
ADNAN ÖZVERİ
(YAĞAN)
Çok kırımlar yaşadık biz, çok sürgünler, çok
kopuşlar. Ayrılışlar, savruluşlarla geçti kuşaklar boyu
ömrümüz. Kimi halklar yüzyıllar boyu bir yerlere aidiyetin
iç huzurunu, ulu bir ağaç gibi toprağa kök salışın güvenini
iyi bilir; bizler bıçkılanmış dal gibi ayrı düşüşlerin,
yaprak gibi kopuşların, ökseye takılmış kuş gibi
çırpınışların yürek ve ruh tedirginliğini.
Kimi halklar başarıların, coşkuların,
sevinçlerin tarihini tutar; biz kıyımların, felaketlerin,
sürgünlerin.
Onların türkülerinde, sevincin, dayanışmanın
nameleri süzülür; bizim ise sadece ayrılışların,
savruluşların buruk ezgisi inler yorgun pışınelerimizde.
Hiç gitmediğimiz, görmediğimiz, hayal bile
etmediğimiz koca koca şehirlerde, ihtişamlı saraylarda
alındı kıyım ve sürgün kararlarımız, oralarda verildi bize
dair hükümler.
Kabul etmedik direndik. Tek tabanca direndik,
yalın kılıç direndik, ince sicim direndik; hiç birlik
olmadık, hiç kalın urgan olmadık; hiç güneşli göğümüzü saran
büyük yamçı olmadık. Olmadık, olamadık ve çok ezildik. Çok
kırıldık. Ve tükendik ve sürüldük.
Ta Kaf dağından çıktık yola. Sulak bereketli
ovalardan, hırçın dalgalarla boğuşan kıyı boylarından,
caneriği derin vadilerden, bin bir çiçeğin, kokunun
savrulduğu serin rüzgarlı yaylalardan.
Yanan ocağımızı, tüten bacamızı, rüzgarında
her daim yeşilin sarılıp öpüştüğü uçsuz bucaksız
çayırlarımızı terk ettik; gösterişli ya da gösterişsiz, on
odalı veya izbe ama kokusuyla, huzuruyla bizim olan
evlerimizi terk ettik. Sevinçlerimizi, renklerimizi,
geçmişimizi, anılarımızı bıraktık; acılarımızı,
kederlerimizi denk edip, çaresizliğimizi, ıstırabımızı sarıp
sarmalayıp düştük yola.
Karlı dağ geçitlerinde çok ölümler verdik,
rüzgarlı tepeler canımızı da yongamızı da aldı.
Kara bir denizi geçtik baştanbaşa sularında
bir bir eriyip kaybolarak. Derler ki ondandır o denizin
hırçınlığı, ondandır fırtınalı günlerinde yürekler
parçalayan ağıtı. Nice sonra duyup öğrendik ki geriye
kalanlarımız yemezmiş o günden beri o kara denizden çıkan
balığı.
Dilsiz uçurumlardan geçtik, uğultulu
tepelerden, her gittiğimiz yerde yanık bir çağrısı kaldı
ağıtlarımızın birde ezik melodisi yorgun pışınemizin.
Gölgesi mağrur, hükmü zayıf halifenin
topraklarına bir tespihin renkli taneleri gibi
savrulduğumuzda, dizanteri, tifo ve sıtma karşıladı bizi.
Artakalanlarımız da cariye oldu, kapı kulu askeri.
Yetmedi. İkinci sürgünde kaderimize Arap
çölleri düştü; çölün gölgelerimizi eriten sıcağı, akrebi,
sineği. Yığıldık üst üste fırtınada savrulan kum taneleri
gibi, çöl dahi acıdı da sağ koydu bir kısmımızı.
Başımızı sokacak bir dam, tutunacak bir dal
bulup da yorgun gövdemizi koyup denklerimizi açtığımızda
ıstırap ve kederin gölgesinin anılarımızın gölgesini örtmüş
olduğunu fark ettik
O günden beri gölgesizdir anılarımız.
Dengimizi açıp kederlerimizi yaydığımızda da
bir şey daha fark etti ki; gölgesi ulu halife bir kama, bir
kılıç gibi Gayr-i Müslümlerin, Gayr-i Türklerin arasına
sokmuş biz yeni gayrileri. Ol nedenle kayıplarımıza ağıt
yakmaya, onların yasını tutmaya vaktimiz olmadan bir
kargaşanın, bir altüst oluşun içinde bulduk yaralı yorgun
gövdemizi. Ama kimseye zarar vermek istemedik durup
dururken; bazen ateşe yangın, taşa kaya, bıçağa kılıç
olduksa hep tutunmak, hep kök salmak, hep ayakta kalabilmek,
hep barınacak bir yer içindi çabamız.
Keskin bir kılıç hızıyla geçti zaman. Bir de
baktık ki Cennet- Mekan Halifenin toprakları dahi bir yok
oluşun, bir yangının ortasında. O vakit bütün ayrı gayrilik
kalktı, hep bir olup savunduk bu yeni vatanımızı. Can
verdik, can aldık, kan verdik, kan aldık. Cephenin
sacayağından bazen ikisi olduk, bazen biri. Ama savaş
bittiğinde kurulan galipler masasında oturacak bir tabure
bile bulamadık kendimize. Unutulduk, bir kenara itildik yine
ayrı, yine gayri olduk, diğer ayrı gayriler gibi. Dilimiz,
kimliğimiz yasaklandı. Farklılığımız ayrı bir renk olarak
görülmedi.
Niyedir, nedendir? Diye soranlarımız olduysa
da susturuldu. Ayrı dile ayrı kimliğe ne gerek, bizim
dilimiz kimliğimiz herkese yeter, siz de biz de biziz dendi.
Yıllar yılları kovaladı. Büyük kentlerde
olanlarımız bu yeni düzende, yeni yaşamda kendi dilini,
kültürünü unuttu, eriyip buharlaştı. Zamanın kıvrımları
arasında unutulmuş uzak uzak köylerimizde ise zamanın keskin
kılıç hızı yavaşladı, durgun akan bir ırmağa döndü.
Anılarımızın üzerindeki ıstırap ve kederin gölgesi kısaldı.
Babaannelerimizin, anneannelerimizin küçük anı kırpıntıları
kah ağıt, kah masal tadında çocukların kulaklarına
fısıldandı. Bu çocuklardan büyük büyük kentlere okumaya
gidenler kendilerinden olanları buldu. El ele verildi, düğün
dernek kuruldu. Pışınemizin sesini duyan geldi, duyan geldi.
Önce elini, ayağını getirdi; sonra dansını, neşesini,
ezgisini, daha sonra kırık dökük anılarını, en sonra da
yüreğini, beynini. Gönül gönüle verildi, kitaplar okundu,
dergiler çıkarıldı. O dergilerde öyküler şiirler, kırık
dökük anılar yayınlandı. İlk defa kendi sesimiz, soluğumuz
duyldu. O zaman birileri geldiler; geleneklerimize
sığındığı, dilimizi bildiği için büyük, bizleri inandırmaya
uğraştığı için küçük, ama her yerde her zaman görevli
birileri. Ve o birileri eski sözleri tekrar ettiler, ama tek
farkla, bu sefer kendi dilimizle konuşuyorlardı: “Ne gerek
var, ayrı gayriye, onların kimliğe hepimize yeter. Sürüden
ayrılanı ya ayı ya kurt kapar.”
Ama kervan bir kere çıkmıştı yola. Ağır
aksak, eksik gedik olsa da büyüdü gelişti derneklerimiz,
beş, on, yüz oldu.
Derken zaman aktı, koca dünya köy oldu. Yerel
olan ulusala, ulusal evrensele evrildi. Her köşedeki, her
kıyıda ki ses ve nefes işitilir oldu. Derneklerimiz de ince
sicimken kalın halat oldu. Ana vatanımızla aramızdaki buzlar
eridi. Onların sesi sesimize, dili dilimize güç kattı. Ama
eksiklerimiz de, zayıflıklarımız da görüldü; eskinin aklının
tek başına yeniye, yeninin tek başına eskiye yetmediği.
Bugün gazetemiz, dergimiz, sanal ortamda
kendi adımızla onlarca sitemiz, buralarda yazıp çizen
aydınlarımız var. Onların da farklı farklı görüşleri, farklı
farklı bakış açıları var. Bunların hepsi bizim
zenginliğimiz, çeşitliliğimiz, gücümüz.
Ama bildiğimiz de çok önemli bir doğru var.
Bütün canlıların, bütün kavimlerin bildiği, ta tarihin
karanlık dönemlerinden süzülüp gelen ilmik ilmik beynimize
işlenmiş bir doğru; bütün ırmakların, bütün farklı çayların,
bütün küçük derelerin hep ona aktığı denizler gibi
kucaklayıcı, sarsıcı bir doğru; o da: birlik olmak, ince
ip, yalın kılıç, tek yamçı değil; kalın halat, çok kılıç,
hepimizi kucaklayan büyük yamçı olmak. Bütün
farklılıklarımızı, bütün ayrılıklarımızı bu ana yol, bu
kalın halat, bu güçlü temel üzerinde örgütlemek, buna
dokunmadan, buna halel getirmeden tartışmak, görüşmek,
örgütlenmek.
Bugün birileri; dünya küçülüp tek bir köy
olurken hâlâ birileri; kendileri birleşik devletler adını
alırken, ulus devletlerini birleştirmeye çalışırken hâlâ
birileri; daha dün “sizin hiç ayrı soyunuz olmadı, diliniz
olmadı, bizim dilimiz kimliğimiz hepinize yeter” diyen
birileri; bu gün bize; “siz ayrılın, aslında siz bir, iki
değil, üç, beş on soysunuz. Kültürünüz birse ne çıkar,
önemli olan dildir, etnik kimliktir, hem demlenen ayrılıklar
daha güçlü kılar sizleri” diyorsa
Durup düşünmek lazım, hem de bir kere, on
kere değil, yüz kere, bin kere düşünmek lazım ve büyümek
lazım, damlalarla birleşip büyümek lazım. Bizim artık
başkaları için akıtılacak kanımız, verecek canımız yok. Biz
yaşamak istiyoruz. Kendi dilimiz, kendi kültürümüz, kendi
rengimizle yaşamak.
Okyanusa düşmüş mülteci
bir damlayım
Bütün damlalarla aynı saftayım
Alın yüreğimi yüreğinize damlatayım
Damlasın dursun yüreğim
Ta ki yeryüzündeki en son mülteci
vatanına kavuşana kadar
Not:
“Çerkesya net” web sitesinde yazan bir yazar, daha önceki
tatsız bir polemiğe atıfta bulunarak “ Adnan Özveri bizim
için Nihal Atsız’ın çocukları” dedi diyor. Bir defa, ben
kimseye ama hiç kimseye Ne Nihal Atsız’ın çocuğu ya da
çocukları demedim. Birilerinin çocuğu anlamındaki bu üslup
kesinlikle benim üslubum değildir.
O konuya
kısaca değinecek olursam: O tartışma aslında hiç de severek,
hoşlanarak yaptığım bir tartışma değildi. O nedenle zordu
benim için. Ama yazılması gerekiyordu. Çünkü yaşamımızın her
aşamasında hep şoven- milliyetçi yaklaşımlara karşı
çıkmıştık. Ezilen halk milliyetçiliği ile ezilen ulus
milliyetçiliğini aynı kaba koyacak değildik kuşkusuz. Ama
şovenizmle hak arama arasındaki ince çizgiyi de görmezlikten
gelecek değildik. O nedenle kaleme almıştık o yazıyı. Kısaca
ne dediğimize değinecek olursak: Nihal Atsız’ın “İsteyen
herkes, Türküm diyen herkes Türk olamaz, Türk olmak için
Türk anne babadan doğmak, Türk kanı olmak, Türk soyu olmak
gerekir.” Sözlerini ele alarak; kısaca görüşlerini
“Çerkes’im diyen herkes Çerkes olamaz, Çerkes olmak için,
Adige olmak gerekir.”şeklinde özetleyebileceğimiz yazarın
sözleriyle karşılaştırmış, “bunlar arasında ne fark var
Allah aşkına, bir grup Çerkes aydınımız 50 yıl önceki Türk
şovenisti Nihal Atsız’la kucak kucağa. Bundan üzüntü
duymamak elde değil” demiştik. Sonradan baktığımızda o
yazıda 50 yıl sonra aynı düşünceyi paylaşıyorlar anlamında
kullandığımız fikirsel “kucak kucağa” sözcüğü yerine, aynı
anlama gelecek başka sözcük kullanabilirdik şüphesiz, o da
bizim bir eksikliğimiz, bir hatamızdı.
Ancak
ben kimseye, çok daha farklı anlamlara çekilebilecek, “Nihal
Atsız’ın çocukları” demedim. O benim üslubum olmaz. Bunun
böyle bilinmesini isterim.
Saygılarımla…
|