
CUMHUR BAL
KAFFED Genel Koordinatörü
Anadil
sözcüğünün Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde yazılı anlamı
şöyledir: "Anadil: İnsanın çocukken anasından,
evindekilerden ve soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği
dildir".
Peki,
dünyada şu anda ne kadar anadil var biliyor musunuz? Dünyada
şu anda 6 binin üzerinde dil ve dolayısıyla etnik yapı
yaşamaktadır. Ancak, bu 6 bin dilin sadece 100 ila 150
adedi, dünya nüfusunun % 90'ı tarafından konuşulmaktadır.
Geriye kalan diller ise, dünya nüfusunun % 10'u tarafından
konuşulmaktadır. Kaldı ki, bu dillerden % 85'ini konuşan
sayısı 100 bin kişinin altındadır. % 50'sini konuşan sayısı
ise 5-6 bin kişiden daha azdır. Dünya dillerinin büyük
çoğunluğunu konuşan % 10'luk nüfus ise, dünyanın dört bir
yanına saçılmış küçük, korumasız, çoğu yoksul toplumlardan
oluşmaktadır. Asıl tehlike de buradadır. Çünkü toplulukların
esenlikte olmadıkları, barınamadıkları ve geçinemedikleri
yerlerde diller de tehlikededir.
Dil
kendini hayatta tutabilen bir varlık değildir! Konuşulup
aktarılabilecek bir topluluk varsa, dil var olabilir. İnsan
toplulukları ise ancak, insanların içerisinde
barınabileceği, yaşanılır bir çevre ve geçimini
sağlayabileceği araçlar varsa, var olabilirler.
*
Diller, bütün insanların birikmiş bilgeliğinden oluşan
zengin bir kaynak yaratmaktadırlar.
* Her
dil yaşayan bir müzedir, taşıyıcısı olduğu her kültür için
bir anıttır.
* Her
dilin dünyaya açılan kendi penceresi vardır.
Dünyadaki egemen devlet sayısı 200'ün biraz üzerindedir. Bu
da demek oluyor ki, "6.000 dil 200 devletin içerisinde
yaşamaktadır" ve dünyada tek dilin konuşulduğu herhangi bir
devlet yoktur.
* Çok
dillilik bütün devletler için söz konusu olduğuna göre,
dilleri ayrılıkların ve bölünmelerin nedeni olarak görmek
son derece yanlış bir anlayıştır.
* Çok
dillilik barışa, ilerlemeye ve gelişmeye engel değildir. Çok
dillilik yurtsever olmaya da engel değildir.
* Dil ve
kültür zenginliği, yani kültür çeşitliliği, dünyanın zihin
sağlığı ve bilgi birikimi için önemli bir kaynak
oluşturmaktadır.
* Tek
kültürlü bir dünya, insan yaratıcılığını donuklaştıracak,
zevksizleştirecek, renksizleştirecek ve nihayetinde çekilmez
hale getirecektir.
* Tek
dil ve kültürün savunulmasının barış ve demokrasi getirmesi
mümkün değildir. Aksine totaliter bir sistem getirmesi
ihtimali daha yüksektir.
Birçok
ulus devlet; kendi iç politikaları gereği veya demokrasi
anlayışları yeterince gelişmediği için, birçok neden ve
gerekçenin arkasına sığınarak, malesef dil çeşitliliğine ve
dolayısıyla kültür çeşitliliğinin temeli olan, ülkelerindeki
farklılıklara arkalarını dönmüşler, görmemezlikten
gelmişler, hatta yok saymışlardır. Bunun nedeni ulus
devletin tanımında yatmaktadır. Ulus devlet, ulusunun tek
bir etnik gruptan olduğunu iddia eden devletin adıdır. Bu
nedenden dolayı, ulus devlet kendi etnik grubunun
dışındakileri asimile eder, edememişse çatışma
kaçınılmazdır.
Bu durum
hala birçok ülkede devam etmekte, etnik farklılıklara
ilişkin talepler iç hukukla ve bazen de zorla
bastırılmaktadır.
Bu
yüzden BM, AGİK, AB ve AK gibi kuruluş ve organizasyonlar,
bu konularla her geçen gün daha yoğun ilgilenmekte ve bütün
üye ülkeleri ilgilendiren kararlar, anlaşmalar ve şartlar
hazırlamaktadırlar.
Bugün
ulus devlet de dönüşüyor. Burjuvaziler artık milli değil
uluslararasıdır. Paranın ne dini, ne mezhebi, ne milliyeti
var. Sosyo-ekonomik değişiklikler, kültürel değişikliklere
yansıdığı için, artık ulus devletin tek bir etnik grubun
kültürel kimliğini dayatma olayı da yavaş yavaş sona eriyor.
Biz şimdi bunu yaşıyoruz. Türkiye'deki diğer kimlikler de
artık, kendi kimliklerinin tanınmasını ve saygı görmesini
istiyorlar.
2001
yılında başlayan "AB uyum paketleri" Türkiye'yi bir ulus
devletten, demokratik devlete dönüştürmeye çalışıyor.
Türkiye, bütün alt kimliklerin tanındığı, ikinci aşamada
saygı gördüğü, üçüncü aşamada da bu saygının gereklerinin
devlet tarafından yapıldığı bir demokratik devlete
dönüştürülmeye çalışılıyor.
Devletlerin içerisinde birden fazla dil, kültür olduğunu
yukarıda belirtmiştik.
Peki,
demokratik, çağdaş devletlerin üzerine düşen sorumluluklar
nelerdir/neler olmalıdır?
1-
Devlet etnik yapıları, dilleri yok saymamalıdır,
2-
Devlet etnik ayrımcılık yapmamalıdır,
3-
Devlet etnik yapılara aynı mesafede olmalı, birini diğerine
üstün kılmamalıdır,
4-
Devletin dili değil, devletin resmi dili ya da dilleri
olmalıdır,
5-
Devlet ihtiyaç duyan dillere, kültürlere pozitif ayrımcılık
uygulamalıdır,
6- Sonuç
olarak devletler, içlerinde barındırdıkları bu kültür ve
dilleri kendi zenginliği, ülkenin çeşitliliği, renkliliği
olarak korumalı, kollamalı ve yaşat-malıdır.
Nitekim
bunu yapabilen birçok demokratik devlet bulunmakta ve
sayıları da her geçen gün artmaktadır. Çok dilliliğin, çok
kültürlülüğün tehlike değil zenginlik olduğunun kavrandığı,
kabul edildiği bir dönemin başlamış ya da başlatılmış olması
bundaki en önemli etmenlerdendir.
Biz
insanlar, dünya da var olan bu kadar etnik yapıdan herhangi
birisinin tesadüfen mensubuyuz.
Çünkü
hiç bir insan etnik yapısını tercih ederek dünyaya gelmiyor.
Peki, hiçbir çaba sarf etmeden elde ettiğimiz bu etnik
yapımızı, dilimizi, başka etnik yapıların, dillerin üstünde
görebilir miyiz, görmeli miyiz? Hayır.
Çünkü;
* Bunda
bizim herhangi bir katkımız, dolayısıyla payımız yok ki
üstünlük taslayalım. Kendi çabamızla astronot, bilim adamı,
vb. olur, bununla öğünebiliriz.
* Biz de
üstünde gördüğümüz etnik yapıların mensubu olabilirdik.
İnsanlık işte bunu anladığında en azından birbirini
boğazlamaktan vazgeçecektir.
Bu
nedenle temel yaklaşımımız ve bakış açımız şöyle olmalıdır:
* Tüm
diller, kültürler yüzlerce kuşağın, binlerce yıl emek
vermesiyle ortaya çıkıyor. İnsanların ortaya çıkarttığı bu
değerler eşittir ve hepsi de değerlidir. İnsanlığın ortak
mirasıdır.
*
İnsanlar, insanlığın ortak değeri ve mirası olan bu dilleri,
kültürleri devam ettirmek ve çocuklarına aktarmak
zorundadırlar. Çünkü bu onlara atalarının vasiyetidir.
* Hiç
bir ailenin çocuğuna anadilini, kültürünü öğretmeme; hiçbir
çocuğun da anadilini, kültürünü öğrenmeme hakkı yoktur.
Anadilini öğrenmek bir gerekliliktir, zorunluluktur.
Anadilini öğrenen insan, istediği kadar başka dil de
öğrenebilir, bu bir zenginliktir.
Bu genel
açılım ve tespitlerden sonra, mensubu olduğum Kafkas dilleri
ve onların şu andaki durumları hakkında biraz bilgi vermek
istiyorum:
Kafkasya
Bölgesi, insanlığın ilk ortaya çıktığı yerlerden birisidir,
tarih kitapları böyle yazar. Dolayısıyla bölgedeki diller
de, dünyanın en eski dillerindendir. Bunu, "Bir dil ne kadar
çok sesten oluşuyorsa, o kadar eskidir" tespitinden
anlayabiliyoruz...
Bizim
konuştuğumuz Adıgece 58, Abazaca ise 64 sesten oluşmaktadır.
Dünyada bu kadar sesten oluşmuş ve halen yaşayan bir dil
neredeyse yoktur. Çok fazla sesten oluşan bu dillerin
anlatımı son derece zengin, öğrenilmesi ve yaşatılması ise
bir o kadar zordur. Nitekim Kafkas dillerinden olan ve 83
sesten oluşan Ubıhça, ne yazık ki bu dili son konuşan kişi
olan Tevfik Esenç'in 1992 yılında ölümüyle birlikte yok
olmuştur.
Adıge ve
Abaza dilleri, Aleksander Başmakov ve benzer bilim
adamlarının tespitleriyle, tarihin karanlıkta kalmış pek çok
tarafını aydınlığa çıkaracak, anahtar dillerdir. Bugün eski
Anadolu medeniyetlerinden miras kalmış yazıtlar doğru
okunduğunda, Adıge ve Abaza dillerini bilen insanlarımız
tarafından anlaşılabildiğini görüyoruz. Anadolu'nun kültür
mirasının korunması, bu dillerin yaşaması ve yaşatılması ile
mümkündür.
Kafkas-Rus savaşları sonucu sürgüne tabi tutulan Çerkeslerin
% 80'i bugün Türkiye'de yaşamaktadır. Kafkasya'da kalabilen
Çerkesler bugün, kendi özerk cumhuriyetlerinde ve bağımsız
Abhazya Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar. Kendi
cumhuriyetlerinde anadilleri, aynı zamanda resmi dil olduğu
için, kendi anadillerinde eğitim görüyorlar. Üniversitelerde
kürsüler ve dil bölümleri var. Tiyatroları var. Kendi
dillerinde basılı 7 milyonun üzerinde kitapları var. Kendi
anadillerinde yayın yapan radyoları, televizyonları var.
Dolayısıyla, sayıca az olmalarına rağmen, dillerini
yaşatabiliyorlar.
Suriye'de 70-80 bin civarında Çerkes yaşıyor. Bunlar
çocuklarına, kreş ve anaokullarından başlayarak anadillerini
öğretme şansına sahipler. Ürdün'de yaşayan 40-45 bin
civarındaki Çerkesin, kendi okulları var. Bunlar şu anda
ihtiyacı karşılamıyor olsa da
var.
İsrail'de 4.000 civarında Çerkes yaşamakta. Nüfus olarak en
az olduğumuz yer olmasına rağmen, anadilini bilmeyen tek bir
Çerkes yoktur bu ülkede. Çünkü İsrail devleti bu dilin ve
kültürün kaybolmaması için olağanüstü çaba sarf etmektedir.
Yukarıda
da belirttiğim gibi, dünyada en çok Çerkesin yaşadığı yer, 6
milyona yakın nüfusla Türkiye'dir. Peki, Türkiye'deki
durumumuz nedir?
1908'de
İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla Çerkes Teavün Cemiyeti
kurulmuş, sonra Çerkesçe Ğuaze dergisi çıkarılmış ve daha
sonra İstanbul Beşiktaş Akaretler yokuşunda Çerkes okulu
açılmış, burada Çerkesçe eğitim yapılmıştır. 1919 yılında
bunların hepsi kapatılmış ve bir daha açılmaları da mümkün
olmamıştır.
Yukarıda
değindiğim ulus devlet anlayışının tipik örnekleri
Türkiye'de de yaşanmıştır. Yani yok sayma ve tekleştirme
anlayışı…
Bu
anlayış Türkiye'deki Çerkesleri yok olma aşamasına
getirmiştir. Yapılan anket ve araştırmalarda 60 yaş ve üzeri
insanlarımız anadilini % 90'ların üzerinde bir oranda bilir
iken, 10 yaş altındakilerin ancak % 10'u ana dilini
konuşabilmektedir. Yani son 30 yıl içerisinde anadil bilme
piramidi tam tersine dönmüş bulunmaktadır.
Türkiye, bugüne kadar şu ya da bu oranda yok sayarak göz
ardı ettiği, içimizdeki kültürlere, dillere artık ve nihayet
sahip çıkmalıdır.
Zira
bugüne kadar ki yaklaşım, hiçbir etnik yapıya iyilik ve
yarar sağlamamıştır. Anayasamız "Türkiye Cumhuriyeti
Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür"
diyor. Çelişki şu ki, aynı insan bir gün Almanya Cumhuriyeti
Devleti vatandaşı olduğunda Alman mı olacak? Ancak böylesi
bir durumda da "Hayır, sen yine de Türksün" denilmiş ve bir
açmaza düşülmüştür. Örneğin; biz Çerkesler, dünyanın
yaklaşık 45 ülkesinde yaşıyoruz. Yani, bu tanımlamaya göre
vatandaşlık bağı ile bağlı olduğumuz Rusya Federasyonu'nda
Rus, Suriye'de ve Ürdün'de Arap, İsrail'de İbrani, Fransa'da
Fransız… vb. olmamız gerekiyor. Bu gülünç kavram
kargaşasından kurtulmamız, korkmadan, çekinmeden birbirimizi
kabul etmemiz, tanımamız gerekmektedir. Bunu yapmak için
gereğinden fazla geç kalmadık mı?
Bu
yanlış anlayış maalesef Türkiye'de Türk, Müslüman, Sünni,
Hanefi, Laik, Erkek…vb. kategorisine girmeyenlere, şu ya da
bu oranda ayrımcılık yapılmasına neden olmuştur. Bir
kategoriye uymayan bir kat, üç kategoriye uymayan üç kat
ayrımcılığa uğramıştır. Örneğin, ben ilkokul beşinci sınıf
ile başlayan, köyümün dışında okuma sürecimde, her tatil
bitip okula dönerken, rahmetli dedemin beni bir kenara çekip
"Bak yavrum Çerkesçe konuşma, Çerkes olduğunu söyleme"
tembihi ile yola koyulurdum. "Niye dede?" diye sorduğumda
da, "Ne yapacaksın oğlum, sen dediğimi tut" derdi. Uzun süre
bunu anlayamadığımı, "Biz ne kadar kötü bir şeymişiz
meğer!..." diye düşündüğümü ve ciddi şekilde komplekse
girdiğimi hatırlıyorum. Buna, ilkokul öğretmenimizin kurduğu
"Çerkesçe konuşanları tespit kolunun", okulda ve köyün
içerisinde Çerkesçe konuştuğumuzu tespit ederek, öğretmene
şikâyet etmesiyle yediğim sopalar da eklenince, aslımla,
kimliğimle ilgili daha da tedirgin olduğumu bugün hala
hatırlıyorum. Yapılan bu ayrımcılığı hepimizin tespit ederek
kabul etmesi gerekir ki, yeni açılımlar ortaya koyup,
telafisini yapabilelim.
Peki, ne
yapılmalı? 2002 tarihli uyum paketi sonucunda açılmasına
izin verilen anadil kursları aracılığıyla, ana dil öğretmek
mümkün müdür?
Biz
Kafkas Dernekleri Federasyonu olarak, bize bağlı 30'a yakın
derneğimizde 4 yıldır bu kursları devam ettiriyoruz. Ancak
bu süre içinde, hiç dil bilmeyen bir çocuğun bu kurslar
aracılığıyla anadilini öğrenmesinin mümkün olmadığını
gördük. Olsa olsa anadilini bilen büyüklere, okuma yazma
öğretilebilmektedir. Zaten bir çocuğa ya da gence, "Sen
mesai saatlerinin dışında akşamları ya da hafta sonları
kursa gideceksin ve anadilini öğreneceksin" demek insan
haklarına ve eşitlik ilkesine aykırıdır. OKSS'den ÖSS'ye her
tarafı ders ve kurs olan bu çocuklardan, bunların dışında
bir de anadil kursuna göndererek ana dilini öğrenmesini
istemek, olsa olsa onun dilinden ve kimliğinden
uzaklaşmasına sebep olmak demektir diye düşünüyorum.
Peki,
anadil nasıl öğretilir ve yaygın olarak kullanımı nasıl
sağlanabilir?
Bunun
tek ve en kısa cevabı "Öğretmeyi ve yaygınlaştırmayı
gerçekten ve samimi olarak isteyerek". Buna örnek olan,
dünyanın birçok devleti var. Bugün İsrail'deki her Çerkes,
istisnasız olarak Çerkesçe, İbranice, Arapça ve İngilizce
bilmektedir. Basklara, Katalanlara anadillerinin nasıl
öğretildiğini biliyoruz. SSCB'de var olan yüzlerce anadilin,
bugün Rusya Federasyonu'nda nasıl öğretildiğini biliyoruz.
Herkes de biliyor. Dolayısıyla ben burada şöyle öğretilsin,
böyle öğretilsin demeye gerek görmüyorum.
Son
günlerde gündemde olan TRT Şeş TV kanalı ve diğer
anadillerde de yayın yapılması konusu ile üniversitelerde
dil kürsüleri açılmasına da, konumuz ile ilgili olduğu için
kısaca değinmek istiyorum.
Bugün
ben Çerkesim, Lazım, Arnavutum, Gürcüyüm, vb. diyen ve
aslını inkar etmemiş olan hiç kimse, anadilinde yayın
yapmasına karşı çıkmaz. Dolayısıyla bu yayınlara karşı
çıkmak, anadilinde yayın isteyen geniş kitlelere karşı
çıkmak demektir.
"Bu
yayınlar TRT tarafından yapılmasın, isteyen kendi
televizyonunu kursun, özel kanallar bu yayınları yapsınlar"
gibi önerimler de doğru ve gerçekçi değildir. Özel kanal
açabilen zaten açıyor. Buna diyecek bir şey yok. Peki,
maliyetleri nedeniyle özel kanallar açamayan, reyting
kaygısıyla özel kanallarda da yer alamayan bu diller ne
olacak?
Devlet
bunlara yine üvey evlat muamelesi mi yapmalı, yoksa pozitif
ayrımcılık uygulayarak, bunu yapamayacak kadar
güçsüzleştirilmiş, yok olmak üzere olan bu kültürlere,
dillere sahip mi çıkmalı?
Tabiî ki
sahip çıkmalıdır.
Türkiye'de konuşulan dillerin birçoğu perişan durumda ve
kaybolmak üzereler. Ne yazık ki bunu birçok insan anlamak
istemiyor. Kaybolan herhangi bir eşya değil ki, onun yerine
yenisini alıp koyabilelim. Binlerce yılda oluşmuş bu diller
kaybolduğunda, yerine yenisi konulamıyor. Ya da yeniden
yapılamıyor. Bu diller ölüyor ve ölen 80 yaşındaki bir insan
değil, binlerce yıllık bir hazinedir. Bu değerli hazineler,
bölünme paranoyalarına feda edilemez/edilmemelidir.
"İsteyen
dilini konuşabilir, öğrenebilir, öğretebilir" gibi boş
söylemlerin de artık anlamı yok. Zira "İsteyen aya
çıkabilir" demekle eş anlamlıdır bunlar. Soruyorum, dersliği
olmadan, öğretmeni olmadan, materyali olmadan… hangi dil
öğretilebilir?
Bir
dilin öğretilebilmesi için en başta, onu öğretecek
öğretmenlerin olması gerekiyor. Onun için biz Adıge, Abaza
Dili ve Edebiyatı bölümleri açılmalıdır diyoruz. Öğrenilen
dilin anlamlı hale gelmesi, gelişmesi için, bu dilin bir
şekilde dinlenebiliyor olması gerekir. Sinema filmi, çizgi
filmi, tiyatrosu, oyunu, şarkısı, şiiriyle... Bunu yapmaya
kendi gücümüz yetmediği için de biz, TRT'den Adıgece ve
Abazaca yayın yapmasını istiyoruz. Bunu, dilimizi,
kültürümüzü yaşatma sorumluluğumuz gereği istiyoruz.
Sözlerime son verirken, yönetenlere ve tüm insanlara şu
şekilde seslenmek istiyorum: Dünyada hayat bulmuş bu
dillere, kültürlere karşı olmayalım. Bu kültürü yaşatmak
isteyenlere dünyayı dar etmeyelim. Tam tersine, yok
olmamaları için onlara yaşam suyu verelim.
Hepimiz,
birbirimizi kültürümüzle tanıyalım. Birbirimizin diline
saygı gösterelim. Birbirimize göstereceğimiz saygı, ülkeye
de toplumsal barışı getirecektir
|