|
7 Şubat
2008 tarihinde
Transitions Online adlı
sitede
David Phillips
'Abhazya Kosova değildir' başlığıyla yayınlanan
makalesinde, Kosova ve Abhazya’nın durumlarını
karşılaştırarak, Abhazya hakkında bazı ithamlarda
bulunmuştur.
George Hewitt'in, David Phillips’in iddialarına cevaben
yazdığı
makale
ve Türkçe çevirisi ektedir.
------------------------------------------------
DAVID L.
PHILLIPS’İN “ABHAZYA KOSOVA DEĞİLDİR”
YAZISI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
25.02.2008
George Hewitt
Kafkas Dilleri
Profesörü,SOAS,Londra Üniversitesi
Çev: Ömer Aytek Kurmel / KAFFED
Çoğu
Batılı yorumcu müteveffa ABD Cumhurbaşkanı Ronald Reagan’ın
Sovyetler Birliği “iblis imparatorluğudur” önermesiyle
herhalde mutabık idiler. En güçlü Rus karşıtı hissiyatın üç
Baltık halkı Estonyalılar, Litvanyalılar, Latviyalılar ve
Transkafkasyalı Gürcüler arasında olduğunun farkında olsalar
da çoğu Batılı yorumcu, birliği oluşturan Sovyet
cumhuriyetlerindeki hayat hakkında herhalde çok şey
bilmiyorlardı. SSCB Gorbaçev yıllarında çözülmeye
başladığında Baltık devletlerinin ve Gürcistan’ın on yıllara
yayılmış bağımsızlık arzusunun aynı Batılı yorumcular ve
karar vericiler tarafından yaygın sempatiyle karşılandığını
anlamak da bu bağlamda kolaylaşıyor. Öngörülemez sayıda
küçük devletin ortaya çıkmasını engellemek için uluslararası
camia sadece SSCB’ni meydana getiren birlik cumhuriyetlerini
tanıyacağını ilan etti ve her ikisi de Sovyet Gürcistan’ı
içinde yer alan Abhazya Özerk Cumhuriyeti ve Güney Osetya
Özerk Bölgesi gibi Sovyet idari sistemi tarafından düşük
seviyede özerklik tanınmış etnik azınlıkları karakterize
eden kendi kaderini tayin etme arayışlarını
cesaretlendirmedi. Batı’nın bu tavrı takınırken dünyada
Jozef Vissarionoviç Stalin adıyla tanınan bir Gürcü olan
Sovyet diktatörü Iosep Besarionis-dze Cugaşvili’nin keyfi
çizdiği sınırları tanıması muazzam bir ironiydi. Sovyetler
Birliği Stalin’in 13 Aralık 1922’de Gürcistan ile anlaşma
imzalayarak Transkafkasya Federasyonu’na giren Abhazya’yı
Gürcistan’ın içinde özerk bir cumhuriyet haline getirdiği
Şubat 1931’den önce,1920’li yıllarda çökmüş olsaydı ve
Cemiyeti Akvam halefi Birleşmiş Milletler’in benimsediği
tanıma politikasını o zaman uygulasaydı Abhazya on yıllar
boyunca bağımsız ve uluslararası camianın bir üyesi
olacaktı.
M.S. 780
yılında kurulan Abhazya Krallığı zamanında Abhazlar’ın
iktidarının bugünkü batı Gürcistan’ın bölümlerine
yayılmasıyla başkent Anakopya’dan (bugün Abhazya’nın
Karadeniz sahilindeki Yeni Athos) Kutaisi’ye (Gürcistan
Cumhuriyeti’nin ikinci kenti) taşındı ve bölgeye o dönemde
“Abhazya” dendi. “Abhazya” 978 yılında 3. Gurgen’e annesi
Gurandukht’tan, Gürcüce konuşan bölgeler de babası
tarafındaki krallardan miras kaldı. Böylece 1008 yılında
Abhazların ve Gürcülerin birleşik krallığı olarak bilinen
güçlü bir ortaçağ krallığının ilk hükümdarı oldu. Bu
tarihten Moğollar’ın gelişine kadar “Abhazya” Gürcistan’ın
Gürcü dilindeki karşılığı olan Sakartvelo ile aynı anlama
geliyordu.
Abhazya’nın (veya Abasgya) Orta Çağ’daki şöhretinin bir
göstergesi olarak 1356 yılı civarında basılan “Sir John
Mandeville’in Gezileri” kitabından alıntı yapabiliriz.
İngiliz gezgin 28. bölümde şöyle yazıyor:
“Bundan
sonra (Ermenistan ve Medya) Gürcistan Krallığı gelir. Elbrus
denen ve farklı halkların yaşadığı büyük bir dağın doğusunda
başlar. Bu krallık Türkiye’ye ve Büyük Deniz’e uzanır ve
güneyinde Büyük Ermenistan yer alır. Bu ülkede iki krallık
vardır. Bunlardan biri Gürcistan Krallığı, diğeri Abasgya
Krallığı’dır. Bu ülkede her zaman iki kral vardır ve ikisi
de Hıristiyan’dır. Gürcistan Kralı Büyük Han’a tabidir.
Abasgya Kralı’nın ülkesi daha güçlüdür ve ülkesini her zaman
saldırganlara karşı kahramanca koruduğu için hiç kimseye
tabi olmaz.”
Bir de
1404 yılında Kafkasya’yı boydan boya dolaşmış din adamı
Johannes de Galonifontibus’un daha gerçekçi (ve Abhazya’nın
bugünkü statüsü açısından daha doğru) gezi günlüğü vardır:
“Bunların
(Çerkesler) ötesinde küçük tepelik ülke Abhazya vardır…
Kendi dillerini konuşurlar… Onların doğusunda, Gürcistan
yönünde Megrelya denen ülke uzanır… Kendi dilleri vardır…
Gürcistan bu ülkenin doğusundadır. Gürcistan bir bütün
değildir… Kendi dilleri vardır.” (Alıntı L. Tardy “1404
Yılında Kafkas Halkları ve Komşuları”,Acta Orientalia
Academicae Scientiarum Hungaricae,XXXII (i),83-111,1978)
Moğollar’ın 1245 yılında ortaya çıkmasıyla çöken birleşik
krallık, aralarında Abhazya’nın da olduğu küçük krallık ve
prensliklere bölündü. Bu entiteler Çarlık Rusya’sı
tarafından 19. yüzyılın değişik tarihlerinde imparatorluğa
dahil edilinceye kadar varlıklarını sürdürdüler. Abhazya’nın
demografik durumu ancak kuzeybatı Kafkasya’daki direnişin
sona erdiği 1864 ve 1877-1878 Rus-Türk savaşından sonra
radikal anlamda değişmeye başladı.
Adıgelerin çoğu ve Ubıhların
tamamı gibi Abhazlar da Rus hâkimiyetinde yaşamaktansa
yurtlarını terk ederek
Osmanlı topraklarına gittiler. Nitekim
Yakındoğu’daki devasa diasporanın oluşumu sonucunda bugün
Adıge ve Abhazların ezici çoğunluğu Kafkasya’da değil
Türkiye’de yaşamaktadır. Ancak 19. yüzyılın son çeyreğinden
itibaren yabancı unsurlar, özellikle komşu Megrelya’dan,
Abhazya’nın boşaltılmış topraklarına akmaya başladılar
(Abhazya’nın o zamanki boşluğu için İngiliz dağcı Douglas
Freshfield’ın muhteşem “Kafkasya’nın Keşfi” eserinin ikinci
cildinde sayfa 191-220 arasındaki “Abhazya’nın Yalnızlığı”
başlıklı bölüme bakın. Birinci baskı 1896). Çağcıl Gürcü
aydını ve eğitimcisi Iak’ob Gogebaşvili Abhazya’yı kolinize
edecek en iyi halkın Megreller olduğunu savunanlardandı.
Megreller Gürcüceye akraba bir dil konuşuyorlar ama 1930’dan
beri resmen “Gürcü” olarak kaydediliyorlardı.(Bakınız “vin
unda iknes dasaxlebuli apxazetshi ?” [Kafkasya’ya kimler
yerleştirilmeli ?] (1877,Gürcüce))
Transkafkasya’nın 1917 Rus Devrimi’ne denk gelen birkaç
yıllık bağımsızlığında Gürcistan’da iktidara gelen
Menşevikler Abhazya ve Güney Osetya’yı kendi yörüngelerine
sokmak için “ateş ve kılıç” politikası uyguladılar. İngiliz
Carl Eric Bechhofer Menşevik hükümetinin milliyetçiliği
hakkında şunları yazar: “Gürcistan’ın özgür ve bağımsız
sosyal demokrat iktidarı kendi sınırları içindeki
işgalciliği ve katı bürokratik zulmü itibariyle hafızamda
sonsuza kadar emperyalist küçük milliyetin klasik örneği
olarak kalacak. Şovenizmin üst sınırlarını bile aşıyordu” (“Denikin’in
Rusya’sında ve Kafkasya 1919-1920” Londra 1921). Bu,
ölümünden kısa süre önce Andrei Sakharov’un Gürcistan için
yaptığı ve Gürcü medyasını kendisine düşman eden “küçük
imparatorluk” tanımını hatırlatıyor.
Güneydoğu
bölgesi Gal’in Megrelleşmiş Abhazları nihayet 1920’li
yıllarda yeniden “Gürcü” olarak kaydedildiler. Stalin ve
Megrel kökenli yardımcısı Lavrent’i Beria’nın 1937 yılında
başlayıp 1953 yılında ölmeleriyle sona eren Abhaz karşıtı
kampanya boyunca aralarında etnik Gürcülerin de bulunduğu
devasa sayılarda Megrel Abhazya’ya yerleştirildi. Bu olgu [“Abxazija:
dokumenty svidetel’stvujut,1937-1953”[Abhazya: Dokümanlar
Tanıklık Ediyor,1937-1953] adıyla yayınlanan ve 1992 yılında
basılan resmi kayıtlarla belgelendi. Bu dönemde Abhaz yazısı
Latin temelli olmaktan çıkarılıp Gürcü temelli yapıldı ve
tıpkı 1945-46’da yerlerine Gürcüce eğitim yapan okulların
açıldığı Abhazca eğitim yapan okulların kapatıldığı gibi
Abhaz diliyle yayın yapılması yasaklandı. Abhazlar ve
kültürlerinin üzerindeki baskılar Kruşçev idaresinde
1954’den itibaren kaldırılsa da Abhazya’daki Megrel
yerleşkeleri Sovyet döneminin sonuna kadar varlıklarını
sürdürmeye devam ettiler. Bunun sonucunda,1989 yılında
yapılan son Sovyet nüfus sayımında çoğunluğu Megrel kökenli
olan “Gürcüler” bölge nüfusunun % 46’sını meydana getirdi.
Buna karşılık otokton Abhazlar ancak % 17.8’e tekabül etti.
David Phillips Abhazların nüfusun beşte birinden azını
teşkil ettiğine işaret ediyor. Bu doğru olmakla birlikte
rakamı benim yukarıda yapmaya çalıştığım gibi tarihsel
bağlam içinde ele almak gerekiyor.
1880’li
yıllarda başlayan Gürcü “kolonizasyonu”nun kötü yanlarından
birisi de P’avle Ingoroq’va’dır. Bu kendisini yetiştirmiş
Gürcü edebiyatı uzmanı 1940’lı yılların sonunda ortaya
akıldışı bir tez atmıştır. Buna göre tarihi olarak Abhazlar
bir “Gürcü” kabilesidir. 17. yüzyılda kuzeybatı
Transkafkasya’ya yerleşen ve boyun eğdirdikleri Abhazların
adını alan kuzeybatı Kafkasyalı yerleşimciler bugün
bildiğimiz Abhazlar olarak ortaya çıkmışlardır.
Mazereti
Olmayan bu saçmalığa göre Abhazların da Stalin’in 1930’lu
yıllardan beri doğuya sürgün ettiği halklar (Koreliler,
Volga Almanları, Kırım Tatarları, Çeçenler, İnguşlar,
Balkarlar, Karaçaylar, Ahıskalılar, Hemşinliler, Lazlar,
Rumlar, Kalmuklar) gibi Orta Asya’ya gönderilmeleri
planlanmıştı. Abhaz dilinin yasaklanmasının ve çok sayıda
Megrel’in göç ettirilmesinin Abhazları birkaç kuşak içinde
Megrelleştireceği (Gürcüleştireceği) düşünülmüş olmalı ki
sürgünden vazgeçildi.1954 yılından sonra Abhaz kültürü
yeniden canlansa da kişi başına düşen yatırım Sovyet
Gürcistan’ının diğer bölgelerine kıyasla düşük kaldı
(bakınız Darrell Slider Sovyet Uluslar Politikasında Kriz ve
Karşılık: Abhazya Örneği,
Central
Asian Survey 4.4,
51-68,1985) ve Abhazya’da 1950’ler, 1960’lar ve1978 olmak
üzere periyodik Gürcü karşıtı gösteriler düzenlendi.1978
yılında 130 Abhaz aydını Abhazya’nın Gürcü kontrolünden
çıkarılıp Rusya Federasyonu’na dahil edilmesi için Kremlin’e
dilekçe yazdı. Dönemin Gürcistan parti başkanı Eduard
Şevardnadze yükselen gerilimi kontrol altına alması için
Abhazya’nın başkenti Sohum’a gönderildi. Alınan önlemlerden
birisi Sohum’da Sovyet Gürcistan’ının ikinci üniversitesini
kurmak oldu. Gerilim yatıştı. Ne var ki Kremlin’e gönderilen
dilekçeyi imzalayan aydınlar işlerini kaybettiler.
Gorbaçev’in Glasnost (Açıklık) politikası başlayınca diğer
Birlik halkları gibi Gürcüler de şikâyetlerini dile
getirmeye başladılar ve Tiflis’teki kitle psikolojisi sadece
Rusları değil cumhuriyet içindeki muhtelif azınlıkları da
hedef alan öfkeli bir milliyetçiliğe dönüştü. 1988 yılında
üniversiteye girmek için Gürcü dili ve edebiyatı sınavını
zorunlu kılan bir dil yasası taslağı gündeme geldi. Bu
gelişme Abhazlar gibi Gürcüce bilmeyen ve az bilen etnik
azınlıklar için tehlikeliydi. Bu çirkin gelişmeye karşılık
olarak Abhazlar ve Güney Osetyalılar Gürcü hâkimiyetine
karşı kendi şikâyetlerini gündeme getirdiler.1989 yazında
Sohum ve Oçamçıra’da kan dökülen ilk çatışmalarla olaylar
iyice kızıştı.17 Mart 1991’de Gorbaçev’in önerdiği yeni
birlik anlaşması için Sovyetler Birliği’nde halkoylaması
yapıldı. Referandumun tüm Gürcistan’da “Gürcüler” tarafından
boykot edilmesine karşılık Abhazya’da kayıtlı seçmenlerin %
52,3’ü sandık başına giderek egemen cumhuriyetler birliği
içinde kalmaya % 98,6’lık bir oranla “evet” dedi. Bu sonuca
göre sadece Abhazlar değil, Abhazya’daki seçmenlerin
çoğunluğu evet oyu vermişti. David Phillips gibi yorumcular
Abhazya nüfusunun beşte birinden az bir kesimin Gürcistan’ın
Sovyet sonrası bir devlet kurma çabalarına çomak soktuğunu
söylediklerinde bu gerçeği akılda tutmak gerekiyor. Birlik
cumhuriyetleri 1991 Ağustosunun ortasında, Abhazya gibi,
özerk birimlerle yeni anlaşma imzalayacak ve yeniden
oluşturulmuş Birlik içerisinde eski cumhuriyetlerle eşit
statüye kavuşacaklardı.Bu, Abhazya’yı Tiflis’in yakın
kontrolünden çıkararak isteklerinin gerçekleşmesine yardımcı
olacaktı. Ne var ki Sovyet tarihi farklı bir yol takip etti.
Gorbaçev’e karşı 18 Ağustos’ta yapılan darbenin ardından
SSCB dağıldı ve sadece birlik cumhuriyetleri tanındı.
Abhaz-Gürcü
ilişkilerinin yukarıda tartışılan seyrini bilen ve Gürcüce
yayınlarda 1980’li yıllarda patlayan Abhaz karşıtı
propaganda ile aşina olan herkes, Gürcü-Abhaz ihtilafının
Şevardnadze’nin kötü planlanmış 14 Ağustos 1992 işgaliyle
savaş noktasına gitmesinin sorumlusunun Tiflis olduğunu
bilir. Abhazlar o zamanlar önemli olan Kafkas Dağlı Halklar
Konfederasyonu (Dudayev’in Çeçenistan'ı dahil) ve yukarıda
bahsedilen Yakındoğu diasporasından gelen gönüllüler
tarafından destekleniyordu. Silahlar doğal olarak Rusya’dan
temin ediliyordu. Ama o günlerde Rusya’da her şey satın
alınabiliyordu. Kuşkusuz, Rusya’daki resmi kaynaklar Gürcü
tarafına yardım ettiği gibi Abhaz tarafına da doğrudan
yardım ediyordu. Ancak Rusların savaşı başlattığını veya
Abhaz tarafı adına kazandığını iddia etmek gerçekleri
temelinden çarpıtmak olacaktır.
Savaş
bittiğinde Abhazya’nın “Gürcü” toplumundan binlerce kişi,
Abhazlar 13 aylık düşmanca işgale sahne olan topraklarını
(başkent Sohum ile Oçamçıra arasında harap olmuş ve savaşın
izlerini bugün dahi taşıyan bölge) geri almaya geldiklerinde
ortalıkta görünmemeye karar verdi. Göç etmeleri etnik
temizlik gibi gösterilmek istense de gönüllülüğe dayalı bir
göç idi. Zaten Abhazya’daki Gürcülerin hepsinin göç etmemiş
olması da bunun kanıtıdır. Abhaz yüksek komutası Abhazya’da
yaşamaya devam eden “barışçı” Gürcü sivillerin haklarının
gözetilmesi konusunda silahlı birliklerine talimat vermişti.
Göç etmeyi seçenlerin sayısı propaganda maksadıyla şişirilen
rakamların çok çok altındadır.
Söylenenlerden Abhazların (ve Ermeniler ve Ruslar gibi
Abhazya’da yaşayan diğer halkların) on yıllardır Gürcü
hâkimiyeti altında yaşamak istemedikleri bellidir. Eylül
1993’de fiili de olsa bağımsızlıklarını kazandılar ve Sovyet
sonrası ve savaş sonrası bir toplum kurmaya başladılar.
Resmi bağımsızlıklarını ise ancak 1999 yılı sonunda Gürcü
tarafının görüşmeleri uzatması ve baltalamasına duyulan
tepki sonucunda ilan ettiler. Yatırımların olmaması ve
“savaş da yok, barış da” durumu yüzünden ilerleme yavaş
seyretti. Genç cumhuriyet sınırın Gürcü tarafından organize
edilen terör eylemlerine maruz kaldı. Bu eylemleri, batının
desteklediği Gürcü hükümetinin finanse ettiği Orman
Kardeşliği ve Beyaz Lejyon gibi örgütler düzenliyor.1998
yılında Şevardnadze’nin, Gürcistan’ının yeniden düşmanca
tavırlar takınması üzerine yeni bir savaş son dakikada
önlendi. Mişa Saakaşvili iktidara geldiği zaman Abhazca
konuşmaya çalışarak, Şevardnadze’nin kuvvetlerinin yenilgiye
uğradığı Eylül 1993’den sonra yaptığı gibi, Gürcü devleti
içinde “maksimal özerklik” önerdi ve bunu Amerikalı ve
İngiliz uzmanlarca eğitilen ordusunun geçit töreni esnasında
yaptı. 2006 ilkbaharında Saakaşvili, savaşın sonundan beri
Tiflis’in sözde denetiminde olan Yukarı Kodor Vadisi’ne
polis operasyonu kisvesi altında askerlerini sokarak Nisan
1994’de Moskova’da imzalanan barış anlaşmasını ihlal etti.
Abhaz tarafının uzayan barış görüşmelerinden çekilmesine
sebep olan eylem bu oldu. David Phillips’e göre Abhazlar ne
yapmalıydı? Gürcüler açısından bir kurgudan öteye gitmeyen
ve asla gönüllü olarak kabul etmeyecekleri “özerkliği”
tecrübe etmişlerdi. Gürcü tezlerini destekleyenler
kendilerine sorsunlar: Abhazlar kazanımlarını niçin riske
atsınlar? Gürcistan ile savaş istemediler ama kendilerine
dayatılan savaşı da kazandılar.13 ay süren savaşta
nüfuslarının % 4’ünü kaybettiler. Gürcülerin gözündeki
imajlarının “Gürcü” toprağında başkalarının işine burnunu
sokan insanlar olduğunu biliyorlar ve Güz 1992’de Abhazya
Araştırma Enstitüsü ile kıymetli arşivinin Abhazların ana
yurtlarından izlerini silmek için kasten ateşe verildiğinin
farkındalar (uluslar arası camia farkında olmayabilir).
Kaderlerini bir defa daha düşman Gürcü ellerine bırakmaları
beklenebilir mi?
David
Phillips uluslararası hukuk açısından Kosova ile Abhazya’nın
durumlarının aynı olmadığını anlatmaya çalışıyor. Haritalara
çizilen sınırlar gibi kanunlar da politikacılar tarafından
yaratılmıştır. Sadece tarihin cilveleri sayesinde harita
üzerinde bir ada sahip olan ve uluslararası toplumun
tarihini önemli ölçüde hiçe saydığı, ancak tanıdığı bir
devletin kendi uluslararası kabul gören sınırları içinde
yaşayan bir başka topluluğun yaşamını kontrol etmek gibi bir
ahlaki hakkı var mıdır? Özellikle de yaptıkları onlarca
yıldır bu azınlığı böyle bir egemenliğe olan duygusal
muhalefetlerini tekrar tekrar ortaya koymaya itecek kadar
üzücüyse (hiç istemedikleri savaşlara girmelerine neden
olacak kadar). Konu ister Kosova ve Sırbistan olsun ister
Abhazya (ve Güney Osetya) ve Gürcistan, cevap “hayır”
olmalıdır. Amerikan başkan adaylarından John McCain 2006
yazında Gürcistan’a yaptığı gezide Gürcüleri Amerika’nın
yeni “en iyi dostları” olarak nitelendirdi ve en büyük
isteğinin yakında ayrılıkçı bölgelerin özgürlük içinde
yaşamanın ne anlama geldiğini anlamaları olduğunu söyledi.
Güney Osetyalılar 1990-1992 yılları arasında, Abhazlar
1992-1993 yıllarında Gürcistan ile tam da bu anılan özgürlük
için savaştılar. Bugünün ve yarının iktidar sahipleri
bölgesel gerçeklerle aşina olmak zahmetine katlanmak
zorundadır.
Tek
taraflı olarak ne pahasına olursa olsun Gürcistan’ın toprak
bütünlüğünü destekleyen batı gerçekleşmesini hiç de
istemediği bir şeye, halk desteğine sahip olmasa da
Abhazya’da Rus etkisinin güçlenmesine yardımcı oldu. O zaman
Abhazlara ve sadece Abhazya’yı değil, Tiflis’te iktidara kim
gelirse gelsin duydukları şüphe ve korkuyu paylaşan halklara
ne seçenek kalıyor? Batının Abhazya’nın bağımsızlığını
tanıması daha basiretli bir yaklaşım olabilirdi ve hala da
olabilir. Böyle bir tanımayı Gürcüler de Rusya’nın
Kosova’nın tanınmasına misilleme olarak Abhazya’yı
tanımasına tercih ederler. Bunu yatırımlar takip eder.
Bağımsızlığı Birleşmiş Milletler garanti altına alır ve
zaman içinde Abhazya-Gürcistan ilişkileri normalleşir. Bu da
göçmenlerin hiç olmazsa bir kısmının yavaş ama daha geniş
ölçekte geri dönmesini sağlar. Rusya ile Gürcistan arasında
daha sağlıklı ilişkiler meydana gelir ki bu Kafkasya
bölgesinin tamamının yararınadır.
|