|
Çerkesler kimlerdir (veya kimlerdi)?
Ne zaman
Çerkeslerden bahsetsem genelde bu soru bana sorulur.
Çerkeslerin kim olduğunu nereden geldiklerini ve onların
akıbetinin ne olduğunu Kafkasya üzerine uzmanlar dışında
batı dünyasında az sayıda insan (Biraz fazlası da
Ortadoğu’da olmasına rağmen) ancak bilir. Çerkesler
neredeyse unutulmak üzere olan bir halk. Günümüz
haritalarında Çerkesya diye bir yer bulamazsınız. Çerkesya
kelimesinin ne olduğunu bilmek için araştırma yaptığınızda
sizin karşınıza bugünkü Güney Rusya’daki Karaçay-Çerkes
özerk bölgesi çıkacaktır. Bu bölge tarihi Çerkesya’nın
kuzeyinde yer almakta olup Rusların Çerkeslerin topraklarını
işgal ettiğinde yerleştirildikleri yerlerden biridir
aslında. Gerçekte bu bölgenin ismi de yanlış kullanılıyor
zaten. Çünkü orada yaşayan Çerkesler, Türk kökenli olan
Karaçay halkıyla oluşturdukları özerk bölgede toplamda yarım
milyon olan nüfusun ancak yüzde onuna tekabül ediyorlar.
Belki eski
haritaları benim gibi karıştırmayı sevmiş olsanız bugünden
farklı bir manzarayla karşılaşırsınız. Eğer on dokuzuncu
yüzyılın başlarında Rusya haritasına bakarsanız Çerkesya’nın
Karadeniz’in kuzeydoğu sahili boyunca uzanıp Rusya’nın güney
sınırı da olan Kuban ırmağı güneyindeki topraklara yayılan
Kafkasya’nın kuzeybatısında yer alan bir ülke olduğunu
müşahede edebilirsiniz. Ayrıca Çerkesya ile ilgili 19.
yüzyıl seyyahlarının -Fransız Konsolos Gamba (1826), İngiliz
maceracı James Bell (1841), Fransız de Hell (1847),
Amerikalı George Leighton Ditson (1850), ve Hollandalı de
Marigny (1887)- kitaplarını okuyabilirsiniz. 19.yüzyılın
başından yirmi otuz yıl daha geriye gittiğimizde Kuban’ın
her iki tarafının da haritalarda Çerkesya olarak
adlandırıldığını görürüz. Azak denizinin doğusundan Kuban ve
Don ırmağı arasında Osetya, Çeçenistan’ın sınırı boyunca
Kafkas sıra dağları ve Karadeniz sahilleri, Azak denizi
boğazından Abhazya’ya kadar olan bölgedir Çerkesya. Çarlık
emperyal işgalinden önce Çerkesya’nın toprağı 55663
metrekare ve yerli halkın nüfusu da iki milyonu aşıyor idi.
Çerkeslerin
kökeni M.Ö. 8. yüzyıldaki Bosfor krallığı zamanına belki de
M.Ö 1500 yıllarından önce Karadeniz sahili boyunda yaşayan
Kimmerlerin imparatorluğuna kadar uzanır. Onların eski
Yunanlılarla özellikle de Atinalılarla kültürel ve ticari
bağları vardı öyle ki olimpiyat oyunlarında yer almışlardı.
Tanrıları Yunan tanrılarıyla yakın özellikler taşırlardı;
yıldırım tanrısı Şıble onların Zeus’u, demir ve ateş tanrısı
Tlepş’de onların Hephaestosu’ydu. Çerkesler tarihleri
boyunca tarımla uğraş vermişlerdir. Prenslerden soylulardan
özgür köylülerden ve kölelerden oluşan feodal ve ataerkil
sosyal yapıya sahiptirler. Çoğunlukla kabilelerden
oluştukları kabul edilen Çerkeslerin gerçek sayıları ve
özellikleri değişiklikler göstermiştir. Bu kabileler ayrı
etnik veya alt-etnik grup olarak düşünülemeyecek kadar
birbirleriyle bağlantılıdırlar. Çerkeslerin kimliği en yakın
akrabasından en geniş Çerkes milletiyle olan birbirleriyle
ilişkili akrabalık bağıyla tanımlanır.
Çerkesya
beşinci ve altıncı yüzyıllarda Bizans etkisi altında
Hıristiyanlaştırılmıştır. 8. yüzyıl kadar erken bir zamanda
Kuzeydoğu Kafkasya’daki Dağıstan bölgesi İslamlaştırılmışsa
da bu Arap ve Müslüman etkisi Çerkesya’dan uzak kalmıştır.
16.yüzyıldan itibaren Çerkesler Gürcüler ile ittifak kurmuş
ve bu iki halkın toprakları İslam denizinde bir Hıristiyan
adası olarak tanımlanmış ve sonrasında da beraber Rus
himayesi altına girmeyi talep etmişlerdir. Çar Korkunç
İvan’ın karısı da Çerkes idi. Gerçekte Müslümanlığın
Çerkesler üzerindeki etkisi ancak 18. yüzyılda görülmeye
başlanmıştır ki Çerkesler İslam’ı kabul etmişler ve Rus
işgal tehdidine karşı Osmanlı ve Kırım Hanlığı ile ittifak
kurmuşlardır.
Bir asırdan
fazla bir zaman Çerkesler Çeçenler de dâhil olmak üzere
Kafkasya’daki bütün halklar içerisinde Ruslara karşı en uzun
direnişi gerçekleştirmiş halktır (1763–1864). 1860’lardaki
yenilgileri ise Çerkeslerin katliama uğramalarına ve
Karadeniz üzerinden Türk topraklarına zorunlu göçte
gerçekleşen nüfuslarının büyük kısmının yok olmasına yol
açmıştır. Çok sayıda Çerkes ise Osmanlı tarafından
Balkanlarda Sırp isyanlarını bastırmak için kullanılmışlar
olsalar da daha sonra da bunların tamamı ikinci defa
Anadolu’ya göçe tabi tutulmuşlardır.
Bu zamandan
beri Çerkeslerin %90 gibi bir kısmı Türkiye, Ürdün ve
Ortadoğu’daki bazı ülke topraklarında sürgünde
yaşamaktadırlar. 300–400 bin kadar bir nüfus ise bugünkü
Rusya ve eski Sovyet Cumhuriyetleri sınırlarında
yaşamaktadırlar. Çarlık rejimimin son dönemlerinde ise
Çerkeslerin toprakları Ruslar, Ukrainler ve Ermeniler ve
bazı başka halklar tarafından iskân olunmuştur. Daha sonra
ise büyük bir Gürcü nüfusu Abhaz topraklarında iskân edilmiş
ve bu meyil zamanla artmış nihayetinde de 90’lardaki Abhaz-Gürcü
savaşının sebebi olmuştur. Bu savaşın arka planı da ancak
geçen yüzyılda Çerkeslerin yaşadıkları travma ile
anlaşılabilir.
Katliam ve Deportasyon
Çerkesleri
97 yıllık savaşın sonucunda esir almayı başaramayan Ruslar
1860 yılında Çerkeslerin ya Rusya’nın başka topraklarına ya
da Osmanlıya sürülmesine karar vermişlerdir. Bu kararın
icrasına memur edilen General Yevdokimov yeni kurulan
düzenli Rus birlikleri ve Kazaklar ile işgal edilmemiş
Çerkes topraklarını ele geçirmeye çalışmıştır. Yevdokimov’un
Kafkasya’nın kuzey bölgesine gerçekleştirdiği ilk
saldırılarında Kuban çevresindeki bazı Çerkes kabileleri
teklifleri kabul etmiş 4.000 aile direnç göstermeksizin
Osmanlı’ya göç etmiştir. Fakat Karadeniz’in güneydoğusundaki
Karadeniz kıyısındaki Soçi bölgesi civarındaki Abzekhler,
Şapsığlar ve Ubıhlar bu işgale karşı kendi aralarında bir
meclis vücuda getirip yardım için İngiltere ve Osmanlı
İmparatorluğu’na başvurmuşlardır.
1861’in
Eylül ayında çarpışmaların meydana geldiği bölgeye en yakın
yerlerden biri olan Yekaterinador’u ziyaret eden Çar II.
Aleksander ile Çerkes delegasyonu müzakerede bulunmuştur.
Çerkeslerin temsilcileri Rus birlikleri ve Kazakların
Çerkeslerin toprakları olan Kuban ve Laba ırmaklarının
ötesine gönderilmeleri halinde Rusların hâkimiyetini kabul
edeceklerini bildirmişlerdir fakat teklifleri
reddedilmiştir. Bu gruplar içerisinde Abzekhler (Bugün Adıge
Özerk Cumhuriyetindeki yaşayanlar bunların torunlarıdır)
daha kuzeyde yerleşmeyi kabul etmelerine rağmen diğer
grupların liderleri halklarını yerlerinden etmeyi kabul
etmemişlerdir.
Bunu
müteakip 1862 yılının ilkbaharında tekrar Rus saldırıları
başladı. Rus birlikleri sistematik olarak bütün Çerkes
köylerini yakıp yıktılar. Şapsığ köylerinin istisnasız hepsi
yakılıp tarlalarda yetiştirileni ürünler Kazak birliklerinin
atlarının ayakları altında çiğnenmiştir. Çarın bölgeden
ayrılması ve bu olaylardan sonra bu bölgedeki halkların bir
kısmı Ruslar tarafından kuzeye yerleştirilmeyi kabul ederken
diğer kısmı Rus hakimiyeti kabul etmeyip Osmanlı
topraklarına göç etmek için Karadeniz kıyısındaki limanlara
yönelmişler ve burada göç etmek için beklemeye
başlamışlardır. Ayrıca yakılan köylerinden kaçanlar ise
dağlık bölgelerde açlıktan kırılmışlardır.
Abzekh ve
Şapsığ bölgelerini işgal ettikten sonra güney kıyı bölgesi
boyunca ilerleyen General Babich’in birliklerinin köylerini
yok etmesini Çerkes Tarihçi Shauket şöyle tasvir etmektedir:
Birlikler
Ubıh topraklarının sınırlarında idi. Diğer taraftaki Goith
geçidinden de birlikler gelip birleştiler. Küçük Ubıh ülkesi
Çerkes özgürlüğünün son kalesiydi. Ubıhlar çaresiz
direnişlerini uzatmak için son bir denemede bulundular fakat
Rus birlikleri çemberi daha da daralttı. Kuzey taraftaki
kıyı bölgesindeki dağlar üzerinden 3 birlik tarafından
sürdürülen kuşatmaya Ubıhların merkezine doğru güneyden
ilerleyen bir birlik katılmış ve nihayet Ubıhların son
direnişi kırılmıştı.
Çerkes
tarihçi Traho ise olaya şöyle devam ediyor:
Sadece kıyı
kesimlerdeki birkaç küçük kabile kaldı: Pskhu, Akhtsipsou,
Aibgo ve Cigit. Mayıs 1864’de bu kabileler çoluk çocuk kadın
kız demeden son kişiye varıncaya değin toptan katledildiler.
Buna tanık olduktan sonra Çerkesler ülkenin her tarafından
umutsuzluk içinde Aibgo Vadisinde toplandılar. 7–11 Mayıs
günlerinde Ruslar ağır kayıplarla geri çekildiler. Daha
sonra Ruslar ağır silahlarla vadiyi yoğun top ateşine
tuttular. Hiç kimse sağ kalmadı. Dağların arasında kalan bu
küçük vadinin Rus birlikleri tarafından ele geçirilmesi ile
Çerkeslerin bir trajedi halini alan uzun yıllar süren
direnişi de artık son bulmuştu. 21 Mayıs günü de Prens
Mihail Nikolayeviç birliklerini kutlamak için şükran günü
tertipledi.
Bu son
katliamı Shauket şöyle tasvir etmektedir:
Bu son
çarpışma Karadeniz kıyı bölgesinde Maykop’a yakın olan Aibgo
vadisinde yani Akchip’in yakınındaki Khodz vadisinde meydana
gelmiştir. Bu engin dağlar çocukları ve kadınları Rus
saldırılarından korumak için kullanılan son mevki idi.
Kadınlar Rusların ellerine düşmemek için bütün
mücevherlerini ırmağa atıp silahlanarak ülkelerinin
onurlarını kurtarmak için savaşan erkeklere katılmışlardı.
Bu iki tarafın birbirleriyle çarpışması tarihte emsalsiz bir
katliamla son buldu. Bu savaşta Çerkeslerin amacı zafer
kazanmak değil onurları için ölüp geride onursuz bir yaşamı
kabul etmemekti. Bu çarpışma bütün kadınlar ve erkekler
acımasızca katledildiler ve kanları ırmakları kızıla boyadı.
Bu yüzden bu ırmak kan denizindeki cesetlerin oluşturduğu
bataklık olarak adlandırılmıştır. Fakat Ruslar yaptıklarını
kafi görmemiş ve kendilerini kalan birkaç sağ çocuğu nişan
tahtası olarak kullanarak öldürerek tatmin etmişlerdir.
Hemen
ardından 28 Mayıs’ta Osmanlı’ya zorunlu göç başladı. Korkunç
şartlarda gerçekleşen bu göçe şahit olan Rus tarihçi Berje
göçü bekleyen Çerkesler için şöyle yazmaktadır:
Kıyı
bölgesinde Novorossisk limanında toplanan yaklaşık 17 bin
Çerkesin benim üzerinde bıraktığı ağır havayı unutamam
imkânsız. Yılın bu soğuk ve fırtınalı olan zamanında hiçbir
şeyleri olmayan ve tifüs ve çiçek gibi bulaşıcı
hastalıkların pençesinde çırpınan Çerkeslerin durumu
umutsuzdu. Ve kimin yüreği burkulmaz ki böyle sahneleri
gördüğünde: genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık
havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte
uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele
veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin
göğsünden açlığını gidermeye çalışıyor. Bu gibi manzaralara
hiç de az şahit olmadım.
Bu eziyetler
içerisinde sağ kalanlar ise Rus askerler tarafından sürüler
gibi toplanıp taşıyabileceğinin kat kat fazlasını alan Türk
ve Rum gemilerine tıkıldılar. Bu gemilerin birçoğu battı ve
gemidekiler açık denizde boğuldu. Bu koşullar altında hala
hayatta kalanlar için ise Türk topraklarındaki koşullar ayrı
bir eziyetti. Osmanlı yöneticileri tarafından alınan
tedbirler çok yetersizdi. Trabzon’daki Rus konsolu Moshnin
gözlemlerini şöyle rapor etmiştir:
6 bin Çerkes
Batum’da karaya çıktı ve 4 bini de sınırdaki Çürüksuyu’na
gönderildi. Yanlarında ölmüş veya açlıktan ölmek üzere olan
hayvanları ile beraber gelmişlerdi. Gün başına ortalama 7
kişi ölüyordu. Trabzon ve yakınındaki limanlara gelen 240
bin kişiden 19 bini ölmüştü. Burada ise ortalama her gün 200
kişi ölüyordu. 63.290 kişi haricindekiler Samsun’a yollandı.
Giresun’da da 15 bin muhacir vardı. Samsun ve çevresindeki
110 bin kişinin de ortalama olarak her gün 200 ü ölüyordu.
Tifüs tırmanıştaydı.
Peki,
savaşta ölenler, katliama uğrayanlar, denizde boğulanlar,
açlıktan ölenler ve hastalıklara maruz kalarak ölenlerin
toplamı ne kadardı? Rusların işgalinden önce Abhazları da
dâhil edersek toplam Çerkes nüfusu yaklaşık 2 milyondu. 1864
de Kuzeybatı Kafkasya’nın neredeyse bütün Çerkes nüfusu
yerlerinden edilmişti. Yaklaşık 120–150 bin nüfus da Ruslar
tarafından imparatorluğun değişik yerlerine
yerleştirildiler. (1897 nüfus sayımına göre 217 bin Rusya
İmparatorluğu’nda Çerkes nüfus vardı). Brooks’a göre 500 bin
kişi Osmanlıya göç etmişti. Bunu yanı sıra 200 bin kişi de
1858’den sonra gerçekleşen kitlesel göçlerden önce gönüllü
olarak göç etmişti. Bu rakamlar yan yana getirildiğinde
geriye nüfusun yarısı kalmaktadır ki buna göç esnasında ölen
nüfus da eklenmelidir. Kaba olarak 1860’larda ölen
Çerkeslerin sayısı 1 milyondan az olmayıp hatta 1 buçuk
milyona yaklaşmaktadır.
Soykırım mıydı?
Rusların
Çerkes topraklarını işgali ve Çerkesleri buralardan
sınırdışı etmesi, önceden tasarlanmış, kasıtlı bir soykırım
mıdır yoksa bu bölgelerdeki Çerkesleri, büyük bir yıkıma
neden olsa da, sadece uzaklaştırma amacı güden bir hareket
midir? Benim bu soruya cevap verebilmek için yaklaşımım, ilk
olarak; Rusya’nın daha önceki dönemlerde veya aynı dönemde
işgal ettiği topraklardaki politikalarını incelenmesi
gerektiği doğrultusundadır. Yani Rusya, Kafkasya’nın
dışındaki bölgelerde, soykırım suçunu işlemiş midir, ya da
işlemekte midir? İkinci olarak; 19.yy Rus siyasi ve askeri
elitlerinin Çerkesler hakkındaki tutum ve tavırlarını
düşünmek gerekir. Çerkeslerin topraklarının Rusya tarafından
işgal edilmesine karşı gösterdikleri direncin Rusları bir
çözüm yolu olarak soykırımı gerçekleştirmeye yöneltmiş olma
ihtimali var mıdır? Ya da Norman Cohn’un ünlü ettiği tabirle
“soykırım için gerekçe” mevcut mudur? Üçüncü olarak; neden
zorunlu göç hükmü tercih edilmiştir? Rus Çarı’nın ve ona
danışmanlık edenlerin gerçek düşüncesi ne idi? Onların
gerçek amacı soykırım mıydı?
Bu noktada,
Rusya’nın yeni işgal etmiş olduğu yerlerdeki topluluklarla
ilişkilerine örnek olarak; 17. yüzyılda Sibirya’nın yerli
halkları ve 19. yüzyılda Kazak göçebelerin Çarlığa dâhil
edilmesi göz önünde tutulabilir. Bu ikinci örnek,
Çerkesya’nın işgalinin tamamlandığı döneme denk gelmektedir.
Sibirya’nın
yerlileri, ne nüfus olarak ne de siyasi örgüt ve askeri güç
olarak Rusya’nın Pasifik Okyanusu’nun batısına kadar
ilerlemesini engelleyebilecek bir durumda değillerdi. Ancak
ekonomik açıdan sömürülmeye direnç göstermişlerdir. Bu
nedenle, Rusya’nın vergi toplamaktaki merhametsiz tavrı,
Yakutlar ve Lena ırmağının kıyısındaki Tunguz dili konuşan
kabileler arasında 1642 de ayaklanmalara neden olmuştur.
Rusya, bu ayaklanmaları bastırmak için teröre başvurmuştur.
Yerli hakların yaşadığı yerleşim yerleri ateşe verilmiş,
istila edilen her yerleşimde yüzlerce insana işkence edilmiş
ve öldürülmüştür. 1642–1682 yılları arasındaki dönemde Yakut
nüfusu yaklaşık olarak %70 oranında azalmıştır. Ancak amaç
yok etmek değil, sömürebilecek sayıya indirmekti şöyle ki
gitgide düşen kürk üretimini yeniden canlandırmak için
onları koruyan çeşitli önlemler alınmıştır. Moskova’nın
rızası olmadan da hiçbir idam cezası uygulanmamıştır.1697–99
yılları arasında ise o zamana kadarki en acımasız harekât
Kamçatka yarımadasında, Kumandan Vladimir Atlasov
komutasında gerçekleştirilmiştir. Atlasov’un yüz askeri,
sırayla 1200 Çukça, 8000 Karyak ve Kamçatkalı’yı
katletmiştir. Bunu izleyen süreçte yerli halkın intihar
eylemlerini artırması üzerine yöneticiler intiharları
durdurmaları emredilmiştir. Böylece yerli Sibiryalıların
büyük bir kısmı Rus istilası sonucu yok olmasına rağmen bu
durum kasıtlı ve tasarlanmış bir soykırımın değil, amaçlanan
ekonomik sömürü ve Rus birliklerinin kumandanlarının keyfi
zorbalıklarının sonucudur.
Benzer bir
tablo, Kazak göçebelerine karşı girişilen tutumda
görülmektedir. Rus ileri karakolları 16. yüzyıl gibi erken
bir zamanda Kazak steplerinin kuzey kenarlarında inşa
edilmişti. Bu karakollar ancak 19. yüzyılda 1820–1860
yılları arasında bu steplerin içlerine kurulabilmiştir.
Sibirya halkları gibi, Kazaklar da aynı akıbete
uğramışlardır ve Rus ilerleyişine karşı güçlü bir direnç
gösterememişlerdir. Ancak 1836- 1837 yıllarında otlakların
kamulaştırılması üzerine bazı yerel ayaklanmalar
görülmüştür. 19. yüzyıl süresince Kazaklar, yeni gelen Rus
yerleşimcilere yer açmak için, hayvan sürüleriyle beraber
dar alanlara sıkışmak zorunda bırakılınca, hızlı bir şekilde
fakirleşmeye başlamışlardır. Bu durum, nüfus kayıplarına
neden olmuştur. Rusların Kazaklara karşı tutumu da soykırım
amaçlı görünmemektedir. Rusya’nın Çerkeslerden önceki
dönemde gerçekleşen tecrübelerinde, bir bölgedeki insanların
hepsinden kurtulmak için sürgün etme ve soykırım uygulama
fikrinin ortaya çıkmadığı görülmemektedir. Bu durumda
Çerkeslerin göçü yeni bir yaklaşımı temsil etmektedir.
Rusya’nın
Kafkasya üzerindeki emellerine sempati duyan Batılı
gezginlerin kitaplarında o dönemde Rusların Çerkesleri
işgali düşüncesi hakkındaki olumlu algılayışlarının
yansıması mevcuttur. Bu kitaplarda Çerkesler, ilkel, savaş
hastası barbarlar ve vahşi eşkıyalar olarak tasvir
edilmiştir. Fransız bir diplomatın yazdıklarına göre
“Çerkesya ve Abhazyalılar korsanlık ve eşkıyalığı, hayat
tarzı olarak tarih boyunca sürdürmüşlerdir. Hiddet, hırs ve
intikam duyguları onların baskın duygularıdır.” Hatta
Fransız bir karı-koca gezgin yazar tarafından eğlendirici
bir tarzda yazılan bir kitapta Leh bir kontesin Çerkesler
tarafından Kislodovsk kaplıcaları civarında kaçırılması ve
onların daha sonra Çerkes bir atlı tarafından satılmak
istenmesi esnasında kaçan kontesin Stavropol’den
Yekaterinador’a olan yolculuklarını konu ediyordu.
Çerkesler
hakkındaki bu tasvirler soykırım için bir gerekçe teşkil
eder mi? Bazı yazarları okuduğunuzda buna evet cevabı
vermekten kaçmamız zor gözüküyor. Çerkesya’yı ziyaret eden
ilk Amerikalı olduğunu iddia eden ve yazdığı kitabı
Rusya’nın Kafkaslardaki sorumlusu olan Prens Vorontsov’a
ithaf eden George Ditson Kafkasya’daki Çerkeslerin ve
Amerika’daki Kızılderililerin aynı dönemlerde boyun eğmek
zorunda kaldıklarını söyleyerek bu iki durum arasında bir
paralellik olduğunu belirtmiştir. Ditson’a göre Çerkeslerin
ve Kızılderililerin doğayı kutsayan vahşi karakterleri ve
savaşçı tutumlarını başkalarına karşı kullanma düşüncesi
yerine bu görüşe karşı olarak Rus Prensi Koçibey Çerkesler
ve Kızılderililerin sadece bu yolla zararsız hale
getirilebileceğini iddia etmiştir.
“Çerkesler
aynen Amerika’daki Kızılderililer gibidirler. Medeni ve
munis değildirler. Karakterlerinde bulunan doğal enerjiden
dolayı onlardan ancak imha yoluyla kurtulabilirsiniz.”
Alternatif olarak da onların vahşiliğini ve savaşkan
tabiatlarını başkalarına karşı kullanma fikrini öne
sürmüştür.
Çarlık Rusya
tarihçileri, genellikle, Rus yerleşimlerine Çerkeslerin
gerçekleştirdiği baskınların önlenebilmesi isteğinden ve
Rusya’nın merkezinden gelecek köylü göçmenlere verimli
araziler sağlamak için Çerkeslerin, topraklarından sürülmesi
kararının alındığından bahseder. Bu doğrultuda örnek bir
anlatım şöyledir;
Çeçenya ve
Dağıstan’da (Kuzey Kafkasya’nın orta ve doğu kısımları)
Rusya, yerlilerin boyun eğmesini yeterli görmüştür. Ancak
Karadeniz kıyısındaki Batı Kafkasya’da 1861’de serfliğin
kaldırılmasından sonra, Rusya’nın içlerinden akın akın göç
eden köylü göçmenlerin yerleştirilmesi amacıyla boş ve geniş
topraklara ihtiyaç duyulmuştur. Her sene Merkez Rusya’dan
Kazaklar ve köylü göçmenler Kuban, Laba, Belaya ve Urup
ırmaklarının havzalarına yerleştirilmekteydi. Bu yeni köy ve
Kazak stanitsaları Rusya’nın, kendi kabilelerine ait
topraklara bu göçmenlerin yerleştirilmesini istemeyen
Çerkeslerin baskınlarına uğramaktaydı.
Yine aynı
yazarların değindiklerine göre, tarihi Çerkes topraklarına
bu göçmenlerin yerleştirilmesi işlemi kısmen başarısız
olmuştur. “Kuban bölgesine yoğun bir şekilde yerleşim
gerçekleştirilmiştir. Ancak Karadeniz kıyısı boyunca Rus,
Alman, Yunan ve Bulgar koloniciler nemli iklimin ve doğal
ortamın hakkını verememişlerdir. Günümüzde, Çerkeslerin
meyve bahçelerinin ve bağlarının yerini boş araziler
almıştır.
Yakın
zamanda Brooks, ünlü Rus yetkililerin ve zamanın
generallerinin yazmış oldukları önemli belgeleri detaylı bir
incelemeden geçirerek alternatif bir görüş ortaya koymuştur.
Temel amaçlarının stratejik olarak önemli bir bölge olan
Kafkasya’da Rusya’nın siyasi-askeri kontrolünü
sağlamlaştırmak olduğunu belirtir. Bu amaç 1850’deki,
Karadeniz bölgesine yabancı devletlerin müdahale etme
tehlikesinin altını çizen ve bu bölgenin herkesten önce ele
geçirilmesinin gerekliliğini gösteren Kırım Harbinden sonra
daha acil ve öncelikli olarak görülmüştür. Ancak bir asra
yakın bir süredir devam eden başarısız mücadeleler Rusları,
Çerkeslerin zor kullanarak kontrol altına alınamayacağına,
ancak onları yok ederek ya da sürgüne tabi tutarak işin
üstesinden geleceklerine ikna etmiştir. Bu nedenle, askeri
seferler, hedef bölgenin büyüklüğü ile orantılı olarak
yapılmamıştır. Tam tersine, zafer kazanıldıktan sonra bu
zaferi pekiştirmek için generaller kendini beğenmiş bir
şekilde yerleşimleri baskı altına almışlardır. Bunun yanı
sıra Çar’ın, Çerkeslerin imha edilmesinden ziyade sınır dışı
edilmelerine yönelik talimatlarına rağmen, yukarıda
bahsedilen Prens Koçibey’in sözünden de anlaşılacağı gibi
Rus yetkililer ve generaller Çerkeslerin büyük bir kısmının
imha edilmemesi fikrine sıcak bakmıyorlardı. Rusların,
Çerkes halkının yarısını katlederek, diğer yarısını teslim
olmaları için zorlamaya karar verdiğini söyleyen General
Fadeyev bu durumu tasdik etmiştir.
Sonuç olarak
bu durum soykırım mıdır? Çerkeslerin, topraklarından
sürülmeleri esnasında köylerin ateşe verilmesi, toplu
katliamların yaşanması ve bu durumun Çerkesleri göç etmeye
zorlaması kesinlikle “etnik temizlik” kavramına bir örnek
olarak gösterilebilir. Henze, “Bu büyük göç” diye söze
baslar ve devam eder; “dünyanın bu bölgesinin son çağlarda
rastladığı en şiddetli ve yoğun insan hareketidir”. Henze
devam eder; “Ancak Ermeni Soykırımı ile karşılaştırıldığında
Çerkesler’e ne olduğu (yapıldığı) sorusunun cevabı soykırım
kavramına yakın değildir. Tek tek bütün Çerkeslerin yok
edilerek silinmesi gibi bir takıntı yoktur, ancak zaman
kaybetmeksizin onlardan kurtulma, onları defetme düşüncesi
mevcuttur ve birçoğu bu süreç esnasında hayatını
kaybetmiştir. Kont Yevdokimov şöyle demektedir; “Kont
Sumarokov’a neden her raporunda sokakları kaplayan donmuş
cesetleri bize hatırlattığını sordum. Büyük prensimizin ve
benim bu durumu bilmediğimizi mi zannediyor? Kimin elinden
bu felaketi tersine çevirmek gelir ki?” Bu tür ikiyüzlü
söylemler akıllara bir askerin ölüm cezasını yüz kırbaç
cezasına çeviren ve bu cezanın da askeri öldürmeye
yeteceğini bilen Çar’ı getirmektedir.
Çerkeslerin Akıbeti Ne Oldu?
1860’larda
Çerkeslerin başına gelen felaket, Çerkeslerin hayatlarını,
hem Rus İmparatorluğu’nda(daha sonraki dönemde Sovyetler
Birliği’nde) hem de sürgünde risk altında yaşamalarına neden
olmuştur. Sürgünün, çeşitli Çerkes boyları üzerindeki etkisi
geniş ölçüde farklılık göstermiştir. En çok(En kötü şekilde)
etkilenen bölgeler, batı ve orta bölgelerdir ve bazı Çerkes
boyları anavatanda az sayıda insan bırakabildiyse de başta
Vubıhlar olmak üzere birkaç Çerkes boyu yok olmuştur. Bu
şekilde, Çerkesya’nın her tarafında yoğun bir şekilde
bulunan yerli bir halk, parçalara bölünmüş ve zamanla adeta
Slavların ve diğer yerleşimcilerin oluşturduğu bir denizde
bulunan adalara benzetilmiştir. 1917 yılına kadar, Rusya’da
kalan Çerkeslerin soyundan gelenler çeşitli uzak bölgelere
dağıtılmış ve bu dağıtıldıkları yerlerin hepsinde azınlıkta
kalmışlardır. Hiçbir yerleşim biriminde Çerkesler çoğunluğa
sahip değildir.
Bu süreç tüm
Çerkeslerin birliğini savunan kimliği (Pan-Çerkes )
zayıflatmış ve daha dar anlamda Çerkes kimliklerinin
güçlenmesine neden olmuştur. Kuzeyli Çerkesler ve Abhazlar
arasındaki coğrafi ve linguistik köprü niteliğindeki
Ubıhların tamamen ortadan kaldırılması daha farklı bir Abhaz
kimliğinin gelişmesine sebebiyet vermiştir. Benzer şekilde,
Tuapse bölgesinde kalan Şapsığ köylerinin diğer Çerkes
boylarından izole edilmesi burada ayrı bir Şapsığ kimliği
düşüncesinin oluşmasına neden olmuştur. Sürgün ve insan
akınları sonucunda oluşan yeni coğrafi ve demografik
durumda, kabileler doğal bir biçimde farklı etnik gruplar
olarak gelişme eğilimi göstermişlerdir. Çerkes olma bilinci
tam anlamıyla kaybedilmemiş ancak önceden tek bir halk
olarak algılanan Çerkesler artık birbirine çok yakın, ama
farklı etnik gruplardan oluşan bir aile haline
dönüşmüşlerdir
Sovyetler
Döneminin Çerkeslerin etnik kimliği üzerindeki etkisi
karmaşık ve değişkendir. 1920’lerde ve 1930’ların ilk
yıllarında “yerelleşme” (korenizatsiya) politikası
Çerkeslerin, Ruslaştırma baskılarına karşı, dillerini ve
kültürlerini korumalarına yardımcı olmuştur. Rusya
Federasyonu içerisinde farklı Çerkes boylarına ait 4 ayrı
etnik bölge oluşturulmuştur. Buna ek olarak Abhazlar,
Gürcistan Cumhuriyeti içerisinde hatırı sayılır bir
otonomi(özerklik) elde etmiş ve 1921–1931 yılları arasında
Gürcistan ile beraber bir Birleşmiş Devlet’e sahip
olmuşlardır. Diğer taraftan yerelleşme politikasının
kaçınılmaz bir sonucu olarak Çerkes kimliği zayıflamış ve
parçalanmıştır. 1927 yılında, o zamana kadar tek olan Çerkes
yazınsal dili Kabardey-Çerkes ve Adıge olmak üzere iki ayrı
yazı diline dönüştürülmüştür. Ayrıca Çerkes boyları keyfi
olarak 1920’lerde ve sonraki dönemde Türk dili konuşan
Karaçay ve Balkarlarla birlikte karışık etnik
cumhuriyetlerde bir araya getirilmiştir. Sovyetlerin daha
sonraki dönemlerinde Ruslaştırma politikasının geri dönüşüne
şahit olunmaktadır. Abhazların da kültürel hakları Stalin ve
Gürcüleştirme politikası altında ezilmiştir. 1960’lardan
sonra Çerkes dili eğitim vasıtası olmaktan çıkmış ve sadece
etnik cumhuriyetlerdeki okullarda konu olarak işlenmeye
başlanmıştır.
S.S.C.B’nin
yıkılmasıyla birlikte, ulaşım ve iletişimin serbest
kalmasıyla beraber Çerkes kimliğini birleştirme eğilimleri
yeniden yükselişe geçmiştir. Bazı ailelerde, Kabardeylerin,
Adıgelerin, Çerkeslerin, Abaza ve Abhazların aynı kökten
olduğundan bahseden yasaklanmış hikayeler gizli bir şekilde
jenerasyondan jenerasyona aktarılmış ve artık günümüzde açık
bir şekilde dile getirilmektedir. Sürgündeki Çerkeslerin
torunlarıyla bağlantılar kurulmuştur, fakat şimdiye kadarki
“ev” e dönme çabaları yetersiz kalmıştır.
Bununla
birlikte sürgünde yaşayan Çerkeslerin büyük çoğunluğu
arasında Çerkes kimliği, daha dar kimliklere nazaran
kendisini daha iyi devam ettirmiştir. Buradaki mücadelesi
değişik bir meyandadır. Türkiye ve Ortadoğu’daki ev sahibi
toplumlar içerisinde yavaş yavaş bir asimilasyon söz
konusudur. Sürgün edilen Çerkesler, gecen zaman aralığında
artık “Çerkes kökenli Türkler veya Ürdünlüler” olmuşlardır.
Yine de Türkiye’de bile genç kuşak çok zayıf bir şekilde ve
ikinci bir lisan olarak da olsa Çerkesce konuşabilmekte ve
Çerkes asıllı olduklarını gururla dile getirmektedirler.
Ürdün’de, Filistin ve İsrail’de, Suudi Arabistan ve
zamanında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan diğer
ülkelerde Çerkeslerin oluşturduğu topluluklar hala
mevcuttur. Ürdün’de Çerkesler askeri alanda ve iş dünyasında
önemli fonksiyonlara sahiptir. Biri Kosova’da biri de
Transilvanya’da olmak üzere Balkanlar’da da ancak iki Çerkes
köyü kalmıştır.
Böylece
Çerkesler bir millet olarak hayattadır. Umut ediyorum ki bu
şekilde var olmaya gelecekte de devam edeceklerdir.
Özellikle de Sovyet sonrası dönemde ve etnik kimliğin
korunması ve yeniden canlanması için her zamankinden daha
çok yardımcı olan günümüz dünyasında bu daha kolay
olacaktır. Hatta yok olmanın eşiğine gelmiş Çerkes Boyları
bile hayatta kalabilecektir. Mesela Ubıhça çoğu zaman ölü
bir dil olarak tarif edilir ve Vubıhcayı konuşan son kişinin
ölümü birkaç defa dile getirilmiştir. Buna rağmen, Çerkesler
konusunda uzman ünlü Kanadalı Profesör John Colorusso bana
Türkiye’de yaşayan Ubıhların soyundan gelen gençlerden
oluşan küçük bir grubun, Ubıh dilini büyük dedelerinden ve
büyükannelerinden öğrenmeye devam ettiklerini ve Ubıh
kimliğini hayatta tutmaya kararlı olduklarını iletmiştir.
Çerkeslerin, saldırılara karşı inatçı ve destansı
direnişleri ve Rusların kendilerine uyguladığı vahşet hiçbir
zaman unutulmayacaktır. Eğer Ermenilerin Türkiye’de ve
Yahudilerin de Avrupa’da uğradıkları akıbet bugün geniş bir
biçimde hatırlanıyorsa, bunun nedeni Ermeni ve Yahudilerin
cemiyetlerinin statü ve gücünün etkisidir. Çerkeslerin sahip
olmadıkları bu durum sonucunda, bir halka yapılan soykırımın
unutulması, tarih bilincimizin ne kadar yetersiz olduğunu
gösterir.
NOTLAR
1-Rakamlar S.S.C.B, 1989 yılı nüfus sayımından alınmıştır.
Bu sayımda Karaçay – Çerkes Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu 415
bin civarındaydı. (Bkz. Goskomstat SSSR, Natsionalnıy
sostav naseleniya SSSR po dannym vsesoyuznoi perepisi
naseleniya 1989 g. (Moskova, 1991), s. 42.
Kuzeybatı Çerkeslerinin bir kolu olan Abazin’lerin nüfus
artış hızı yüzde 16 civarındadır. Nüfusun diğer bölümünü
Karaçaylar, Ruslar, Nogaylar ve diğer etnik gruplar
oluşturmaktadır. Çerkesler kendilerini kendi dillerinde
Adige olarak adlandırırlar.
2-
Abhazlar neredeyse yok olmak üzere olan Ubıhlar ve Abazalar
ile birlikte bazen Çerkes olarak adlandırırlar. Elbette
onlar benim de metinde kullandığım üzere Çerkeslerle aynı
ırktandır.
3-
Rakamlar Çerkes Tarihçi Ramazan Traho’nun kitabından
alınmıştır, Cherkesy (Circassians - Northern
Caucasians) (Münih, 1956), s.113. Çerkesya toprakları
erken devirlerin bazı dönemlerinde Azak Denizinin ötesindeki
kuzeydeki topraklara değin ulaşmaktadır.
4-
Traho, Çerkeslerin Antik Yunan tanrılarını kopya ettiklerini
savunurken diğer bir Çerkes Tarihçi Habjoka Shauket Mufti,
Heroes and Emperors (Beyrut, 1944) adlı eserinde tam
tersini öne sürmektedir.
5-
Millet kavramının modern çağlardan önce kullanılıp
kullanılmadığına dair teorik bir tartışma vardır fakat ben
burada buna girmeye niyetli değilim. Fakat şu da açıktır ki
eski devirlerden beri bazı gruplar belli bir kültür ve
kimlik etrafında politik bir birliktelik olmasa da aynı
tabiiyete sahip olma özelliği gösterirler. Çerkeslerin proto-millet
denilen bu gruba girdiği söylenebilir.
6-Çerkeslerin Hıristiyan ve İslamı kabul etmeleri yüzeysel
ve faydacı nedenlere bağlıdır. Bir Etnograf Abhaz dinini
Pagan, Hıristiyan ve Müslüman öğelerin ortak bileşimi olarak
tanımlamıştır. Sula Benet, Abkhasians: The Long-Living
People of the Caucasus (New York, 1974).
7-
Aslında kitlesel göç 1858’de başlamış bu sene 30 bin aile
göç etmiştir. Fakat muhacirleri bekleyen kötü hava şartları
haberlerinden ötürü göç hareketi bu senenin sonunda
neredeyse tamamen durmuştur.
8-
Buradaki tasvirler şu kaynaklara dayanmaktadır: W.E.D. Allen
and Paul Muratoff, Caucasian Battlefields: History of the
Wars on the Turco-Caucasian Border. 1828-1921
(Cambridge, 1953), ss.107-108; Willis Brooks, ‘Russia’s
conquest and pacification of the Caucasus: relocation
becomes a pogrom on the post-Crimean period’.
Nationalities Papers. 23, 4 (I995): ss. 675-686; Trakho,
Cherkesy. 32-56; Shauket, Heroes and Emperors.
9-
Köylerin yakılması yeni bir şey değildi. Sadece Abzekhlerin
bölgesinde 1857-1859 arasında 1000’den fazla hane yok
edilmişti. Shauket, Heroes and Emperors, s.237.
10- Shauket ayrıca 1859 yılında Ubıhların doğal
felaketlerden ötürü zayıfladıklarını ileri sürmektedir:
Muazzam çekirge sürüleri ürünlere büyük zarar vermiş,
hayvanlar hastalıklardan dolayı telef olmuş ve nüfusun
önemli bir kısmı bulaşıcı hastalıklardan dolayı ölmüştür.
Shauket, Heroes and Emperors, s.245.
11. Trakho, Cherkesy, ss.50-51.
12. Shauket, Heroes and Emperors, ss.250.
13. Trakho, Cherkesy, ss. 52-53.
14- a.g.e. Moshnin’in verdiği rakamlar muhacirlerin
Osmanlı’ya vardıklarındaki ölüm oranlarının yüzde 2 buçuk
ile yüzde 5 arasında değiştiğini göstermektedir.
15- Brooks.s. 681.
16- Buradaki kaba rakamların daha ayrıntılı tetkiklere
ihtiyacı vardır. Başka bir tahmin de muhacirlerin
Osmanlı’daki daha sonraki sayıları kullanılarak
çıkarılabilir. Yüksek doğum oranına rağmen 20. yüzyılın
ortalarına kadar nüfus 2 milyonun altında kalmıştır.
17- Norman Cohn, Warrant for Genocide: The Myth of the
Jewish World Conspiracy and the Protocols of the Elders of
Zion (New York, 1967
18- Kazakh kelimesi bu halkın Rusçadaki
kullanımıdır. Kazakistan devleti Kazak olarak yeni bir
kullanıma başlamıştır. Ben ise genel kullanımdan yanayım.
19- John J. Stephan, The Russian Far East: A History
(Stanford, 1994) ss. 23-24. Ayrıca Yuri Slezkine. Arctic
Mirrors; Russia and the Small Peoples of the North (Ithaca
and Londra, 1994).
20- Martha Brill Olcott, The Kazakhs (Stanford,
1987), özellikle 4.bölüm ve Shirin Akiner; The Formation
of Kazakh Identity: From Tribe to Nation-State
(Londra, 1995).
21- Le Chevalier Gamba [Fransa Kralı Tiflis temsilcisi],
Voyage dans la Russie Méridionale et particuliérement dans
les provinces situées au-dela du Caucase, fait depuis 1820
jusqu’en 1824 (Paris, 1826), cilt. 1, s.78; Xavier
Hommaire De Hell, Travels in the Steppes of the Caspian
Sea: The Crimea, The Caucasus. (Londra, 1847),.
286, ss 301-303.
22- George Leighton Ditson Esq., Circassia; or A Tour to
the Caucasus (New York and London, 1850), x-xi; ve Paul
B. Henze, ‘Circassian Resistance to Russia’, der.
Marie Benningsen Broxup, The North Caucasus Barrier;
The Russian Advance towards the Muslim World (London,
1992), 80. Gamba, Voyage, 91-92, diğer tarafdan
Çerkeslerin birkaç yıl içerisinde sıkı bir çalışma ile
devlet tarafından medenileştirilmesi planı düşünülmekteydi.
Diğer Avrupalı yazarlar ise Çerkeslerin yabani bir halk olup
barbar olduklarını fakat diğer medeni olmayan halkların
tersine misafirperver ve misafirlerini koruduklarını
betimlemektedirler. Bakınız; The Chevalier Taitbout de
Marigny [Hollanda Kralı Odesa Temsilcisi], Three Voyages
in the Black sea to the Coast of Circassia: including
descriptions of the ports, and the importance of their trade:
with-sketches of the manners, customs, religion of the
Circassians (London, 1887), s.17; James Stanislaus Bell,
Journal of a Residence in Circassia During the Years
1837, 1838, 1839 (Paris, 1841), Bell eserinde
Çerkeslerin eski Yunanlıları hatırlattığını, ama onları daha
saf olmakla beraber daha sert karaktere sahip bulduğunu
yazmıştır.
23- Allen ve Muratoff, Caucasian Battlefields,
ss.107-108, Bu Rusların Karadeniz kıyısındaki Novorossisk
limanının güvenliğini kontrol altına almak ve Çerkes
tehlikesinden uzak tutmak için Rus hükümetinin aldığı tedbir
ihtiyacıdır.
24- a.g.e. s.108
25- Brooks, ‘Russia’s conquest’.
26- Trakho’nun Fadeyev’in eserinden aldığı cümleler, Trakho
Cherkesy, 51, General Fadeyev’s Pis’ma s Kavkaza
(Kafkasya’dan Mektuplar 1865).
27- Henze, ‘Circassian Resistance’, s.111.
28- Trakho, Cherkesy, s.51.
29- Ronald Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns
and Processes in the North Caucasus (University of
Chicago, Dept. of History, Research Paper No. 191, 1980),
78-79.
30- Çerkeslerin Sovyet dönemindeki durumları için Rieks
Smeets, ‘Circassia,’ Central Asian Survey, 14, 1
(1995): 107-125.
31- Bunlar (1) Adige-Çerkes Özerk Cumhuriyeti yılında
kurulup 1936’da Adige Özerk Cumhuriyeti ismini almıştır. (2)
Çerkes Özerk Cumhuriyeti 1926 (3) Kabardey Özerk Cumhuriyeti
1921, (4) ªapsığ Bölgesi 1922.
32- Wixman, Language Aspects, s.145.
33- Karaçay Çerkes Özerk Bölgesi 1922-1926 ve sonra tekrar
1957 ve Kabardey-Balkar Özerk Bölgesi veya Cumhuriyeti
(1922’den Balkarların 1944’deki deportasyonuna kadar ve
sonra tekrar 1957’den sonra.
34- Adige, Çerkes ve Kabardey etnik bölgeleri tekrar
kendilerine verildi fakat ªapsığ bölgesi savaştan sonra
ortadan kaldırıldı. Bu bölgenin tekrar kendilerine verilmesi
için başvurularda bulunmalarına rağmen bu istek yöneticiler
tarafından reddedilmiştir.
35- Paula Garb, ‘Ethnicity and Alliance Building in the
Caucasus’ Mart 1995’de University of California, Davis’de
The International Spread and Management of Ethnic Conflict
Konferansına sunulan bildiri). 1990’lardan sonra Kafkas
Halkları Konfederasyonu tarafından tarafından düzenlenen
kültürel etkinlikler ve Kafkasya’nın her tarafından Abhaz
tarafında Abhaz-Gürcü savaşına katılan gönüllüler Çerkes
kültürünün tekrar dirilmesine katkı sağlayan faktörlerdir.
36- Çerkeslerin Türkiye’deki asimilasyonunun derecesi
üzerine Henze (‘Circassian Resistance’, 63) Çerkesler
arasında hala Çerkes kimliğinin devam ettiğini ileri sürse
de Smeets (‘Circassia’, 109 - 125) bu konuda şüphelidir.
37- McMaster University, Hamilton, Ontario.
StephenD.Shenfield, The Circassians, A
forgetten Genocide?
The Massacre in History’ kitabı
içinde der. Mark Levene&Penny
Roberts,Oxford:2006.
Stephen D.
Shenfield tarafından yazılan bu makale Mark Levene and Penny
Roberts’in editörlüğünü yaptığı ve Berghahn Books (www.berghahnbooks.com,
Oxford and New York) tarafından yayımlanan ‘The Massacre in
History’ adlı kitaptan alınmıştır.
Oxford ve New York.
© 1999 + 2006 Stephen D. Shenfield ve Berghahn Books,
Oxford.
Bu makale telif
hakları (copyright) gereği korunmaktadır. Yazarın ve yayıncı
kuruluşun izni olmaksızın çoğaltılması, yayımlanması
yasaktır.
|