattılar: "Halimiz kötü, ağızları bilenmiş keskin baltalar
bizi kesmek için buraya geldi, mahvolduk". Meşe ağacı bunu
duyunca dallarını hafifçe salladı ve telaş içindeki ormana
sordu:
- O bahsettiğiniz şeylerin arasında bizden birileri var
mı?
- Vallahi bir şey anlamadık bizden biri, sizden biri
dediği de ne? Bunamış olmalı, - diyerek ağaçlar birbirlerine
baktılar.
- Haydi gidelim, ondan bize hayır yok, - diye bağırdı
bazıları da. Ancak, içlerindeki akıllı bir ağaç, ormanı
susturarak meşe ağacına yanıt verdi:
- Hayır thamade, aralarında bizden kimse yok, sadece
balta başı var. Hiçbirisinde balta sapı yok, tamamen çıplak
durumdalar.
- O zaman niye sızlanıyorsunuz? - gülümseyerek yanıt
verdi Tanrıyapısı. Çıplak olduklarına, aralarında bizden
kimse bulunmadığına göre, korkulacak bir şey yok. Sapı
olmayınca balta tek başına ne yapabilir ki?
- Vallahi doğru söylüyor, çok teşekkür ederiz, Tanrı seni
başımızdan eksik etmesin. - dedi ağaçlar.
- Durun acele etmeyin. - diye seslendi meşe ağacı
yavaşça. - Baltalar çıplak ise de, bizden birileri onlarla
birlikte olursa, güç kazanırlar. İşte o zaman ocağımız söndü
demektir.
- Olur mu öyle şey, onlarla nasıl birlikte oluruz,
sonumuzu getirecek olanlara nasıl hizmet ederiz?
- Hizmet etmeyin, küçük düşmeyin, kendinizi koruyun,
kendi değerinizi bilin. Baltalar her zaman var olmaya devam
edecek, buradan da geçecekler. Sizlere iki vasiyetim var,
bunları hiçbir zaman unutmayın:
Birincisi, aranıza katılanın da kattıklarının da ne
olduğunu iyi öğrenin. Ormana zarar verecek şeyleri içinizde
barındırmayın.
İkincisi, her gün kendinizi yoklayın: iyi yanınızın
kıymetini bilin, kötü yanınızı da saklamayın.
*****
Bu hikayenin ana fikrini biliyorsunuz. Ancak, çevremize
baktığımızda gördüğümüz şey nedir?
Adığe halkı olarak sayımız az, başka ülkelere niye göç
ettiler, diye sorduğumuzda, yanıt hazırdı: "Açgözlülük
nedeniyle, topraklarını ve mallarını sattılar, ceplerini
doldurarak çekip gittiler, cennete gittiklerini zannederek.
Öyleyse, cehenneme kadar yolları var, hiç ihtiyacımız yok
onlara” diyerek, - gidenlerden vazgeçtik.
“Halkımız ne kadar sıkıntı yaşadı ve haksızlığa
uğradıysa, bunun nedeni prens ve soylularla din adamlarıdır”
diye haberler yayılınca, “Bunu yanlarında bırakırsak Allah’ı
inkar edelim” diyerek, saldırıp köklerini kuruttuk.
Bize içki ve sigara uzattıklarında, iki elimizle alıp
yanımızdan hiç eksik etmedik.
“Gelenekleriniz iyi değil, hayatın gerçekleriyle
uyuşmuyor” denince, “öyleyse bize gerekli değil” diyerek
elimizden düşürdük. Düşürdüğünü geri almak kolay değildir.
“Adığe dili güçlü değil” dediklerinde hiç tereddüt
etmeden hemen inandık. Bize gösterdikleri yabancı dili
kaptık, kendi dilimizi terkettik.
Azınlık gruplar aramıza girmeye başlayınca, iyi - kötü
ayırımı yapmadan herkesi başköşeye oturttuk. Onlara hizmet
ettik, verdikleriyle yetindik, "tamamen kovmuyorlar" diyerek
kendimizi rahatlattık.
“Kendi soyundan bir kızla evlenme, kirli gömlekle
gezersin” dediklerini duyunca çoğumuz buna inanarak
benimsedik.
“Alınteriyle kazanarak yaşamak deliliktir, yoksul ve
itibarsız yaşarsın, anlayışı yayılınca "Zamana uyan iyi
adamdır" diyerek, kenti de, köyü de, toplumu da dağıttık.
“Diğer milletlerin kötü alışkanlıklarını biz de
edinirsek, toplumu da, Allahı da, kitabı da karşına alırsın”
dediklerinde, " Dünyanın halinden bize ne" diyerek
duymamazlıktan geldik.
“Peki, suçu olmadığı halde birisi haksızlığa uğrarsa ne
yapmalı? Görmemezlikten gel, hayır mı diyorsun - sen de
haksızlık yap.” Duyduğumuz buydu. Vazgeçilmez diyerek, ne
işe yaradığını bile sorgulamadığımız şeyleri benimsedik.
"Biraz atıştır" denince, saldırmayı anlayan kendini
bilmezler var aramızda.
Hep böyle şeyler oldu. Son zamanlarda, aramıza ne kadar
balta saldılarsa, içimizde temel bulamayanı, kök salmayanı
olmadı: fena insanlar, kötü işler, yanlış eğitimler çıktı
ortaya.
Sapı olmayan fazla balta bırakmadık. Kazanoko Jabağı
gibilerin vasiyetlerini yerine getirmedik. Baltaya sap
olmaya can atanlarımız çoğaldı, baltalar artık yetmez oldu.
Aramızdan, "Ben ağacım, ağacı yok edene hizmet
etmeyeceğim" diyen birileri çıkınca ne yapıyoruz peki?
Onlarla da başetmeyi biliyoruz. Hemen toplanıp kınıyoruz:
"Ayıp değil mi? Balta olmasaydı şimdi ölmüş olurduk."
diyoruz. Utandıramazsak korkutuyoruz. Korkutamazsak yok
ediyoruz.Toprağı artık yeşeremiyor.
Bir zamanlar orman olduğumuz doğru mu
acaba?