
Sevda Alankuş

Hegemonik kimliğin ötekisi
olarak Çerkesler
Türkiye’deki Çerkesler, ulusal devletin inşa edilmesi
sürecinde ötekileştirilen, farklılıklardan arınmış bir
“Türklük” yaratılmak üzere bastırılarak kamusal ve siyasal
alanda kendini ifade etmesine izin verilmeyen etnik-kültürel
topluluklardan bir tanesidir. Başka ifadeyle, yukarıdan
aşağıya bir toplum mühendisliği mantığı ile işleyen Türk
modernleşme projesi çerçevesinde, Türk ulusal kimliğine
“pozitif” fotoğraf kazandırmak için uğraşılırken, onun
“siyah” ya da “negatif”i muamelesi görenlerden birisi de
Çerkesler olmuştur.
Bu nedenle
Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını
kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak, dün olduğu gibi
bugün de, Çerkes adına sahip çıkmak her şeyden önce
politik bir tercih olarak önemlidir. Çerkes
sözcüğünün dar anlamda ve sadece “Adigeler” için
kullanılmaya başlanarak, kendilerini “Oset, Abhaz, Çeçen”
gibi belirli bir etnikliğe karşılık gelen kimlikleri ile
değil, Çerkes kültürel kimliği ile ifade etmeyi tercih eden
diğer Kuzey Kafkas halklarını “dışlayan” bir yeni kimlik
stratejisine dönüştürülmek istenmesi ve Türkiye’de bu
topluluklarca yapılması gereken siyasetin alanının daralması
anlamına gelecektir. Yani, Türkiye’nin bir süredir iki adım
ileri, bir adım geri biçiminde işleyen demokratikleşme
sürecince artık daha fazla gecikilmeden kazanılması
gerekenler konusunda Çerkesleri güçsüzleştirecek özcü bir
kimlik stratejisi içine hapsolunmaktadır.
Çünkü, bir
kez daha tekrarlamak pahasına söylenirse, hegemonik kimliğin
ideolojik kurucularının ve de onu yeniden-üretenlerin
nezdinde, şimdiye kadar “Çerkes” üst kimlik şemsiyesi
altında anılan, Abazalar, Asetinler, Adigeler vd.’leri etnik
ve dilsel köken anlamında aralarındaki “farklılıklar” hiç
hesaba katılmaksızın, hep bir/aynı muameleyi görmüş ve “iç
düşman”lar arasında sayılmışlardır. Demek istediğimin daha
iyi anlaşılabilmesi için, Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu
sonrasında bir süre sonra çeşitli bahanelerle siyasal
alandan uzaklaştırılmış olsalar bile yeni rejimle birlikte
davranmanın ötesinde onun öncülerinden olanların
“Çerkeslikleri” yoksayılırken, “Çerkes Ethem” örneğinde
olduğu gibi, “hain” ilan edilenlerin, “Adige” olmayan Kuzey
Kafkas halklarına da kapsayacak şekilde Çerkesliklerinin
altının sürekli ve yeniden nasıl çizildiğinin hatırlanması
yeterlidir. Öyleyse Türkiye bağlamında yürütülmesi gereken
demokratik siyasetin alanının olabildiğince genişletilmesi
bu kimliğe en geniş anlamıyla sahip çıkılmasını zorunlu
kılmaktadır.
“Kimlik siyaseti” ve
“Farklılıklar siyaseti” ayrımı
Demokrasiyi
“mutlu sonu” olmayan yani hiç bir zaman “işte en iyisine
ulaştık, soluklanalım” diyemeyeceğimiz şekilde sürekli
geliştirilmesi, yenilenmesi gereken bir bugün ve gelecek
tasarımı olarak görenler ile bu tasarım içinde kimliklerin
rolünü tartışanlar “ötekileştirilenler” için olası kimlik
politikalarını tanımlamaktadır. Bunlardan bir tanesi “kimlik
siyaseti”, diğeri ise “farklılıklar siyaseti”dir. “Kimlik
siyaseti” karşımıza ötekileştirilen kimliğin özsel, değişmez
biçimde sahiplenilmesi ve yeniden-üretilmesi temelli, esas
olarak kollektif hafızası yaralı kimliği onarmak, onu bir
“gurur” vesilesi haline getirmek hedefli bir kimlik
politikası olarak ortaya çıkar. Buna verilebilecek tipik
örnek ise, bugün kendilerine artık “Afrikalı-Amerikalı”
denilmesini tercih eden Siyahların 1960’larda “Siyah
Güzeldir” sloganı etrafında örgütlemiş oldukları kimlik
harekettir. Böylesi bir kimlik tanımının özcü, dolayısıyla
kendi içindeki farklılıkları da “dışlayıcı”, “tersinden
ırkçı” bir slogan olduğunu söyleyenler olmuşsa da—Feminist
bir yazarın Gayatri Chakravorty Spivak’ın bir dönem
kullanmış olduğu kavram kullanılarak söylenirse— bu bir
“stratejik özcülük” olarak görülebilir. Örneğimizde olduğu
gibi “yaralı” hatta “utanılacak” hale getirilen “siyah”
kimliğinin onarılması, kaybettiği “onuru” kazanması hedefli,
dolayısıyla toplumsal, tarihsel bağlam içinde gerekli olduğu
kadar, geçici de olması gereken bir kimlik stratejisi olarak
görülebilir. “Farklılıklar siyaseti” nde ise, kimlik özsel
olarak tanımlanmamıştır, kendisini gerek içindeki gerekse
dışındaki farklılıklara açan, kendisi için istediğini herkes
için de isteyen, ötekileştirilenlerle ilkeli bir dayanışma
içerisinde görünen bir kimlik stratejisi olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Bu iki
kimlik stratejisi Stuart Hall tarafından yapılan bir başka
kavramsal ayrımda ise,“olan” (being) ve “oluşan” (becoming)
kimlik ayrımlarına denk düşmektedir. Birincisi bitmiş
tamamlanmış farzedilen bir kimliklenme halini
anlatırken, ikincisi sürekli oluş halinde,
“başkalığa” açık bir kimliklenme haline denk düşmektedir. Bu
ayrımlarla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir
nokta, bunların mutlaka birbirlerine karşıtı olarak
görülmemeleri gerektiğidir. Başka ifadeyle, bu ya da o
kimlik stratejisinden kendi içinde bir tutarlılık
beklemenin güçlüğüdür. Bu da, kimliklerin onun ideolojisini
geliştirenlerin iradesini/kurgusunu aşan bir olumsallığı her
zaman içlerinde taşıyor olmaları ile ilgilidir. Kaldı ki,
bir “kimlik politikası” ile yola çıkılıp, bunun bir
“farklılıklar politikasına” evrilmesi de sözkonusu olabilir.
Bu arada
Hall’un, “bir filmin bir Siyah tarafindan çekilmiş olmasının
onun iyi bir film olmasını garanti etmeyeceği” biçimindeki
ifadesini burada anarak, ötekileştirilenlerin ya da baskı ve
ayrımcılıklara maruz kalanların, varoluş ve kendini ifade
etme yönündeki politik mücadelesinin, bu mücadele sadece ve
sadece onlar tarafından yürütüldüğü için “siyaseten adil”
sayılamayacağına da dikkat çekmek gerekmektedir. Başka
ifadeyle, bir kimlik politikasının sadece kimlikleri
yüzünden mağdur olanlar tarafından politikleştirilmiş
olmasının, bu politikayı “adil, eşitlikci, vicdani, etik
vb.” kılmaya yetmeyeceği hatırlanmalıdır.
Diyaspora Çerkeslerinin kimlik politikalarının farklı
koşulları ve Türkiye bağlamı
Anayurtlarından koparılarak yaşamak zorunda bırakıldıkları
başka coğrafyalarda olduğu gibi Türkiye’de de Çerkeslerin
kimlik stratejileri de her zaman sözü edilen bağlamsallığı
ve olumsallığı içinde taşımıştır. Şimdi ise, mevcut bağlama
yeniden bakmanın tam da zamanıdır. Bağlam derken anlatmak
istediğim, içinde bulunulan siyasal, ekonomik, sosyal,
tarihsel koşullar içerisinde mekana ve zaman göre değişen
ve de değişmek zorunda olan kimlik stratejilerine ihtiyaç
duyulmasıdır. Örneğin Ürdün’de, yani esas olarak kimliklerin
cemaatlere göre tanımlandığı bir siyasal rejimde Çerkeslik,
içine doğulan, daha korunaklı ve çoğu durumda “aşılamaz” bir
kimlik iken, Türkiye’de bu, yeniden-kimliklenme içinde
yeniden adı konulmaz, tanımlanmaz ve siyasallaşmaz ise,
kendiliğindenliği ile yaşama şansı giderek azalan bir
kimliği işaret eder haldedir. Ne demek istediğimi daha iyi
anlatabilmek açısından karşılaştırmayı sürdürmek gerekirse,
Diyasporadaki Çerkesler arasında kimliklerini, dillerini,
geleneklerini korumak ve Çerkeslik kimliği üzerinden siyasal
temsiliyete sahip olmak açılarından bir karşılaştırma
yapıldığında, ilk anda Ürdün’de bir Çerkes olarak kimliğini
korumanın koşullarının Türkiye’deki Çerkeslerinkinden daha
elverişli olduğu söylenebilmektedir. Ancak bu etnik
kimlikler üzerinden temsiliyetin, Ürdün’deki siyasal rejimi
demokratik kılmaya yetmediği de açıktır.
Dolayısıyla, günümüzde artık radikal demokratik biçimde
yeniden tanımlanması gereken demokrasi anlayışı ile
bakıldığında, kuşkusuz ne Ürdün’de olduğu gibi
vatandaşlarını mutlaka bir etnikliğe sabitleyerek
kimlikleyen, dolayısıyla cemaatler üzerinden temsile dayalı
siyasal rejim, ne de Türkiye’de olduğu gibi, cemaatler ötesi
modern yurttaşa demokratik bir yarışla seçme ve seçilme
hakkı tanıyor görünmekle birlikte, aslında etkin etnik
çoğunluğun hegemonik temsiline dayalı siyasal rejimin,
günümüzün postmodern öznesinin kimlikler çoğulluğunu ve bu
çoğulluk üzerinden politika yapma özgürlüğünü sağlamak
açısından yeterli olmadığını söylemek gerekmektedir. Ek
olarak yine kimlik stratejilerinin bağlamsal olduğu
söylenirken kastedilen, artık bu stratejilerin sadece
diyaspora Çerkeslerinin dağılmış oldukları coğrafyalardaki
özgül koşullar değil, anayurtlardaki koşullar ile, dünya
genelinde modernliğin icadı olan üniter ulusal-devletlerle,
demokrasilerin gidişatı hesaba katılarak oluşturulması
gerektiğidir.
O halde
yukarıda da söylediğin gibi şimdi, “Türkiyeli Çerkeslerin,
Türkiye’nin ve anavatanların tarihsel, sosyo-kültürel,
siyasal, ekonomik koşulları içinde ve dünyada demokrasiler
ile ulus-devletlerin evrilmek zorunda oldukları süreçler
hesaba katılarak nasıl bir kimlik/farklılık politikası
geliştirmeleri gerektiği” sorusu üzerine yeniden düşünmek
gerekmektedir.
“Yeniden
Çerkesleşme” ve 1970’ler
Öncelikle
bir belirleme yapalım; yukarıda, aralarındaki etnik köken,
dil farklılıklarının belki sadece kendi aralarında
birbirlerine dair şakaların malzemesi olacak kadar “dert
edinildiği” bir kültürel üst kimliği ifade etmek üzere
benimsendiğini ve benimsenmeye devam edilmesi gerektiğini
söylediğim Çerkesliğin, bir “kültürel kimlik” politikası
olarak sahiplenilmesi ve böyle de politikleşmesi Türkiye
Cumhuriyet tarihinin ömrü ile kıyaslandığında ancak çok yeni
denilebilecek tarihlerde mümkün olabilmiştir. Başka ifadeyle
Çerkeslik kimliğinin özel alandan çıkarak derneklerin
yarı-kamusal alanına, oradan da sokaklara, siyasal
örgütlenmelere taşınması anlamında “Yeniden-Çerkesleşme”
olarak adlandırdığım demokratik-siyasal kimliklenme ne yazık
ki, ancak 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren
sözkonusu olabilmiştir.
Bunun
nedenleri burada ayrıntılı olarak incelenemeyecek kadar
çeşitlidir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet
tarihinin henüz başlarında maruz bırakıldıkları
“ötekileştirilmenin” şiddeti ile birden çok defa göç etmek
zorunda kalmaktan ve “yurtsuz” bırakılmış olmaktan
kaynaklanan travmanın kollektif bellekteki izleri, Çerkes
kimliğinin politikleşmesini geciktirmiştir. Yanısıra,
büyüklere ve geleneğe saygıyı önemseyen ortak kültür;
Çerkeslerin ortak travmasının müsebbiplerinden birisi olan
Rusya antipatisi ile, soğuk savaş dönemi koşullarında onunla
eklemlenmekte hiç zorluk çekmeyen güçlü bir anti-Sovyetizm;
ötekileştirilen “asli” etnik topluluk Kürtler ile gerek
içinde bulundukları çıkar ve kültür çatışmaları gerekse,
herhangi bir şekilde onlarla birlikte davranıyor gibi kabul
edilerek “bölücü” olarak nitelenme endişesi gibi nedenler
özellikle de metropol Çerkeslerinin kimliklerinin çok uzun
yıllar sadece, özel alanda dillendirilebilmelerine neden
olurken, ilk dernek örgütlenmelerinin de olabildiğince
gündelik siyasetin dışında tutulmaya çalışılması gibi bir
sonuç doğurmuştur. Bir diğer neden de, hızlı kentleşme
sürecinin etkileriyle ve ekonomik nedenlerle, çoğunlukla
yakın akrabalık ilişkilerinin güvenilir ortamından, büyük
kentlere göç etmek zorunda kalan ilk kuşak Çerkeslerin bu
yeni yabancı çevrede yepyeni sorunlarla başetmek zorunda
kalmalarıdır (Ancak tam da aynı neden, daha uzun vadede
onları ve/veya çocuklarını Kuzey Kafkas Kültür derneklerinin
çatısı altında toplayacaktır).
Dolayısıyla
gecikmiş olsa bile “Yeniden-Çerkesleşme” ya da Çerkeslik
ortak kimlik aidiyeti altında demokratik-siyasal örgütlenme
açısından, özellikle de Ankara ve İstanbul gibi
metropollerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, bir okul
işlevi görmüştür. Nitekim “Sürgün”, “muhaceret”
kavramlarının ilk defa kullanılmaya başlandığı, “dönüş
tezi”nin geliştirildiği ilk tartışmalar buralarda yapılmış,
bunlarla ilgili ilk yazılar yine aynı sıralarda
yayınlanmıştır. Tekrarlamak pahasına ve adını bugünden
bakarak koymak üzere söylersem, sözkonusu tarihlerde bu
Derneklerin çatısı etrafında toplanan Çerkes aydınlarının
kimlik stratejisi, kendi içindeki etnik/kültürel
“farklılıkları” (Ben kişisel tarihimden sayıları çok az olsa
da örneğin Ankara’daki Derneğe Karaçay arkadaşların da
geldiğini hatırlıyorum) olmazsa olmaz kabul eden, hatta ne
kendi aralarındaki dönemin keskin sağ ve sol kutuplaşmasına
dayalı politik farklılıklara ne de dışlarındaki
“farklılıklara” (çünkü pek çoğumuz aynı zamanda farklı
farklı sol örgütlenmelerin de içerisindeydik) kapamayan bir
kimlik stratejisiydi. Başka ifadeyle Ankara Derneğinin
başını çektiği Çerkesliğin politikleşmesi anlamında yeniden-kimliklenme,
kendi içindeki farklılıkları kültürel ve tarihsel ortaklık
temelinde bir aidiyetle sahiplendiği gibi, dışarıdaki
farklılıklara da açık, dolayısıyla “farklılıklar siyaseti”
diyebileceğimiz —özellikle de dönemin kutuplaşmaları
hatırlandığında oldukça— demokratik bir kimlik
stratejisiydi. Ancak o dönemde hatırlayalım Türkiye
özellinde ve dünya genelinde etnik farklılık temelinde bir
politik mücadele ve kutuplaşma henüz yeterince
keskinleşmemişti.
1980 Askeri
Darbesinden sonra, bütün politik(leşmiş) kimlikler gibi
Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan ve Derneklerin
yarı-kamusallığından yeniden özel alana taşınmak zorunda
kaldı. Ancak orada yeniden-üretilmeye devam etti. Darbeden
payına bir şeyler düşmüş olsun ya da olmasın Çerkes
aydınlarının bir kısmı 1980’lerin ağırlığını üzerinden
aşırabildiyseler bunu daha önce bir okul gibi işlev
gördüklerini söylediğim Derneklerde edindikleri dostluklara,
edindikleri “yoldaşlara”, kazandıkları gelecek ufkuna, bir
de ilk dönen öncü ailelerle birlikte artık daha yakın hale
gelmeye başlayan anayurt(lar)la ilişkiye borçlu oldular.
1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki bütün
bastırılmış kimlikler yenilenmiş olarak geri gelir, hatta
daha önce hiç anılmamış kimliklerle kamusal alanda ve
siyasal alanda bulunma taleplerini yükseltirlerken,
Çerkesler yeniden açılan derneklerinde artık “muhaceret”
yerine “diyaspora”, “göç” yerine “Büyük Sürgün” ya da
“Soykırım” demeye başlamışlardı. 1989 yılında örneğin, ilk
defa bir 21 Mayıs’da, 1864 Çerkes Sürgününü anma günü
etkinliği düzenlenmişti.
1990’lar
ise biliyoruz ki, Türkiye’deki Çerkeslerin yeniden-kimliklenmesinin
önemli duraklarından bir diğerini oluşturdu. SSCB’nin ve
Sosyalist rejimin yıkılması anayurtlardaki uzak ya da yakın
akrabalarla buluşma imkanını getirdi. Ancak Setenay Şami’nin
araştırmalarında çok güzel özetlediği gibi bu ilk
sevinçlere, çoğunlukla da “kimin daha çok gelenekler bağlı”
ya da “dilini, kültürünü koruyabilmiş”, olduğu üzerinden —ki
bunun her zaman aynı anlama gelmediği düşünülmeye
başlanmıştı—yürütülen bir “Çerkeslik” tartışması etrafında
doğan ilk hayal kırıklıkları karıştı. Anayurttakiler ve
diyasporadakiler kendilerini birbirinden kopartan
tarihlerini nasıl farklı farklı öğrendiklerini keşfettiler,
bunun gerilimlerini yaşadılar. İlk geriye dönüşü
gerçekleştiren öncüler, diyaspora’daki Çerkeslerin eğitimli
ve aydın kesimlerini oluştururken, onları izleyenlerin bir
kısmı kendilerine Türkiye’dekinden maddi anlamda daha iyi
bir hayat bulma ve kurma amacındaydılar, kurulan ticari
ilişkiler zaman zaman iki tarafın da birbirine duyduğu
güveni azaltan sonuçlar yarattı. Yine de diyasporadakiler
için yaşayan kültürlerinin merkezi anayurtlardı, danslarının
ve müziklerinin, dillerinin “orijinalini” ve alfabeyi
öğrenmek ve öğretmek için yüzlerini oraya döndüler. Ancak
diğer yandan, diyaspora Çerkeslerine, kollektif
belleklerinde saklayıp da, yeniden-ürettiklerini
dillendirmek ve sergilemek cesareti tam da bu zamanlarda
geldi. Yıllardır anayurtlardan gelip de çoğaltılarak elden
ele dolaşan müzik kasetlerinin yanına, Türkiye Çerkeslerinin
söylediği anadillerdeki şarkıların kasetleri, CD’leri
eklendi, bunlar sayesinde de televizyonlarda ilk defa
dilleri duyuldu. Bu dönemin kimlik politikaları açısından en
önemli etkisi ise bütün bu karşılıklı ilişkilerin
anadillerde gerçekleştirilmesinin kolaylığı, anayurtlardaki
siyasal koşullar ve bu koşullara göre, yer yer değişmekle
birlikte, dönmek isteyen ya da iş kurmak istenenlere tanınan
kolaylıklar vb. nedenlerle, Türkiye’deki Kuzey Kafkas
halklarının kültürel-siyasal üst-kimliğini imleyen “Çerkes”
kavramının dar anlamda bir etnik kimlik ile yani Adigelik
ile özdeşleştirilmeye başlanması oldu. Bu arada da
Abazaların, Asetinleri n, Çeçenlerin ayrı dernekler ya da
vakıf çatıları altındaki örgütlenmelerinin sayısı da arttı.
Başka ifadeyle 1970’lerin “farklılıklar” siyasetinden, özcü
bir “kimlik siyasetine” doğru kayılmaya başlanmıştı. Oysa,
1990’ların hemen başında Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın
bağımsızlık talepleriyle başlayan Gürcü saldırıları sadece
Diyasporadakileri değil, anayurtlardaki Kuzey Kafkas
halklarının da önemli bir duygu ve dayanışma sınavından
başarıyla geçmelerini sağlamıştı. Çerkeslerin kültürel
ortaklık temelli (yani kendi içindeki farklılıkları
sahiplenen, dışındaki farklılıklarla da işbirliğine,
dayanışmaya açık) farklılıklar siyasetinden, etnik temelli
kimlik siyasetine kaymaya başlamalarının nedenlerinden bir
diğeri de kanımca, herhangi bir zarar görmemek refleksiyle
Türkiye’deki siyasetin hızla evrildiği ve daha önce hiç
olmadığı kadar keskinleşen islamci-laik ile Türk-Kürt
kutuplaşmasından mesafelenmek isteği ile ilgiliydi. Kaldı
ki, bu eksenin birlikte davranılması gereken ‘ötekiler’
tarafında sadece Kürtler değil, örneğin Gürcüler ve (Islamcı)
Çeçenler de bulunuyordu.
DÇP ve KAFFED’in Kurulması ve
yeniden “Farklılıklar Siyaseti”
Bu süreç içinde 2000 yılında
Demokratik Çerkes Platformu’nun, 2003 yılında ise
Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun kurulması çok önemli
adımlar oldu. DÇP’nun Kuruluş Deklerasyonu daha ilk
cümlesinde “Türkiye’deki
demokratikleşme mücadelesine daha etkin katılmayı, Avrupa
Birliği’ne üyelik sürecinde demokratik haklardan
toplumumuzun tüm kesimlerinin geniş bir çerçevede
yararlanabilmesini sağlamayı, benzer amaçlar için çaba
gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkileri geliştirmeyi”
amaçladığını söylerken, ayrıca “toplumumuzu temsilen
faaliyet gösteren dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlarımız
arasında güçbirliği sağlamaya yönelik çabalara katkıda
bulunmayı, bu kuruluşlarımızda, toplumumuzu daha fazla
kucaklayan, gençliğe daha çok söz hakkı ve inisiyatif veren,
statükoyu korumak yerine gelişmeyi öne çıkaran anlayışların
önünü açmak” hedefini de diğerlerine eklerken,
“farklılıklar siyaseti” yapacağını duyurmuş oluyordu.
KAFFED ise üyesi bulunan 60 derneğe bakıldığında esas
olarak bugün Adige ağırlıklı bir örgütlenme niteliği taşıyor
olsa da bizzatihi varlığı, Çerkesler arası güç birliğini
temsil etmenin ötesinde bir önem taşıyor. Ne demek
istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için de, KAFFED’in
kuruluşuna giden süreçte, 14.04.2002
tarihinde katılımcı derneklerin temsilcilerinin buluşturan
Ankara toplantısında alınan kararların hatırlatılması
gerekli. Bu kararlarda KAFFED üyeliği için “Kuzey
Kafkaslı ortak kimliğini benimsemeni yeterli olduğu”
söyleniyor. KAFFED kurucu üyeleri, farklı siyasal koşullar
nedeniyle “Kafkasya'daki hiçbir siyasi örgütlenmenin,
Diyasporadaki örgütlenmelere model alınmaması gerektiği,
etnik kimliğe dayalı bir örgütlenme modelinin de sakıncalı
olacağı” düşüncesinde. Yine söz konusu toplantıda böyle
bir modelin “Diaspora'daki Kuzey Kafkasyalıların gereksiz
ve zamansız olarak ayrışarak dağılmasını ve güçsüz kalmasını
sağlayacağı” düşüncesine yer verilmiş. Ancak “etnik
köken isimleri ile kurulmuş veya kurulacak olan derneklerin
de mevcut kimlikleri ve dernek adlarıyla kurulacak
federasyona katılmalarında herhangi bir sakınca bulunmadığı”
da eklenmiş. Nitekim Artık KAFFED çatısı altında Bursa,
Yalova, İnegöl ve Terme Dernekleri’nde olduğu gibi, Çerkes’i
hem kültürel üst kimliğimize, hem de bir grubumuzun etnik
kimliğine gönderme yaparak kullanan dernekler bulunuyor.
Kanımca bu bir yandan yeni bir politik gelişme olarak önemli,
diğer yandan hem üye derneklerin hem de de KAFFED’in
“farklılıklar siyaseti” izleme iradelerini yansıtıyor.
Bu arada tabii, geniş kültürel anlamıyla
—Türkiye’deki— bütün Çerkesleri birarada tutmayı hedefleyen
bu oluşumlar demokratik kazanımlar için mücadele etmeyi
sürdürürken, bunların dışında da, vakıf niteliği taşıyan
(Alan Vakfı gibi etnik temelli ya da Şamil Vakfı gibi
kültürel kimlik temelli) örgütlenmeler ile yine etnik kimlik
politikasıyle yola çıkan Abhaz Dernekleri ile Federasyonu,
ile İslami vurguları etnik vurgularından daha fazla olan
Çeçen dernekleri de, bu dağınık örgütlenmenin diğer
adalarını oluşturuyorlar. Özellikle anayurtlar, Abhazya,
Osetya, Çeçenistan’da ortaya çıkan politik gerginlik ile
çatışmalar sırasında, bunlarla ilgili olarak başta Rusya
olmak üzere bölgenin kontrolü peşindeki devletlerin
müdahaleleri sözkonusu olduğunda seslerini daha fazla
yükseltmek üzere, etkinlik gösteriyorlar. Birleşik Kafkasya
Derneği ile, Birleşik Kafkasya Dernekleri Federasyonu ise,
Türkiye’deki Kafkas halklarının demokratik mücadele
hedefleriyle ilgili bir sorun kurmaz, tersine bunun için
mücadeleyi tehlike olarak görürken, anti-komünist
ideolojilerinin bir devamı olarak anti-Rus tavırlarıyla,
coğrafyadaki Kuzey Kafkas halklarının bütünleşmesi gibi —ilgili
herhangi bir politik, diplomatik güce sahip olmadıkları
halde— bir emelin temsilcisi niteliğiyle varlıklarını
sürdürüyorlar. Dolayısıyla vakıf nitelikli olanlar ile
BİRKAFFED’in özgül niteliklerini dışarda tutacak olursak,
geriye kalanların daha çok, yüzlerini anayurtlara dönmüş,
onlarla Diyaspora arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini
hedefleyen, bu anlamda da özcü etnik kimlik politikalarının
temsilcisi olarak davrandıklarını söylemek mümkün görünüyor.
Devam edelim, ayrıca Kafkasya Forumu ve Kafkas
Vakfı’da var, isimlerine bakıldığında Kafkasyalılık üst
kimliğine gönderme yapmakla birlikte, Kafkasya Forumu daha
çok BİRKAFFED’e benzerken, diğeri yine İslam vurgusu ile
diğerlerinin etnik, kültürel ama sher zaman seküler
çizgisinden farklılık gösteriyor.
Çerkeslerin Türkiye’deki örgütlenmelerine
dair çok parçalı fotoğrafta, son dönemlerde şekillenmeye
başlayan bir diğeri ise, 12 Mart 2011 tarihinde “anadilde
eğitim ve ögretim ile yayıncılık hakkı” talebiyle Ankara’da
gerçekleştirdikleri eylemin sahibi Çerkes Hakları
İnisiyatifi. İnisiyatif eylem çağrısında seslenişini
“Kafkasyalılar, Çerkes kardeşlerimiz” biçiminde yapmakla
birlikte Adige ağırlıklı bir temsiliyet taşıyor. Yanısıra
politik bir hareket ya da dernek, vakıf örgütlenmesi
niteliği taşımamakla birlikte,”cherkessia.net” gibi,
vurgularını net biçimde “Çerkes=Adige” üzerine yapan
yazılara yer veriyor, bunun ideolojik, ‘bilimsel”
argümanları oluşturuluyor. Böylelikle Çerkeslerin
anayurtlarda uluslaşma süreçlerini tamamlayamamıs
olmalarından hareketle, buna Diyasporadan bir katkı koymayı
hedefleyen, ayrıca Türkiye’deki demokratik mücadelenin,
artık KAFFED’in temsilciliğini yaptığını iddia ettikleri
“Çerkes=Herkes” politikası çerçevesinde yürütülemeyeceğinin
altını çizen özcü bir etnik kimlik politikasını temsil
ettikleri anlaşılıyor. Bu grup ayrıca ÇHİ’ne destek veriyor
ve yeterince aktif olmadığını düşündükleri KAFFED’in kendi
içindeki farklılıklara karşı “sorumlu” farklılıklar siyaseti
ile bir yere varamayacağını düşünüyorlar. Yani Sezai
Babakuş’un belirttiği gibi onlarca fay hattı üzerinden
kırılma ile temsil ediliyoruz, ancak ne yazıkki bu
demokratik mücadele alanını genişlettiğimiz anlamına
gelmiyor.
“Söz’ün
özü”…..
Yazının
başlarında, belirli tarihsel ve siyasal bağlamlarda ortaya
çıkan veya çıkması gereken kimlik politikalarının,
“stratejik özcülük” taşıyabileceğini belirtmiş, ancak bunun
kendi içindeki farklılıkları sahiplenme, dışındaki
farklılıklara da kendini açabilmek anlamında farklılıklar
politikasına dönüşebilme meziyetlerine sahip olmasının da
önemini belirtmiştim. Çünkü, bir kez daha söylersem istesek
de istemesek de modernleşmenin ve küreselleşmenin bizi
taşıdığı yerde, herbirimiz eskisinden daha çok kimlikliyiz
ve aslında hiç bir özcü kimlik elbisesinin bizi tam olarak
kavrayamayacağı toplumsal, siyasal koşullarda yaşıyoruz.
Bütün kimliklerimizde, hem yerleşik, hem de göçmeniz.
“Çerkeslik” kimliğimiz de işte böyle bir kimlik,
Türkiye’nin mevcut koşullarda ötekileştirilmenin adı
kılındığı ölçüde kültürel-politik bir aidiyetin
sahiplenilmesi, kendi pozitifine dönüştürülmesi, çoktan hak
edilmiş hakları için kamusal ve siyasal alanda
dillendirilmesi ve hayata geçirilmeleri için mücadele etmek
gereken, ancak bunları yaparken de, kendini bütün
çeşitliliğiyle kendi içindeki ve dışındaki farklılıklara da
açan, sabitlemeyen bir kimlik.
Sözün özü
kendi üzerimden olsun, ben bağlama göre Puhate’yim,
İron’um, Oset’im, Çerkesim, Türkiyeliyim, feministim,
demokratım diyorum, aslında sadece demiyorum
yaşayabildiğimce öyle yaşıyorum, Ankara’da da, Suhum’da da,
Maykop’da da, Vladikafkas’da da kendimi hem evimde, hem
göçmen hissediyorum. Duygu ile vicdan, adalet, eşitlik ve
etik kaygılarımın kesiştiği yerde kurulan, buluşan bütün bu
kimliklerime hep birlikte sahip çıkıyorum, kimsenin de beni
bunların biri ya da diğerinden dışlamaya ne hakkı var, ne de
gücü yeter diyorum. Peki siz de öyle hissetmiyor musunuz?
|