|
Erol
Yıldır
Nart Dergisi 61-62 S.17-18
kafkasfederasyonu.org
Öğle
sıcağının gölgesinde, bahçemdeki eskimiş tahta masaya
oturmuş elimde tuttuğum, uzayan hanımeli dallarını daha
birkaç dakika önce çite bağlamak için kullandığım beyaz ipli
makaraya bakıyorum.
İpiyle
oynuyorum bir süre… Ne garip..! Yaşamımızda çevremizi
kuşatan bilerce eşya var, bunlardan sadece birisi bu
makara..!? Düşünürken makaranın ipini gereksizce
uzattığımın farkına varıyorum. Ucundan tutup uzattığım ipi
tekrar doluyorum makaranın gövdesine.. Ama tüm dikkatime
rağmen önceki istif ve nizamını kaybediyor makaranın
gövdesine geri sardığım ip, iğreti duruyor..!
“İp”,
“makara” Bak neler çağrıştırdı şimdi bana..! Sanki geçmişte
kalan hatıralarıma doğru uzayıp giden yollar açıyor..?
Çocukluğumda oynadığımız bir oyun geliyor aklıma.. Hani,
uzunca bir ipin iki ucuna kibrit kutularının iç kısmını
bağlayarak yaptığımız, o ilk telefon oyununu..! Gergin
tuttuğumuz ipin üzerinden, sesin kayarak diğer uçtan belli
belirsiz duyulmasını nasıl da şaşkınlıkla dinlerdik. O
günlerde nereden bilebilirdik ki, gün gelecek birbirimize
sesimizi duyurabilmek için kullandığımız bir kibrit
kutusunun, aynı büyüklüğünü koruyarak teknoloji harikası bir
yapıya bürünüp yeniden cebimize gireceğini..! Çocukluğumuzun
o ilk telefonunda kullandığımız ipler ise sanki görünmez
oldular artık.
Evet, artık
çok kolay uzaktaki sevdiklerimize, dostlarımıza sesimizi
duyurabilmek. Bir küçük alet köklü değişimleri de
beraberinde getirerek umarsızca tüm yaşamımıza girdi artık.
Böylece gündelik yaşamda bir o kadar değişti..! Kim bilir
belki de şimdi, yanı başımızda duran dostlarımız günden güne
azalırken, o günlerdeki ip telefonla kurduğumuz iletişimi
bile kuramayışımız da bu yüzden..!?
Keşke,
kopup giden sevdiklerimizi de bağlayabilseydik bir iple
kendimize.!
….
Köyde,
zifiri karanlık gecede beyaz saman serpilmiş ve seyyar
elektrik lambalarıyla aydınlatılmış küçük avluda bir düğün
seyrediyordum.
Her zamanki
sıradan bir düğünden farklıydı ama bu, sanki düşle gerçek
arası bir havası vardı? Bu sıra dışı havayı sağlayan aslında
düğün sahiplerinden birisiydi. O gece farklılık yaparak eski
bir dostu yeniden eve davet eder gibi, düğünlerinde yaşlı
bir teyzeye “mızıka” çaldırıyordu akardiyon yerine..!?
Bazılarını
ilk kez duyduğum o içli ezgiler ne kadar tanıdık ve
güzeldiler.
Orta
yaşlılar bir anda ilk gençlik yıllarında duydukları o eski
aşina sesin çağrısına uyarak düğün alanına koşmuşlardı.
Yaşları on
beş ila yirmi arasında değişen “barbi” bebekler gibi zarif
kızlar, jöleli saçlarıyla Japon çizgi filmlerinden fırlamış
gibi duran pırıl pırıl delikanlılar adeta yıllarca ölümü
bekleyen umarsız hastalar gibi köşelerine çekilerek
düğünlerden, oyun halkalarından uzaklaşan abla, ağabey,
amca, teyze, dayı, hala, baba, anne ve daha nice
yakınlarının etraflarını birden bire sarmalarına, aralarına
karışmalarına bir anlam vermeye çalışıyorlardı. Bazıları ilk
kez gördükleri bu içli aletin, akardiyonla bir türlü
verilemeyen duyguyu ve ton farkını nasıl oluyor da bu kadar
rahatlıkla verebildiğinin şaşkınlığını da yaşıyorlardı.
Katıldıkları topluluk içinde görüntü ve hareketleriyle göze
batmak, gecenin gözdesi olarak sevdiği veya ilgi duyduğu
kişiye kendisini göstermek hayaliyle düğüne koşan genç kız
ve delikanlılar, elinde akardiyonu ve dolisiyle beyaz
duvarın dibine çöken “pişinavu”lar merakla çevrelerine
bakarken, belki de yine ilk kez düğün halkasının gerisinde
durarak, ve yine ilk kez gördükleri bir biçimde mızıkanın
sesine uyarak oynanan orijinal figürleri seyretmenin
şaşkınlığı da vardı yüzlerinde. .!
Nasıl
şaşırmasınlar dı ki, şimdiye kadar sadece kahve köşelerinde
oturarak vakit geçirdiğini sandıkları amcalarıyla,
düğünlerde sadece yüksek damlarda veya balkonlardan
kucaklarında tutukları çocuklarıyla ilgisiz gözlerle
kendilerine bakarken gördükleri yengelerini şimdi karşılıklı
büyük bir ciddiyet içinde kafe oynarken görmek.!? Ne büyük
bir şaşkınlıktı bu?
Birden bire
hiç kimsenin beklemediği bir şekilde düğün evini gündüz gibi
aydınlatan elektrikler sönüverdi.
Gecenin
zifiri karanlığı tüm bilinmezliği ile düğün evine çökmüştü.
Ama,
alkışlarıyla tempo tutan ve oyun oynayan yaşlı gençler hiç
aldırmadılar bu tatsız sürprize, karanlığa rağmen mızıka
sesi de hiç kesilmedi.
İşte o anda
oldu her şey…!?
Gecenin
karanlığına gömülen düğün yerinde birbiri ardı sıra mavili
sarılı, kırmızılı yeşilli fosforlu ışıklarıyla yüzlerce
ateşböceği belirdi..!
Bugüne
kadar bir düğünde böylesi güzel ve düşsel bir manzarayı hiç
görmemiştim. Ateş böcekleri gibi hareket eden, gerçekte,
düğün yerinde bulunan gençlerin cep telefonlarından başka
bir şey değildi.!
Düğün
yerine birkaç ışıldak getirilene dek sürdü bu düşsel
görüntü. Gençler ellerindeki ateşböceği misali aletlerle
aydınlattılar oyun alanını. Böylece, bu gece ilk kez
kendilerini dışlanmış, bir köşeye atılmışlık hissinden
sıyırarak düğünün bir parçası olarak gördüler. Biraz önce
yaşamlarında ilk kez gördükleri oyunları kendilerinin de
oynama hissi doğdu içlerinde…! Işıklar tekrar
aydınlattığında ortalığı gençler birer ikişer halkaya dahil
oldular. Kotlu, streç pantolunlu genç kızlar, teperüj
yaparken bir kuğu misali salınan, kıvrak bir ceylan gibi
seken teyzelerine özenerek eteklerini giyip tekrar geri
gelmek üzere evlerine koştular.
Delikanlılar oyun oynamanın sadece hızlı ritmik
hareketlerden ibaret değil, vakur bir duruş ve karşısındaki
bayanla da bir uyumla olacağının bilincine amcalarını
seyrederken tekrar varmışlardı. Sabırla, gözlemlerini
uygulamak için halkada sıranın kendilerine de gelmesini
beklediler.
Bütün bu
olanlara rağmen mızıka hala çalıyordu. Yaşlı teyze kim bilir
kaç yılın verdiği açlıkla tıpkı genç kızlığındaki kadar
içten tüm bildiği parçaları peş peşe sıralıyordu.
Benim için
gitme vakti gelmişti.
Gözümün
önünden ateş böceklerinin o düşsel görüntüsü silinmeden,
mızıkanın adeta beni arkamdan görünmez kollarıyla
sarmalayarak gitmeme engel olan içli sesinden hoyrat bir
tavırla kurtularak düğün yerinden kaçarcasına ayrıldım.
…
Şimdi
masamda oturmuş, elimde tuttuğum makaraya tekrar bakıyorum.
Biraz önce ipi yeniden geri sardığım yerdeki iğretilik
tekrar gözüme batıyor. “Yaşam” diye düşünüyorum, ne eşsiz
bir uyum içinde sürüyor..! Geçmişe dönmek mümkün değil,
geçmişi geri getirmek te..! Galiba doğru olan da, yaşamın
bize getirdiklerinin en uygun olanlarını iyisiyle kötüsüyle
kabullenerek kendi gerçeklerimizi yaşamaya çalışmaktan
geçiyor..!
İpin bir
ucu hala elimde iken şimdi ben bunları düşünüyorum.
|